DÜNDAR TAŞER’İN “MESELE”Sİ

00 0000
İbrahim METİN

TÜRK YURDU, Cilt: 27, Sayı : 238, Haziran 2007
Her insanın meseleleri vardır. Onunki tekti; yalnızca “Mesele”si vardı ve gayrisi teferruattı… Hani şu Ömer Seyfettin’in “İlk Düşen Ak” hikâyesindeki mesele.  Dündar Bey beynini zonklatan “Mesele”sinin dalgınlığı içerisinde, onu halledemeden ve kendisini sevenler, fikirdaş olanlara da vasiyetini söyleyemeden; Töre, Devlet dergilerimiz idarehanesinin yanındaki bakkala gelen ekmek kamyonetinin geri giderken çarpması ile henüz kırk dokuzunda, ona en çok ihtiyacımız olduğu,  hayatının en verimli çağında gözlerini yumdu. Geride bıraktığı bizler, onun “Mesele”sine sahip çıkabildik mi? Veya ne kadar sahip çıkabildik. Onun:
Unutulan bir şey vardır; tabiat boşluğu, kendinde kudret görenler tarafından işgal edilebilir.” tespitindeki boşluğu biz, ne kadar doldurabildik? Veya bu boşluğu, kimler doldurdu?
Vefatında:
Bayrağı göndere birlikte çekecektik” diye hayıflanan liderinin çizdiği yolda, yürünebiliyor mu? Yoksa geride bıraktığı milleti ve ülkesinin, Avrupa Birliği silindirinin altında ezilmesine yardımcı olup, seyirci durumuna mı düştük?
Yolcuların çoğu tarafından istenilmek, insana kaptan olma niteliğini kazandırmaz.” Sözü, gerçekleştiği için mi erken seçimle iktidar olmalarına vesile olduklarımızın açtığı yolda bölünüp, parçalanma tehlikesine muhatap olduk?
Bugün Rusya, 19. Asırda kullandığı Hıristiyanlık, Ortodoksluk sloganları yerine ‘Marksizm’ ‘Leninizm’ sloganlarını kullanmakta; yurdumuz içinde de o günkü gayrimüslimlerin vazifesini solcu-komünistler yapmaktadır. Hatta bir iki kelime değişikliği ile iddialar bile aynıdır.” Tespitinde, -rol alanların değişmesi dışında- fazla bir değişiklik var mı? İddialar, ilâvelerle devam etmektedir. Bunu, Sovyet Rusya dağıldıktan sonra Dünya’nın jandarmalığını üstlenen ABD ve onun hâkimiyeti altında ezilmemek için sessizce rekabet etmeye çalışan Avrupa Birliği devraldı. Ortodoksluğun korumacılığı ve yayılmacılığını, Patrikhane’ye ve onun ruhani lideri Barteleomos’a “Ekümeniklik” verilmesini ve Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlamak için müştereken dayatanlar mı üstlendi. Henüz belli değil bizi yönetenlerin, bu dayatmalara ne zaman teslim olacakları… 
Eski solcularımızın bir bölümü gerçeği görüp, kendilerine “Milliyetçi” diyemiyorlarsa da “Ulusalcı” diyerek, ABD ve AB dayatmalarına karşı çıkıyorlar. Diğer bir bölümü ise önceleri tenkit ettikler kapitalizmin, bütün nimetlerinden yararlanarak; Bilderberg ve benzer sofralara kurularak; onların, bir numaralı savunucuları oldular. Artık şimdi bizi yönetenler: Selçuklu ve Osmanlı eserleri boynu bükük dururken, Van’daki Ermeni isyanının merkezi ve silah deposu olan Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi’nin onarımı için 3.3 Katrilyon harcadılar. “İhanetin Anıtı” olarak aynen muhafaza altına alınması gereken bu yerin, bütün dünyayı soykırımı masalı ile ayağa kaldırmaya çalışan “Diaspora” eşliğinde açılışını yaptılar. Hiçbir Hıristiyan ve Musevi’nin bulunmadığı Urfa’da, kilise ve havra açtılar. Müslümanların gönlü olsun diye de yanına camiyi, alet olarak kullandılar. Üstelik bunları yapanlar, manevi değerlere sahip çıkacaklarını söyleyip, milletimizden oy alanlardı. İstanbul Göztepe’de cami yapılmasına karşı yürüyüş yapan “ulusalcı”larımızın bunlara gıkı bile çıkmadı. Artık İstanbul başta olmak üzere birçok şehrimizde, Hıristiyan yapılmış “siyahîler” esnafımıza ve halka parasız İncil dağıtıyorlar. Apartman altlarına kiliseler açıldı. Aynı işle görevli radyolarımız var; televizyon da yolda… Sayıları on bin civarında olan Süryani vatandaşlarımız için de televizyon yayını başladı. Onlar da yarın topraktan pay isterlerse şaşmamak gerekir. Öyle ya Amerika Dışişleri Bakanı’nın “Ortadoğu’da 22 (sonra 24’e çıktı) ülkenin hudutları”nın değişeceği fetvası, başka nasıl gerçekleşecek?
Vatan topraklarını parayı veren yabancılara satmakta bir mahsur görmüyoruz. Meclisimizden çıkan kanunlar Köşk’ den dönüyorsa da tekrar pişirilip önümüze konuluyor.
Galiba acemi nalbant, verdiğimiz nice kayıplara aldırmadan, yönetmeyi Türk Milleti’nin üzerinde ve yabancıların akıl hocalığı ile öğreniyor. Hani şu, Suriye’nin hak iddia edip, Atatürk’ün vatan toprağına kattığı Hatay var ya, onu şimdi resmi kayıtlara göre yüzde 15’ini Suriyeli Araplara para ile satmış olduğumuzdan, Tapu Kadastro Müdürlüğü satışı durdurmuş vaziyette. Gayri resmi satılan kısmı ile ilgili bilgimiz maalesef yok. Siz “Devlet”, devlet diyordunuz ya... Bizim “cici” zannedip de çıkardığımız haftalık gazeteye bile isim olarak verdiğimiz devlet, meğer “tu kaka” imiş. Devlet’in büyümesi değil, aksine küçülmesi gerekiyormuş. O’nu küçülteceğiz diye yılların birikimi ile kurmuş olduğumuz işletmeler, arsa parasının bile karşılığı olmayan rakamlarla yabancılara satılıyor. Bankalarımızın çok az bir kısmı Türk’ de kaldı büyük kısmı ecnebileşti. Sıkıntı içerisinde olan halka, bol keseden kredi dağıtıyorlar. Ödeyemeyenlerin, gayrimenkulleri de bu yolla yabancılaşmış olacak. Telekomünikasyonla ilgili müesseselerimiz de yine yabancılara satıldı. Borsaya göre endekslenen piyasamızın da şimdilik %70’i dış sermayenin hâkimiyetinde… Sıcak para merakı iki defa ülke ekonomisini kavurmuşsa da bunlar aynı dibi gözükmeyen kaptan serinlemek için içmeye devam ediyorlar. Bunları yaparak artık “Globalleşiyor” muşuz!
Hani siz: “Etnik gurupları ayrılık fikriyle tahrik etmek isteyen ‘Ver bana oyunu, kurtaralım soyunu’ gibi sloganlarla ortaya çıkıp, azınlık ırkçılığı yapanlara, bizzat hitap ettikleri etnik çevreler iltifat etmemiştir... Bir diğer partinin, mezhep ayrılığına dayalı politikası da, revaç bulmamış, tahrike çalıştıkları mezhebin mensupları, bu bölücülüğe destek olmamıştır.” Diyordunuz ya… Etnik gurup adedi açık arttırmaya çıkmış durumda. Şimdi bizim Başbakanımız sizin kastettiğiniz bir etnik guruba, yirmi dokuz daha zam yaparak, otuza çıkarttı. Ve sizin bahsettiğiniz  “Türk’ün yeniden cihangir olacağına inanmayan kâfirdir.” diyen Türkmen Bey’ine inat, -ne cihangirliği- biz O’nun bahsettiği Türk’ü, otuz etnik guruptan biri derecesine en resmi ağızdan indiriverdik. Sanki Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarını kuranlar başkasıymış gibi. “Üste gök çökmedikçe; altta yağız yer yarılmadıkça senin ilini ve töreni kim bozabilir.” Diyen Kağanımız: Yer gök yerinde dururken, kimlerin ve ne uğruna o değerleri hallaç pamuğu gibi attığını ve bizim uysallıkla bunları sineye çektiğimizi kalkıp bir görse diyoruz…
Milleti idare etmek için ortaya çıkanlar, saygısızlığın, terbiyesizliğin, düzensizliğin numunesi olarak millete göründüler” tespitinizdeki durum da aynen yürürlükte…

Aklıselim, ekseriyet usulü seçimin hatırlanmasını bile sakıncalı bulur. Zira bu usulde ısrardan bir ihtilal doğmuştur. DP (Demokrat Parti) iktidarı, reylerin %49’unu aldığı halde iktidarı muhafazada devam edince, başka kuvvetlerin harekete geçmesi tabii olmuştur.
         Demokrasi, çoğunluğun haklı olduğu kaziyesine (ön kabulüne) dayanır. Milletin azınlığı parlamentoda çoğunluk halinde temsil edilince rejim, kendi mantığı ile çelişir. O zaman ya postulatları (mütearife) değiştirmek yahut neticeyi iptal etmek gerekir.
“Seçmenin %46’sı, parlamentonun %60’ına eşit çıktı mı, bu hesapta bir yanlışlık var demektir. Neticede ya rejim bozulur; ya seçim… 1’in, 2’ye eşit olduğunu ispat eden matematik oyunları vardır amma kimse alışverişini onlara dayanarak yapmaz.”  Diyordunuz ya; nerede kaldı parlamentonun %46’sının, %60’ına eşit çıkması. Şimdi öyle bir seçim sistemi ve siyasi partiler kanunumuz var ki: Seçmenin %25’i, parlamentonun %75’ini temsil ediyor. Çıkan kanunlarda parmak %25 etkisiz olunca bu defa %25, %100 olarak millete hükmediyor. Hatta aynı oranla Cumhurun Başkanını seçmeye de kalktıkları için iş, mahkeme kapılarına aksedip, geri döndü. “Jet Fadıl”ın yerine geçen son anda, yangından mal kaçırır gibi “Jet kararlar” çıkarttırıyor.  “Bir’in Dört”e eşit olduğunu ispata çalışan, yöneticilerimiz ve dışardan nema’lanan basınımızın faaliyeti devam ediyor. Kurbanı nasıl keseceğimize bile karışan AB’nin bu konularda nedense hiç sesi çıkmıyor. Seçmen sayısının 1/4’ünün, geçerli oyların 1/3’nün oyunu alan parti, tek başına iktidar olup Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaştığı halde iki taraf arasında kayıkçı kavgasına sebep olan “Başörtüsü” meselesini bile halledecek kanunu çıkaramadığı gibi AB emirlerine uyarak “zina” yı serbest bıraktı. Benim milletimin de seçimlerde, başörtüsü gibi masum bir istekle zina meselesini hangi hassas terazide tartacağının merakı içerisindeyim…
AB emirleri doğrultusunda, ülkeye fayda getirsin, zarar getirsin bütün kanunlar çıkarılabiliyor. “İnsan hakları” için ter ter tepinen, insan hakları diye suçlu haklarını savunanlar, şehirlerde insanımızın korkusuzca sokağa çıkması sağlanamıyor. AB, bir kanuna hiç ses çıkarmıyor. O da Siyasi Partiler Kanunu… Eskiden biz ve bütün partiler, köy köy dolaşıp üye kaydederken şimdi delege sayısının biraz üzerinde kayıt yapılıyor. Gençliğimizde öğrenci derneklerinde oynanan basit ayak oyunları şimdi, bütün siyasi partilerde oynanıyor. Üyeler silinip, sadece mevcut ekibi seçecek olanlardan üye yapılıyor.  Alt, üst kurul delegeleri bu usulle oluşup, genel başkan, genel yönetim ve milletvekilleri böyle seçiliyor. Halk idaresi dedikleri, demokrasinin şimdiki durumu bu…
Orduya Peygamber ocağı diyen Türk Milleti, bu hükmü boşuna vermiş değildir. Kumandanlık makamına “Peygamber döşeği” diyen halk inancı, bir gerçeği ifade etmektedir. Türk Milleti’nin içinde büyümüş Türkiye sahalarında yürümüş olan her aklıselim sahibi bu kıymet hükümlerini bilir.” Bahsettiğiniz kıymet hükümlerinden bîhaber olan bazıları çıkıp: “Mehmetçik, Muhammed’den gelmiyor. Bu ordu Muhammed’ in değil Atatürk’ün ordusudur.” Diyebilecek kadar      -sanki ikisi birbirinin çağdaşı ve rakibi imiş gibi algılayabilen- sivri zekâlılara rastlanabiliyor. O halde Atatürk’e neden “Gazi” sıfatının verildiğini, Onun“Gazi Mustafa Kemal” diye imza attığını, yurt savunmasına gidip ölenlere neden “Niyazi” denmeyip, “Şehit” denildiğini soran olmuyor. 

İşte Ağabeyciğim, senin geceni gündüzüne katarak çözmeye çalıştığın “Mesele”n bu durumda… Ülkenin, uyandırmaya çalıştığın milletimizin durumu da bu merkezde. Son yapılan mitinglerde kırmızı beyaza ve Ayyıldız’a boyanan, milyonların doldurduğu meydanlar uyanışın işaretlerini veriyorsa da bunu bile kendi karanlık emellerine alet etmek isteyenlere  rastlanmıyor değil.
Yine de sen rahat uyu… Türk’ün asil ruh güzelliği, bu tuzakların da üstesinden gelecektir.


Sadi Somuncuoğlu’nun, nişanında soldan sağa, İbrahim Metin, Dündar Taşer (......)
İhsan Somuncuoğlu, Emin Çelik

46 Yıl Sonra El Yazısı İle:
DÜNDAR TAŞER’ E GÖRE MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK*

Dündar TAŞER’i, 35 Yıl önce 1972’nin 13 Haziran’ında, elim bir trafik kazası sonunda kaybetmiştik. 27 Mayıs 1960 Hareketini yapan Millî Birlik Komitesi’nin 38 üyesinden birisi idi. 13 Kasım’da yapılan bir iç darbeyle Alparslan Türkeş ve arkadaşları değişik ülkelere müşavir sıfatı ile sürgüne gönderilmişlerdi. Demokrat Parti’nin kapatılmasından sonra İsmet İnönü’nün, “Acele seçimlere gidilmesinde sayısız fayda var” sözüne Cemal Gürsel, “İktidara gelmek için gerdeğe girecek bir delikanlının heyecanını taşıdığı” cevabını vermişti. Hemen seçimlere gidilmesi arzusuna karşı çıkan 14’ler, siyasilerin yapamayacağı reformların yapılmasından ve DP mensuplarının yeterince teşkilatlanmalarından sonra âdil seçimlere gidilmesini savunmuşlardı. Acil seçim isteyen MBK üyelerinden 23’ü, 14’leri tasfiye etmişlerdi. Taşer de önce Fas’ın başkenti Rabat’a, oradan da İsviçre’nin Bern şehrine gönderilmişti.

         Günümüzde ülkemizi yönetenlerin, millet olmuş topluluğu ilk çağların kabilecilik dönemine götürmeye çalıştığı ve milletimizi tartışılır hâle getirdiği bir dönemi yaşamaktayız. Taşer’in İsviçre’de tuttuğu defterinin, 49 ve 50. sayfalarından 46 yıl önce millet meselesine bakışını aktaracağız:
***
“Türk milliyetçisiyiz; Türkçüyüz. Türkçülük, Türk milletini sevmek; Türk milletinin yaşaması, yükselmesi, Türk kültürünün korunması, yükseltilmesi için hizmetinde bulunmaktır.

Türk nedir? Mensubu olmakla övünç duyduğumuz milletin adı Türk’tür.

(Devletlerarası özel hukukta)
Hukuki manada, Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı olan, (tebaası olan) herkese Türk denir.
(Devletlerarası genel kabule göre
)Siyasî manada Türk milleti, bu devletin kurucusu ve sahibi olan insan unsurunun ismidir.

(Tarihî ve hakiki anlamda Türk, tarihin bilinen devirlerinden beri Doğu Asya’dan, Orta Avrupa ve Yakın Doğu’ya kadar uzanan alanda yaşamış; devletler kurmuştur.) (Parantez içerisindeki bu bölümüm üzeri çizilmiştir. İ.M.)

Biz, tarihi ve gerçek anlamıyla: Türklük şuur ve kültürüne sahip kişi veya toplumu Türk kabul ederiz.
Milletler, tabiat ve tarihin eseridirler. Teşekkül tarzı, tarih ve yaşadıkları tabiattaki farklar, her millet için özel tarifi zorunlu kılar.
Soy, ırk, dil, dilek, vatan birliğine sahip insanların topluluğu, şeklindeki bir tarif, bütün milletleri kapsamaz. Her milletin teşekkülünde, bu şartlardan biri (kanıttır). Milletler, ölümsüz değildir. Doğarlar, büyürler, gelişir, değişir, ihtiyarlar ölebilirler. Tarih, medeniyetlerin olduğu kadar milletlerin de mezarıdır.
Gelişmeler, devam etmektedir.
Devletle millet, her zaman, çok defa ayniyet ifade etmez. Devlet siyasi, hukuki bir organizasyondur. Millet, beşeri bir vakıadır. Millet bir devletin yapımcısı, sahibi, hadimi veya tabii mahkûmu olabilir. Millet devletin beşeri unsurunun bir kısmı veya tamamı olabilir. Milletle devletin aynı olmayışı bir milletin, bitişik veya aynı coğrafyalarda birçok devletlerin sahip ve hâkimi yahut tabiî olması, durumu şeklinde müşahede edilebilir.
(Ayrı bir millet olarak vücut buluşa sebep olan temel faktörün zaman içinde duyulan, müşterek kültür, bir arada yaşama arzusu, dileği)
Müşterek kültür; millî kültür adını verdiğimiz bu faktörler; toplama toplumu diğer toplumlara karşı müstakil şahsiyet ve şuur sahibi kılar. Bir milletin mensubu kişiler kendilerini bu şahsiyetle ihata edilmiş hissederler; bu şuuru duyarlar.
Müşterek kültür ve millet şuuru; kişilerde, o millet içinde yaşama zorunluluğu, arzusu, dileği de yaratır.

         Millet, özellik ve bağımsızlık taşıyan bir kültür ve bir şuurdur. Bir milletin fertleri, aynı soydan olabilirler veya olmayabilirler; aynı dili konuşabilirler veya konuşmayabilirler. Aynı siyasî coğrafyada yaşayabilirler veya yaşamayabilirler. Aynı din ve mezhebe sahip olabilir veya olmayabilirler.  Aynı devletin tebaası olabilirler veya olmayabilirler. Fakat bu halde genel olarak, onları bir milletin çocukları yapan özel şahsiyeti olan bir kültüre ve bir millet olmanın şuuruna sahiptirler.

Milliyetçilik, millî kültürünü ve millet olma şuurunu koruma, yaşatma arzu ve iradesidir.

Bizim için Türk milleti, zaman ve mekâna tabi olmaksızın, Türklük kültür ve şuuruna sahip beşeri unsurdur.

(Soyu, ırkı Türk olan pek çok kimse, yabancı millet ve kültürlerin hizmetinde bulunmuşlardır. Bunlar, Türklük şuurlarını kayb ve hizmetinde bulundukları milletin, kültürünü benimseyerek, ona katıldıkları andan itibaren Türk sayılamazlar.
Soyları Türk olmayan pek çok kimse de Türk milletinin hizmetine girmiş, Türk kültürünü ve şuurunu benimsemişlerdir.  Bunlar Türk’türler.)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk milletinin kurduğu devletlerden birisidir. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin İstiklal Savaşı ile kurtarabildiği vatan parçasıdır.
Bu vatan toprakları üzerinde yaşayan Türklük şuurunu taşıyan, Türk kültürünü benimseyen herkes Türk’tür.”

* * *

Sadi Somuncuoğlu’nun, nişanında soldan sağa, İbrahim Metin,
Dündar Taşer (......) İhsan Somuncuoğlu, Emin Çelik

  Gayet açık tarif ve açıklamalarına daha fazla ekleme yapmadan, “Türklük şuurlarını kaybettikleri halde başka milletlerin” değil, Türk milletinin başında bulunanları hayal bile edemediği için tariflerinin içerisine almayı ihmal eden (!) Taşer’i rahmetle anarak, bu konudaki sözünü tekrarlıyoruz:

( Soyu, ırkı Türk olan pek çok kimse, yabancı millet ve kültürlerin hizmetinde bulunmuşlardır. Bunlar, Türklük şuurlarını kayb ve hizmetinde bulundukları milletin, kültürünü benimseyerek, ona katıldıkları andan itibaren Türk sayılamazlar.
Soyları Türk olmayan pek çok kimse de Türk milletinin hizmetine girmiş, Türk kültürünü ve şuurunu benimsemişlerdir.  Bunlar Türk’türler. )


1969 Nisan’ından, 1979 Eylül’üne kadar 448 Sayı çıkan ve Ülkücü Hareket’in; haber, fikir ve strateji dergisi olan Devlet Gazetesi’nde yayınlanan ülkü şairimiz Dilaver CEBECİ’nin  “Dündar Taşer Sagusu” adlı nefis şiiri sunuyoruz:

 DÜNDAR TAŞER SAGUSU          

         Aman karlı dağlar ne olur
         Esker Ağam gelende yaralarım ey olur.
         
Dündar Ağam. Çoh görestim hardasan,
Eller sanır, bir karanlık gordasan.
Mene göre Tanrı nerde ordasan,

        Get Cennet’e Nebileri gör Ağam,
        Muhammed’in sağ yanında dur ağam.

İlduz ahar, yahudaki er bilmez.
Yol nicedür, degeneksiz kor bilmez.
Yadlar helbet gadir bilmez, ar bilmez;

        Beş bin yildur biz tanışuh hey ağam.
        Esker  ağam, yiğit ağam; beğ ağam,
 
Nece yıldur, bir ışıhlı düşüm var,       
Durağum yoh; böyle böyük işim var.
Hele bahın, ne çileli başım var;

       Abu felek mert ağamı apardı,
       Ciğerimin bir parasın kopardı.
        
Her gavgede duzah olur, al olur;
Ülkü içün boz tikenler gül olur
Rahmet yağar ifak sular sel olur,
 
     Şahin kuşu ucalardan av gollar,
     Turan ilde düğümlenür sarp yollar,
 
Bahar gelür; möhkem buzlar çözülür;
Gözlerden duru sular süzülür;
Durmak olmaz, Dündar Ağam üzülür;

     Allah deyip öz yurtlara varalım,
     Zalımların bayrağını cıralım.

Ataş yanıp tütün göğe ağanda,
Delü kurtlar düşmanını boğanda;    
Tanrıdağ’ da bayaz aylar doğanda
                                                                                                                                                               
     Dündar Ağam, Ötüken’ de toy edek,
     Kara kımız göl olanda pay edek.
 
Beyle yazdım, Türklük bunu tez bilsin,
Türkmen bilsin, Yörük bilsin, Uz bilsin,
Kafkas ilde bala bilsin, kız bilsin,

      Dündar Ağam, heç çıhmasın ürekten,
      Sayasında dertleşirih iraktan.
                                                                                                                                                                      

 Dündar TAŞER’i Ölümünün 35. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz
TÜRK YURDU

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü