Türk Dünyası Yardım Kampanyası

SÖYLEŞİ: NURİ GÜRGÜR: NEOLİBERAL CEPHE ETNİK BÖLÜCÜLÜĞÜ GÜÇLENDİRİYOR

26 Kasım 2014
Ömer BEKEÇ - Türk Yurdu Dergisi Sayı 244

Türkiye, geçtiğimiz ayı 5 Kasım Bush-Erdoğan görüşmesi, sınır ötesi operasyon, emekli paşaların konuşmaları ve DTP’nin kapatılması tartışmalarıyla geçirdi. Bu arada aydın kesiminde, sözde İslâmcısından eski Marksist’ine, ikinci cumhuriyetçisinden siyasî Kürtçüsüne kadar uzanan geniş bir yelpazede Neoliberal bir cephe oluştuğu ve bu cephenin devlete karşı ortak bir hasmâne tutum içine girdikleri gözleniyor. Bu cephe, bazı emekli bürokratların “devletin bugüne kadar yanlış bir politika izlediği”ne ilişkin sorumsuzca açıklamalarından da faydalanarak Cumhuriyete ve millî kimliğe gün geçtikçe daha da çok yükleniyor ve “demokrasi, insan hakları, özgürlük” gibi cazip kavramların arkasına saklanarak devleti “siyasi çözüm”e zorlamaya çalışıyor. Millî devletin böylesine hırpalandığı bir ortamda, Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür’le gündemi değerlendirdik.

-Efendim, Türkiye geçtiğimiz günlerde İsrail ve Filistin devlet başkanlarını Ankara’da buluşturarak bir nevi arabuluculuğa soyundu ve ardından bir Osmanlı barışından söz edilmeye başlandı. Size göre mevcut şartlarda Ortadoğu’da yeniden bir Osmanlı barışını tesis etmek mümkün mü? Türkiye buna öncülük edecek güce ve vizyona sahip mi?

- Bir kere Osmanlı’nın omurgasını oluşturduğu ve nizamını vermiş olduğu barış ortamı, doğrudan Osmanlı Devleti’nin gücüne, inisiyatifine, egemenliğine dayalı bir sistemdi. Osmanlı, muhteşem bir kültürü-medeniyeti oluşturup, siyasal alanda üç kıtada büyük bir üstünlük sağladıktan sonra durakladı ve gerilemeye başladı; önce çözüldü, sonra da dağıldı. Yani Osmanlı dönemi artık bitti. O yüzden, bölgemizde yeniden Osmanlı barışı adıyla bir arayışa yönelmek anakronik bir yaklaşım olur ve gerçekleşmez.
Ancak günümüz şartları içerisinde, Türkiye’nin kendi kültür ve tarih havzasında yapması gereken işler var. Türkiye uzun zamandan beri bu doğrultuda politikalar izleyemedi. Ama gerek bölge şartları, gerekse dünyadaki küresel gelişmeler ve küresel güçlerin bölge üzerinde egemenlik kurma çabaları, Türkiye’yi bu içine kapalı politikalardan çıkmaya ve bölgesel bir aktör olmaya doğru yönlendirmektedir.
Türkiye bunu ne ölçüde başarır sorusuna gelince; bu konuda önemli bazı avantaj ve imkânlarımız olduğu gibi çeşitli handikaplarımız da var. Bir kere, bu çapta bölgesel bir politika izleyebilmek ve diğer ülkelerin nezdinde cazibe merkezi haline gelebilmek için onlara sunabileceğimiz ekonomik potansiyele ne yazık ki sahip değiliz. Bu önemli bir zaaftır. Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra bölgede ortaya çıkan önemli ayrılıklar, rekabetler ve çatışmalar hâlen devam ediyor. Dolayısıyla Arap dünyasının bile kendi içinde sağlamayı başaramadığı bütünlüğü, Türkiye ile birlikte sağlamak kolay bir konu değil.
Beri tarafta Türkiye’nin böylesine bir inisiyatif sahibi olmasını hem küresel güçler, hem de bölgedeki ülkelerin pek çoğu istemezler, çünkü her birinin başka niyetleri var. Mesela İran, Pers geleneğinden gelen bir emperyal politika hevesi içinde. Bugün de bu tam politikayı İslâm devriminden sonra benimsediği İslâmi yönetim anlayışını bölgede uygulamaya çalışıyor. Bunun yanı sıra başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere, bu bölgeyi kendi alanı sayan ülkeler var. Öte yandan bir de başlı başına bir İsrail faktörü var.
Bütün bunları dikkate aldığımızda, Türkiye’nin bu konudaki girişimleri konusunda çok hayalperest olmamak gerekiyor. Ama kuşkusuz bu çabaların birtakım yararları da var. Her şeyden evvel, Türkiye bu girişimleriyle bölgede güçlü bir ülke olduğunu dünya kamuoyuna ve bölge ülkelerine göstermiş oluyor, ekonomik kazanımlar sağlıyor, siyasal alanını genişletiyor. Önümüzdeki günlerde Amerika’da düzenlenen konferansta olduğu gibi, toplantıya davet ediliyor ve bölgenin önemli aktörlerinden biri olduğunu herkese kabul ettirmek durumunda kalıyor. Bu vesileyle, özellikle Kuzey Irak ve PKK politikalarına ilişkin meramını anlatabilme imkânını elde ediyor. Bu yüzden gelecekle ilgili çok fazla hayalperest olmamakla beraber bu girişimlerin devamında yarar görüyorum.

- Bir yanda ABD işgalinin ardından Irak’ın kuzeyinde oluşan Kürt yapılanması devletleşmeye doğru gidiyor. Diğer yanda, Türkiye’deki etnik bölücülük hareketi artık daha cüretkâr bir şekilde özerklik talep ediyor. Kürt meselesi, artık bir “uluslararası sorun” olarak kabul edilir hâle geldi. Bu tablo karşısında âdeta ne yapacağını bilemez bir görüntü veren Türkiye, millî birliğini ve toprak bütünlüğünü korumayı nasıl başaracak?

- Her şeyden önce olayı doğru tespit etmek ve bütün boyutlarıyla görmek gerekiyor. Bugün Türkiye, gün geçtikçe tırmanan bir Etno-milliyetçi Kürt hareketiyle karşı karşıya bulunuyor. Olayın Türkiye’ye ait kaynakları ve faktörleri olmasının yanı sıra, çok ciddi anlamda bir uluslararası boyutu söz konusudur. Bu açıdan baktığımızda, meseleyi sadece Türkiye’nin kendi iç meselesi olarak değil, uluslararası bağlantılarıyla birlikte ele almak ve buna göre çözüm aramak zorundayız.  Türkiye içindeki Kürtçülük hareketi, her şeyden önce bir etnik oluşum çabası içerisinde mensubiyet-aidiyet duygusu yaratmak istiyor. Bu açıdan mesele sadece bir güvenlik politikasıyla halledilebilecek nitelikte değil. Olayın kültürel, sosyal, ekonomik, demografik ve idarî yönleri de var. Bu politikalardan hiçbiri diğerinden daha az önemli değil. Yani bir taraftan ekonomik tedbirler veya sosyal arayışlar içerisine girerken, diğer yandan da mutlaka güvenliği ve inzibatı temin etmek, yasaları uygulamak zorundasınız. Eğer devlet zaaf içerisinde görünürse, diğer politikaların uygulanma imkânı ortadan kalkar.
Türkiye uzun süre meseleyi ancak terör boyutuyla ele almak istedi. 1984’ten itibaren bölgede cereyan eden terörist olaylar ve orada vermiş olduğumuz zayiat vs. sadece bir istatistik görüntüsü olarak karşımıza çıktı. Bunlar azaldığı zaman mesele halledilmiş addedildi; arttığı zaman ise Türkiye olayın ciddiyetini anlayarak tedbirler aramaya girişti. Dolayısıyla hükümetler değişse bile değişmeyecek bir makro planımız ve temel ilkelerimiz olmadı. O yüzden 1997’ye kadar askeri alanda çok büyük başarılar sağlanmasına ve PKK önemli ölçüde sindirilmesine rağmen, 2000’li yıllardan itibaren meselenin siyasallaşmakta olduğunu iyi kavrayamadığımız, değişen bölge ve dünya şartları çerçevesinde yeni bir yöntem izlemek zorunda olduğumuzu algılayamadığımız için hep olayların peşinden gitmek durumunda kaldık. Hatta Avrupa Birliği heyecanı içerisinde almış olduğumuz bazı tedbirler, bu etnikçi hareketlerin ivme kazanmasına yol açtı. Dolayısıyla, Türkiye çok uzun zamandan beri bu meselenin doğru algılanmayışının sıkıntılarını çekiyor. Bundan sonra bu politikaların düzeltilmesine ihtiyaç var.
Meseleyi bir sınır ötesi operasyon yapılması ve Cudi Dağındaki teröristlerin buradan uzaklaştırılmasından ibaret sayıp, teröristi üreten kaynaklar kontrol altına alınmadığı sürece PKK terör örgütüyle her zaman karşı karşıya kalacağız. Zira PKK, Etno-milliyetçi hareketin silahlı kanadını oluşturuyor. Nitekim bir DTP milletvekili geçen hafta “Eğer bugün Kürtçe diye bir dil varsa, bunu silahlı ve silahsız mücadelemize borçluyuz” diyerek, etnikçi çabalarının silahlı PKK terör hadisesiyle pekiştirildiğini açıkça ifade etti.
Türkiye bir an önce konuya ilişkin çok kapsamlı bir genel millî politikayı belirlemek mecburiyetinde. Zaman tabii ki telafisi imkânsız birtakım kayıplara ve boşluklara yol açıyor, problem her geçen gün daha da çoğalıyor. Ama doğru olarak ele alınması halinde Türkiye hâlâ meseleyi halledebilme şansına sahiptir. Zira etnisite, sadece bir soy veya bir dil ayrılığıyla açıklanabilecek bir konu değil. Etnisitenin sosyolojik anlamda çok daha farklı tarafları da var. Dilin yanı sıra din var, günlük hayat var, gelenekler var, sanat, müzik, şiir var… Kendini farklı ilan etmeye çalışan böyle bir grupla, bu coğrafyada bin yıldan beri devam eden bir kültür oluşumu içerisinde meydana getirdiğimiz bir birliktelik var. Bu açıdan baktığımızda bazı insanların kendilerini farklı bir aidiyet içerisinde hissetmeleri şüphesiz ki önemli bir ayrılık faktörüdür. Ama bu çaptaki farklılık ayrı bir devlet veya ayrı bir siyasal oluşum sağlamalarına yeterli değildir. İşte Türkiye bu vakıanın bilinci içerisinde birliktelikleri daha da derinleştirmek, ayrılıkların etkisini olabildiğince azaltabilecek sistemli ve etkili politikaları ortaya koymak durumundadır.
Bir şey daha var tabii; herkesin serinkanlı davranması, rasyonel düşünmesi ve olayın fevri çıkışlarla değil derinlikli politikalarla halledileceğinin bilinci içerisinde, doğru bir politika üzerinde birleşmesi gerekir. Bu şüphesiz kolay bir şey değil. Çünkü her gün gelen şehit cenazelerinin toplumda meydana getirmiş olduğu gerginliği, öfkeyi frenlemek, bu tepkileri ortadan kaldırmak oldukça zor.  Özellikle millî şuur sahibi aydınlara bu konuda çok büyük görevler düşüyor.

- Sizin de ifade ettiğiniz gibi, son müessif hadiseler kamuoyunda derin bir infiale sebep oldu ama bir-iki küçük istisna dışında protesto gösterileri şiddete dönüşmedi. Türk milleti her şeye rağmen sağduyulu ve soğukkanlı davranmayı bildi. Fakat Türk milletinin çok zorlanan sabrının taşması halinde önünde hiç kimsenin duramayacağı söyleniyor. Siz Türkiye’de bir iç çatışma tehlikesi görüyor musunuz?

- Etno-milliyetçi Kürtçülük hareketini yöneten ve yönlendiren merkezler, meselenin hâlâ toplumsal zemine kaymamış olmasından büyük rahatsızlık duyuyorlar. Çünkü onlar, başından itibaren dağda kırda başlattıkları bu olayın Türk-Kürt çatışmasına dönüşmesini ve bir toplumsal kavga haline gelmesini amaçlıyorlardı. Bu olmadı, çünkü az önce ifade ettiğim gibi, biz tarih içerisinde kültürel bütünlüğü pek çok alanlarda sağlamış olan bir toplumuz. Bugün kendilerini Kürt olarak farklı sayan kesimin kültürel yapılarına baktığımızda, bunların Anadolu’daki diğer unsurlarla ve esasen Türklerle önemli bir farklılıklarının olmadığını, hatta aynı hayatı yaşadıklarını görürüz. Düğünlerimiz, cenazelerimiz, sevinçlerimiz, acılarımız, sanatımız, dinimiz, inancımız ve diğer pek çok şeyimiz tıpatıp aynıdır. Şimdi Kürt asıllı Yaşar Kemal’e “İnce Memed’i Kürtçe yaz” dediğiniz takdirde, bu ancak bir tercüme olur. Yani o zaman İnce Memed’in bütün estetiği ortadan kalkmış olur.
Bu yüzden, bir defa toplumda birilerinin arzu ettiği tarzda bir ayrışma, fiilen ve tarihte yaşanmamış bir olaydır. Ama bugün olayı şehit cenazeleri veya cereyan eden terörist eylemlerle bir toplumsal öfkeye dönüştürmek suretiyle bu amaca ulaşmak istiyorlar. Buna kesinlikle meydan vermemek mecburiyetindeyiz. Türkiye’nin en büyük kaybı, bu tarz bir ayrışmaya yönelmekle başlar. O açıdan bir kere toplumsal bütünlüğün sağlanması konusunda mümkün olan her şeyi yapmalı, öfkelerimizi serinkanlılık içerisinde dizginlemeye çalışmalıyız. Tepkimizi bir toplumsal ayrışmaya yol açacak tarzda değil, doğrudan teröre ve bölücülere karşı şuurlu ve etkili politikalar geliştirmek şeklinde kullanmalıyız. Sokakta, meydanda bağırmanın, bir duygunun deşarjı bakımından yararı olabilir ama bölücü hareketi sosyal ve kültürel bir problem olmaktan çıkarıcı bir faydası olmaz. Esasen bizim bütüncül bir millî politika oluşturmamız ve o politikayı titizlikle uygulamaya koymamız gerekir.
Bu noktada elbette en başta Türkiye’yi yönetenlere çok büyük görev düşüyor. Onların kışkırtıcı demeçlerle istenmeyen olaylara meydan vermemeleri gerekiyor. Çünkü yönetim yetkisine sahip olan insanların kontrolsüz sözleri, problemin daha da ağırlaşmasına vesile oluyor.

- 12 şehit verdiğimiz ve 8 askerimizin de kaçırıldığı malum saldırının ardından, Meclisten bir tezkere çıkarıldı ve sınır ötesi operasyon yapılacağı yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşturuldu. Ancak 5 Kasım görüşmesinden sonra Türkiye bir bekleme sürecine girdi. Bu durum uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin geri adım attığı şeklinde yorumlara neden oldu. Sizce gelinen noktada Türkiye kararlılığını göstermek için ne yapmalı?

- Kara Kuvvetleri Komutanının, bu konuda uygulayıcıların, yani askerin rahat bırakılması gerektiği konusundaki mesajı şüphesiz ki önemlidir. Ancak yetkililerin kamuoyu baskısı olmadan rahat hareket etmelerini sağlayacak bir ortam ne kadar önemliyse, bu konuda Türkiye’nin mutlak kesin ve kararlı olduğunu gösteren etkili adımlar atması da bir ihtiyaçtır. Yine Genelkurmay yetkililerinin ifade ettiği üzere; PKK son aylarda, 10 seneden beri görülmemiş tarzda, âdeta genel bir saldırıya geçmiş vaziyette. PKK gibi bağnaz bir örgütün frenlenebilmesi sadece sözle, nasihatle, telkinle olmaz. Onları fiilen bu işten caydırabilecek politikalar izlemek ve silahlı saldırılarının -tıpkı geçmişte olduğu gibi- ağır bir ceremesinin olduğunu ve bunun ödettirileceğini göstermemiz gerekir. Bunun hem sınır ötesi, hem sınırın beri tarafında olmak üzere iki boyutu vardır.
Türkiye’nin genel bir askeri harekât yapması kuşkusuz kolay değildir. Çünkü meselenin askeri, ekonomik, siyasal, uluslararası dengeler açısından hesaba katılması zaruri olan başka yanları da var. Ama Kandil Dağı’nı rahat bir karargâh olarak kullanmakta devam eden PKK’nın Türkiye içerisinde sindirilmesi mümkün değildir. Türkiye bununla ilgili ne yapması gerektiğini belirleyecek ciddî organlara sahiptir. Asker-sivil güvenlik güçlerimiz, istihbarat kuruluşlarımız ve emniyet teşkilatımız geçmiş yıllarda çok önemli tecrübeler yaşamışlardır. Bizim sınırın ötesine iki tümen askerle gitmeden de Kandil Dağı’nda veya Irak’ın kuzeyinde yuvalanmış olan PKK merkezlerini tahrip edecek imkânlarımız vardır, bunları kullanmamız gerekir. Bunun nasıl olacağını ilgililer yeterli şekilde düşünüp planlayacak imkânlara sahiptirler. Sınırın ötesinde Türkiye’nin etkili olduğunu, caydırıcı politikalar izlediğini göstermeden, gerek bölge ülkelerinin, gerekse bütün ilgili kesimlerin saygı gösterecekleri politikalar uygulamamız mümkün değildir.

- Son seçimlerde bağımsız adaylarla Meclise giren DTP, çok geçmeden PKK’nın siyasi kanadı gibi davranmaya başladı ve giderek daha da cüretkâr ve tahrik edici bir politika izlemeye başladı. Nitekim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca açılan kapatma davası sürpriz olmadı. DTP yöneticilerinin partinin kapatılması gibi bir korku taşımadıkları gibi bu durumdan kârlı çıkmayı umdukları anlaşılıyor ki belki de bu kaygılarla, çeşitli kesimlerden kapatmanın çözüm olmadığı yolunda görüşler beyan ediliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

- Şu anda DTP’nin kapatılması konusu Türkiye’ye âdeta iki taraflı bir sopa gibi sunulmak isteniyor. Tabii ki DTP’nin kapatılmasının uluslararası alanda birtakım etkileri olacaktır; bunu gözden uzak tutmamak gerekiyor. Zaten PKK da adımlarını bunu hesaba katarak atıyor. DTP’nin kapattırılması suretiyle konunun bir kere daha uluslararası gündem maddesi haline getirilmesini ve kendilerinin halen terörist olduğunu ifade eden uluslararası kamuoyu nezdinde yeniden sempati kazanmak istiyorlar. Bunun yanı sıra bir şeyi de çok iyi biliyorlar: Partinin hukuken kapatılması fazla bir anlam taşımıyor; muhtemelen önceden yaptıkları gibi yedekteki partilerini kuracaklar ve halen Mecliste bulunan milletvekilleri kapatılma kararından hemen önce mevcut partiden ayrılarak yeni kurulacak partiye katılmak suretiyle pozisyonlarını devam ettireceklerdir. Kapatılmaması halinde ise devlete açıkça meydan okuyan ve âdeta Türkiye Devleti ile siyasal alanda hesaplaşma çabası içerisindeki bir harekete karşı onarılmaz bir zaaf göstermiş olacağız.
Bu konuda öncelikle DTP’nin bir diyalog aracı olmadığını, yani Türkiye’de silahların bırakılarak terörün izole olmasını sağlayacak bir faktör olmadığını görmemiz gerekiyor. DTP’ ye vücut veren temel kaynak, bu partinin ruhunu hazırlayan irade İmralı’dan gelmektedir. İmralı, DTP’nin normal-demokratik bir Türkiye partisi olmasını kesinlikle istememektedir. Bir süre nispeten mutedil yöneticileri parti yönetiminde tuttuktan sonra, çok geçmeden buna tahammülü olmadığını gösterdi ve doğrudan doğruya dağ kadrosundan insanları yetkili konuma getirdi. Bu anlayışın yönettiği bir partiyle Türkiye’nin ne siyasal ne de toplumsal anlamda diyalog kurması mümkün değildir.
Beri taraftan, Türkiye’ye hazırlanan tuzağa da düşmemek mecburiyetindeyiz. Yani geçmiş yıllarda yaşadığımız gibi, milletvekilliğine sahip insanların Ankara’da sürdüremedikleri girişimleri, buradan şu veya bu şekilde Avrupa’ya intikal ederek orada sürdürmelerine ortam hazırlayacak psikolojik zemini bunlara vermemek mecburiyetindeyiz.
Ama bir şey mutlaka yapılmadır: DTP içerisinde veya başka bir siyasi parti bünyesinde faaliyet gösteren bu insanlara bunun mümkün olmadığını, terörist yöntemlerin, saldırganlığın bir karşılığının olduğunu, makyajlarla demokrasi ve insan hakları gibi kavramları son derece ahlâksızca suiistimal ederek ortaya sürmelerinin kimsede inandırıcı bir etki sağlamadığını göstermek durumundayız.
İlk defa askerin başlattığı, “DTP’lileri muhatap almamak, onlarla aynı zeminde bulunmamak” şeklindeki tavır önemlidir. DTP’nin izole olmasını sağlayacak böyle etkili bir tedbirin bütün alanlarda uygulamaya konulması lâzım. Bunlar seçim yasalarından istifade ederek sağlamış oldukları sıfatlarının kendilerine fiili bir avantaj sağlamadığını net şekilde görmelidirler. Türkiye bu konuda topluca bir tavır almak ve uygulamak mecburiyetindedir. Türk toplumu DTP’lilere, sadece siyasal alanda değil, basında, kamuoyunda ve diğer bütün sosyal alanlarda terör örgütü ile bir siyasi çizgi farklılığı ortaya koymadıkları sürece PKK’lılara gösterilenden farklı bir muamele göremeyeceklerini, göstermek mecburiyetindedir.

- Son dönemde, bazıları vaktiyle devlet başkanlığı makamında da bulunmuş bazı emekli generallerin “Güneydoğu meselesinde bugüne kadar izlenen devlet politikasının yanlış olduğu” yolundaki itiraf niteliğindeki açıklamaları peş peşe geliyor. Bu beyanlar devleti terör örgütüyle masaya oturtmayı amaçlayan çevrelerin elini kuvvetlendirmiyor mu? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

- Özellikle devlet başkanlığı yapmış olan zat-ı muhterem başta olmak üzere emekli generallerimizin pek çoğu büyük bir üslup ve görüş yanlışlığı içerisinde ortaya çıkıyorlar. Çok konuşuyorlar, gereksiz konuşuyorlar. İfadeleri dikkatsiz kullandıkları için aslında kastetmedikleri beyanlarla, birileri tarafından istismar edilmeye müsait bir zemin oluşturuyorlar.
Bir kere 20-30 yıllık terörle mücadelede devletin bütün uygulamalarının yüzde yüz doğru ve haklı olduğunu söylemek tabii ki mümkün değildir. Çünkü bu kadar kapsamlı ve yoğun bir politikanın içerisinde şüphesiz hatalar yapılır ve nitekim yapılmıştır. Ama bunları abartarak, “Türkiye güvenlik politikası ve askeri tedbirlerle bu konuyu halledemedi, bu bir hatalı yöntemdi. Şimdi biz bunları bırakalım, meseleyi tamamen hukuk ve siyaset zemininde halletmeye çalışalım” şeklinde ortaya konulan safsatalar, PKK’nın ve yandaşlarının Türkiye’ye telkin etmeye çalıştıkları bir yöntemdir. Bunun emekli paşaların yanlış ifadeleri veya kastetmedikleri cümlelerle bir referans şeklinde kullanılması büyük bir talihsizliktir. Bu paşaların öncelikle konuşmalarının hangi çevreler tarafından, nasıl değerlendirildiğini dikkatle izlemeleri ve buradan bir ders çıkarmaları gerektiği kanaatindeyim.

- Türkiye’de artık liberal bir entelijansiyanın oluştuğu ve duruma bunların hâkim olduğu iddia ediliyor. Gerçekten de içinde eski sosyalist, Marksist, ikinci Cumhuriyetçi, siyasi Kürtçü ve bazı İslamcıların da yer aldığı bir neo liberal cephenin medya organlarında başköşeleri işgal ettiği ve daha önemlisi devlet kademelerinde dahi bu cepheden gelen seslere itibar edildiği gözleniyor. Millî kimliğe ve Cumhuriyet’e karşı husumette yekvücut olarak hareket eden bu ittifakı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Türkiye’deki bölücü-ırkçı hareket, eğer sadece kendi gücünden ve çabasından ibaret kalsaydı, halletmek çok daha kolay olurdu. Ama bir taraftan dış etkenler, diğer taraftan da içerideki bazı başka faktörler, bu Etno-milliyetçi Kürtçü hareketin özgücünden daha fazla bir imkân kazanmasına yol açıyor.
Türkiye Devletine ve cumhuriyetin yapısına karşı husumet beslemek bakımından, bölücü merkezlerin yanı sıra, geçmişten günümüze intikal eden birtakım ideolojik ve kültürel çevrelerin, bölücülerle müşterek düşündüğünü veya hareket ettiğini görüyoruz. Keza millî kimliğe ve milletimize izafe edilen değerlere karşı husumet sadece bu ırkçı hareketten değil, bu ideolojik merkezlerden de geliyor.
Türkiye’nin 150 senelik yenileşme, modernleşme sürecinde, bizim münevverimiz arasında kozmopolit etkiler ve zihniyet hep olmuştur. Materyalist, pozitivist veya benzeri görüş ve düşünceler 19. yüzyıl Osmanlı aydınları arasında da vardı. Ama bunlar belli bir zamana kadar mevzi kalmışlardı. Fakat eğitim sistemi içerisinde bunların giderek fazla etkili hale gelmeleri ve pozitivist düşüncenin ve türevlerinin âdeta eğitimin temel ilkelerinden biri olarak uygulamaya konulmuş olması, bunun yanı sıra Türkiye Devleti’nin kuruluşundaki temel ilkelerin bir süre sonra devlet politikası içerisinde inkâr edilmesi, hatta bu politikaları reddedecek karşı politikaların millî bilinci, millî kimliği ve millî kültürü önemli ölçüde frenleyen ve yer yer hırpalayan bir faktör olmuştur.
Türkiye’de Türk Dünyası’ndan bahseden aydınların tutuklandığı 1944 olayları veya 1980 MHP İddianamesi ile bütün milliyetçi düşünce ve hareketlerin tarihî geçmişiyle beraber suçlanması, ağır şekilde ithama maruz kalıp mahkûm edilmeye çalışılmış olması, konunun zaman zaman resmî bir devlet politikası haline getirildiğinin örnekleridir. Yine bu pozitivist ve materyalist cereyanlar 1960’lardan sonra Marksist hareketlerle çok büyük bir ivme kazandı, takviye aldı ve aydınlar arasında yoğunluk kazandı. Bunların ortak özelliği devleti olabildiğince hırpalamak, hatta mevcut devletin yerine bazılarına göre proletarya devleti, bazılarına göre doğrudan dinî kimliğe sahip olan bir devlet, bazılarına göre ise olabildiğince küçülmüş, etkisiz hale getirilmiş bir devlet yapısı inşa etmek gibi çabalar, devleti sürekli bir husumet kampanyasıyla karşı karşıya bıraktı. Yine bu çevrelerin millî kültüre karşı tavırları kozmopolit buluşmalarını ve müşterek bir pota oluşturmalarını sağladı.
Şimdi enteresan bir takım tablolar ortaya çıkıyor. Mesela, âdeta bölücü hareketin bir yan kuruluşu gibi hareket eden İnsan Hakları Derneği’nin yıllardır ilginç bir tablo sergilediğini görüyoruz. Bu derneğin bir zamanlar başkanlığını yapan kişi şu anda DTP milletvekilidir. Bu dernek ile doğrudan İslâmi iddialarla, mülahazalarla kurulmuş bulunan MAZLUM-DER çoğu kere müşterek hareket ediyor, hem eylem hem de söz birliği yapıyor. Keza yine din üzerinden siyaset yapan ve bunu basında temsil eden çevrelerin yayın organlarına bakıldığında, eskiden beri ideolojik yapıları itibariyle Marksist, pozitivist, hümanist eğilimli birtakım yazarların çok rahatlıkla buralarda hüsnükabul gördüklerine, televizyonlarında, gazetelerinde bolca yer bulduklarına şahit oluyoruz. Dolayısıyla bir cephe birlikteliği ortaya çıkıyor. Bunlar devlete husumet açısından PKK’nın girişimleriyle zaman zaman paralel eylem veya davranışların içerisinde rahatça yer alabiliyorlar.
Türkiye’de bir ara çok daha etkili olan Marksist-Komünist hareketler, özellikle 80’lerden sonra artık komünizmin uygulanma kabiliyetinin olmadığının görülmesinden sonra siyasî program olarak gündemden kalktı. Ama zihniyet ve ideoloji olarak devam ediyor. Nitekim komünistlerin bütün dünyada değişen şartlara göre yeni bir görüntü içerisinde hareket etmeleri gerektiğine ilişkin, Marksist fikir adamlarının, ideologların açık ifadeleri var. Mesela İtalyan Grameski, Marksistlere “artık politikalarını liberal bir görüntü içerisinde uygulamalarını” tavsiye ediyor. Nitekim bugün dünyada insan hakları adına hareket eden pek çok örgüt, doğrudan eski Marksistlerin kontrolü altındadır ve siyasal amaçları itibariyle de yine Türkiye’dekine benzer bir yöntem izlemektedirler.
Bu yüzden Türkiye’de son dönemlerde kendilerini daha liberal, demokrat ve ikinci Cumhuriyetçi olarak tanımlayan dünün Marksistleri, bugünün evrensel ve itibar gören değerlerini kullanarak yollarına devam ediyorlar. Bunların en başında da demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi dünyada herkesten müşterek kabul gören cazip kavramlar geliyor. Tabii bu kavram suiistimali bir yozlaşmaya yol açıyor ve bu gayri samimi ifadeler maalesef demokrasinin, hukukun yerleşmesi bakımından insanların zihninde ciddi kuşkular uyandırıyor.
Türkiye aydın tabakası içerisinde bugün çok talihsiz bir ortamla karşı karşıyadır. Problem sadece bölücü hareketten değil bu zihniyet deformasyonundan, karmaşasından kaynaklanan bir tarzda karşımıza çıkmaktadır.

- Teşekkürler.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü