PROF. DR. ABDÜLKADİR ÇEVİK: İLE POLİTİK PSİKOLOJİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

26 Kasım 2014
TÜRK YURDU DERGİSİ OCAK 2008

Prof. Dr. Abdülkadir Çevik: “Sovyetler Yıkılınca Osmanlı’nın Yasını Hatırladık”*

Büyük grupların, kitlelerin ve ulusların birbirleriyle olan ilişkilerinde rol oynayan psikolojik etmenleri inceleyen Politik Psikoloji, kurucusu Prof. Dr. Vamık Volkan’ın Türkiye’ye gelişiyle yeniden gündemde yer almaya başladı. 90’lı yılların başında kurulan ve basında “Psikolojik Harp Merkezi” olarak çeşitli spekülasyonlara konu olan Türkiye Politik Psikoloji Merkezi zamanla pasifleştirildi. Ancak o yıllarda bu merkezin başkanlığını yürüten Prof. Dr. Abdülkadir Çevik, kurucusu olduğu “Politik Psikoloji Derneği” ile bu alandaki çalışmaları kurumsallaştırma gayretinde. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığı görevini de sürdüren ve Eylül ayında “Politik Psikoloji” adlı kitabı piyasaya çıkan Prof. Dr. Çevik ile Politik Psikoloji penceresinden Türkiye’nin güncel meselelerine bakmaya çalıştık.

- Hocam, dilerseniz öncelikle Politik Psikoloji Derneğinden söz edelim biraz…
- 2006 yılı başında bazı arkadaşlarla birlikte kurduk Politik Psikoloji Derneği’ni. Bu arkadaşların içinde psikiyatristler, hukukçular, emekli diplomat, müfettiş ve valiler var…

- Ne amaçla kuruldu bu dernek?  
- 1992 yılında Başbakanlıkta Birsen Ceyhun ile birlikte Türk Politik Psikoloji Merkezi’ni kurduk ve ben o merkezin başkanlığını yürüttüm. Bu merkez yanılmıyorsam 1997’ye kadar resmen faal olarak görev yaptı. Ancak daha sonra hükümetlerin değişmesiyle, herhangi bir açıklama yapılmadan ve bir teşekkür etme nezaketi dahi gösterilmeden görevimiz bitirildi. Bu pek hoş bir şey değildi. Çünkü çok emek sarf etmiştik. Başbakanlığa gidip gelirken devletin arabasını dahi kullanmadık, kendi mesaimizden harcadık.
Daha sonra da maalesef terör olayları bitmedi. Özellikle 2002 yılında kurulan AKP hükümetinden sonra etnik farklılıklar üzerinde durulması, Türk kimliğinin sanki bir alt kimlikmiş gibi gösterilmesi vs. bizi yeniden PKK sorunu, çeşitli grupların psikolojik etkilenmeleri, büyük gruplar arasındaki ilişkiler gibi konulara eğilmeye itti. Biz zaten bu konularda zaman zaman konuşmalar yapıyorduk; Harp Okulunda, Dışişlerinde, İstihbarat Teşkilatında, Emniyette vs. dersler veriyorduk. Nihayet bunu bir dernek haline getirelim, kurumsallaştıralım istedik.
Dernekte her ay kendi üyelerimizi eğitmek amacıyla ben konuşuyorum, Gündüz Aktan konuşuyor, başka konuşmacıları çağırıyoruz icabında. Mesela geçen hafta Vamık Volkan hocamızı çağırdık, toplumsal travmalar ve sonuçları hakkında bir konferans verdi. Amacımız -ve bu arada politik psikolojinin amacı- toplumun kendi içindeki sürtüşmeleri barışçıl yollarla çözümlemeye gayret etmek ve uluslararası ilişkilerde klasik diplomasinin yanında politik psikolojiyi ilave bir alternatif olarak kullanmayı gündeme getirmek.

- Devlet organlarının derneğinize ve faaliyetlerinize ilgisi nasıl? Devletin politik psikolojiyi önemsediğine dair bir emare var mı?
- Harp Okulunda verdiğim dersler bile bence Ordunun bu işi ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. Ama devlet derken sivil yönetimleri-politikacıları kastediyorsanız, 1997’den sonra hiç kimse bizimle doğrudan temasa geçmedi. Asıl bu işi ciddiye alması gerekenlerin şimdiye kadar maalesef bu konuyu önemsediklerini söyleyemem. Tabii bizim vaktiyle 1992-1996 yılları arasında yaptığımız çalışmalar zaten devletin arşivlerinde var; onlardan bizim haberimiz olmadan yararlanıyor olabilirler, onu bilmiyorum.

- Politik Psikoloji Merkezi’nin macerasını kısaca anlatır mısınız? Fonksiyonu neydi, sonra nasıl pasifleştirildi?
- Bu merkez, terörün en yoğun ve şiddetli olduğu bir dönemde kuruldu. Biz o merkezde, terör ve terörizm psikolojisi konusunda araştırmalar yaptık. Bölgeyi gezdik, halkla konuştuk. Ben zaten 20 yılını orada geçirmiş biri olarak, bölgeyi çok yakından tanıyordum. Değerlendirmelerimizi, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Milli Güvenlik Kurulu ve İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere devlet kademelerine sunduk. Hatta o zaman İçişleri Bakanı Sayın İsmet Sezgin’in bu konuda bir teşekkür yazısı da vardı. Ancak basında “Psikolojik Savaş Merkezi” diye spekülasyonlar yapıldı. Öyle şey olur mu? Biz, aynen insanı iyileştirmeye çalıştığımız gibi, toplumun da barış içinde kardeşçe yaşamasını isteyen bir anlayışa sahiptik. Psikolojiyi insanları savaşa hazırlamak amacıyla da kullanabilirsiniz, barış içinde yaşatmak amacıyla da. Gerek o merkezin, gerekse şimdiki derneğimizin amacı savaşa yönelik değil, barışçı bir anlayıştır; bunu özellikle ifade etmek isterim.

- O merkez şu anda ne durumda?
- O merkeze ne olduğu hakkında hiçbir bilgim yok. Biz o merkezi, bir derinlik psikolojisi ve analitik psikoloji temelli bir anlayışa sahip olarak kurduk. Fakat şu anda orada bu anlayışta kimsenin kaldığını düşünmüyorum.

- Kısa süre önce “Politik Psikoloji” adında bir de kitabınız çıktı. Gayet yalın ve anlaşılır bir üslupla kaleme alınmış…
- Evet, kitabı yazarken sadece bu alanda çalışanların değil, farklı alanlardaki insanların ve herkesin yararlanabilmesini amaçladık. Bilimsel temelleri dikkate almak kaydıyla, halkın anlayacağı bir dilde yazmaya gayret ettik.

- Politik Psikoloji’nin “seçilmiş travma, seçilmiş zafer, yas” gibi temel kavramları var. Kitabınızı henüz okumamış olanlar için bu kavramları kısaca açıklar mısınız?
- İsterseniz, Politik Psikoloji’nin nasıl ortaya çıktığını anlatmakla başlayalım. 1974 yıllında Başbakan Bülent Ecevit, Türkler ile İranlılar arasındaki sorunlarda bazı duygusal problemlerin etkili olduğundan bahsetmişti. O zaman pek kaale alınmadı ama 1977 yılında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, İsrail Parlamentosunda yaptığı bir konuşmada diyor ki “Araplarla İsrailliler arasındaki sorunların temelinde yüzde 70 psikolojik faktörler rol oynuyor.” O zaman Amerika Devlet Başkanı Carter, Amerikan Psikiyatri Derneğinden bunun araştırılmasını istiyor. Dernek, ‘ne yapacağız’ diye düşünürken akıllarına Vamık hoca geliyor.
Niye Vamık Volkan? Vamık hoca, Osmanlı döneminde Bursa’dan Kıbrıs’a göç ettirilmiş bir kadı torunudur. 1974 yılında Türkiye’ye bir yıllığına gelmişti, ben de yeni asistandım, o dönemden beri tanışıyoruz. O zaman ben ondan haftada beş saat ders alıyordum. O dönemde kendisi Kıbrıslı Rumlar ve Türkler arasındaki psikolojik ilişkileri analiz eden bir kitap hazırlıyordu. Ayrıca Atatürk’ün psikobiyografisiyle ilgili bir kitap hazırlığındaydı. Osmanlı tarihçisi Norman Stone ile birlikte hazırladıkları Kıbrıslı Rumlar ve Türklerle ilgili kitap, 1976 yılında Amerika’da Virginia Üniversitesi yayınları arasında basıldı.
Bunun üzerine Amerikan Psikiyatri Derneği, “Araplarla İsrailliler arasındaki psikolojik ilişkileri ancak Vamık hoca inceler” diye ona söylüyor. O da diyor ki, “Ben Rumları ve Türkleri bilirim ama Arapları, İsraillileri bilmem. Ama tarihçilerden diplomatlardan, psikologlardan, antropologlardan oluşan bir ekiple olabilir.”  Ardından 1978 yılında Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde bu amaçla bir merkez kuruyor. Ben de 1980 yılında iki yıllığına onun yanında çalışmaya gittim, doçentlik için hazırlığa. Aldığım başka derslerin yanı sıra, politik psikolojiyle de ilgilenmeye başladım, merkeze üye oldum. Türkiye’ye döndükten sonra da bağlantım kopmadı. İşte 1990’ın başında bu anlamda biz de bir şeyler yapalım diye, Başbakanlıktaki o merkezi kurduk.

- Seçilmiş travma, seçilmiş zafer ve yas kavramlarını Vamık hoca mı icat etti?
- Bunlar, Vamık hoca ve ekibinin İsraillilerle Araplar, Rumlarla Türkler arasındaki ilişkileri incelerken keşfettikleri kavramlardır. Önce yas kavramından başlayalım: Şimdi, nasıl ki insan bir kayba uğradığı zaman yas tutar ve bu yas süreci belli bir zaman alır, şiddeti azalarak devam eder bu yas süreci. Ama daha sonra bu yas tamamlanır ve çözümlenir. Yasın evreleri vardır, ilki şok evresidir ki bu birkaç dakika da sürebilir, birkaç saat de. Hatta bazı hastalarımızda gördüğümüz gibi bazen bir iki hafta devam ettiği de olur. Sonraki evre, inkâr evresidir. Mesela adamın yakını ölmüştür ama ondan sanki ölmemiş gibi bahseder, kabullenemez. Daha sonra pazarlık dönemi gelir, bu dönemde kişi kendi iç dünyasında pazarlık eder ve kazaya kurban giden bir yakını için “Ah keşke onu engelleseydim de yola çıkmasaydı.” der mesela. Nihayet kaybedilen kişi veya değerle ilgili olumlu ve olumsuz yanlar daha gerçekçi bir boyutta değerlendirilerek, onu içine mal etme evresi gelir. Kaybettiğimiz şeyin olumlu yanlarını kendi içimize alırız ve olumsuzlukları da dışarıda bırakırız. Normal yas süreci budur.
Toplumlar da bu kayıp sürecinden geçiyorlar. Ama toplumların bu kayıp sürecini yaşaması birey kadar kolay olmuyor. Hele yaşadıkları travmanın şiddeti kabul edilemeyecek kadar şiddetli boyutlarda ise, o zaman bu daha da zor oluyor. Travmalar, normal bir yas süreci yaşanmadığı zaman kalıcı hale gelebiliyor. Çözümlenmeden, öylece kalıyor.
Normal insan yasına dönelim; diyelim ki siz beni kaybediyorsunuz, ama hayattayken benimle bazı problemleri halledememişseniz ve bana kızgınlığınız varsa, ben gittikten sonra kime diyeceksiniz bunları? Kimseye söyleyemiyorsunuz ve bunlar içinizde çözümlenmemiş halde durduğu için takılıp kalabiliyorsunuz. O yüzden bizim kültürümüzdeki ‘helalleşme’ çok önemli bir kurumdur aslında. Bakın, atalarımızın yaptıkları her şeyin güzel bir tarafı var.  Toplumlar da bireyler gibi, bazı şeyler çözümlenmediği zaman takılıp kalabiliyor o şeylere. Örneğin İstanbul’un Fethi bizim için çok önemli bir kazanç, ama Bizanslılar için bu kabul edilemeyecek bir kayıp. Bizim için zafer olan şey onlar için travma.

- Bazen de travmalar zafere dönüştürülmek isteniyor galiba. Kitabınızda bunun bir örneği vardı…
- Tabii. O mağdurluk psikolojisiyle ilgili. Aynı şey şimdi de devam ediyor. Bakın, birileri Parlamento’dan kendilerini kovdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Çünkü o travmadan bir zafer çıkarmak istiyorlar. Çünkü varlıklarının temelinde bu mağdurluk ve travmatize olmuşluk var. Bunu kimliklerinin bir parçası haline getirmişler, aynen Yunanlılar ve Ermeniler gibi. 
Bakın, çocukluğunda ailesinden hep şiddet görmüş bir kadın, bakıyorsunuz evlendikten sonra da kocasından dayak yiyor. Biz bunu incelediğimiz zaman görüyoruz ki kadın kocasını şiddete tahrik etmek için inanılmaz şeyler yapıyor. Yani kadın çocukluk yaşantısını tekrar ettiriyor, kimliğini o mağduriyet üzerine inşa etmiş oluyor. Bizim Kürt vatandaşlarımızın bir kısmında da benzer bir psikoloji var…

- Bu mağduriyet psikolojisinden vazgeçemiyorlar yani?
- Evet, vazgeçmeleri kolay değil. Genellikle çok çocuklu aileler var o bölgede. Hatta öyle insanlar geliyor ki bana, çocuklarının adını bilmediği gibi kaç çocuğu olduğundan dahi habersiz. “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” misali. Böyle olunca o çocuğun ihtiyaçlarını vs. karşılamak mümkün olmuyor tabii. Çocuk travmatize olarak ve mağduriyet psikolojisi içerisinde büyüyor. Hayatının kalan kısmında da mağduriyetini sürdürmeye çalışıyor.  
Şimdi gelelim yine esas konumuza. Toplum yas tutmayı beceremediği zaman bu süreç yüzyıllar boyunca devam edebiliyor. İşte Yunanlıların hâlâ İstanbul’a Konstantinopol demeye devam etmeleri ya da Sırpların Kosova Meydan Savaşındaki yenilgilerini unutamayışları gibi. Düşünün, aradan 600 sene geçtikten sonra, 1988 yılında Miloseviç Kosova’daki Sırp azınlığı topluyor ve onları kurtaracağı vaadinde bulunuyor. Bir komünist bürokrat, o zırhını çıkarıyor ve bir Sırp milliyetçisi-militanı kimliğine bürünüyor. 599 yıl önceki savaşta I. Murat ile beraber ölmüş olan Sırp Prensi Lazar’ın sözde naaşını çıkarıp tabuta koyuyorlar ve bütün Sırp köylerini bir yıl boyunca dolaştırıyorlar. Boşnak katliamını böyle gerçekleştiriyorlar ve ilk savaş böyle çıkıyor Yugoslavya’da. Orada tutukladıkları iki Türk gazeteciye, “Yeter artık 600 senedir sizden çektiğimiz, sizi de Osmanlının ipek sicimiyle asacağız.” diyorlar. Hâlbuki Osmanlı’nın oradan ayrılmasının ardından 100 yıl geçmiş. Demek ki travma kabul edilemeyecek boyutta.
Bu travmalar, çözümlenmediği zaman mikrop kapmış yaraya benzer. Nasıl ki düştüğümüz zaman bir yerimiz yaralanır da eğer o düştüğümüz yer ve elimiz temizse, o yara mikrop kapmadığı için kendiliğinden iyileşir; normal yas böyle bir şeydir.  Ama patolojik yas veya tamamlanmamış yasta ise bu seçilmiş travmaya dönüşür; ya yerde mikrop vardır ya elimizde ya da her ikisinde. Bu durumda elimiz iltihaplanır, müdahale etmek gerekir, müdahale edilmezse o yas çözülmez.
Bireysel yası çözmek için nasıl müdahale edeceğimizi biliyoruz, yeniden yas tutmaya yönlendiririz hastamızı. Ama toplumu karşınıza alıp “hadi anlat bakalım” diyemiyorsunuz. İşte o zaman politik psikoloji kurallarını uygulamak gerekiyor. Bu ise yöneticilerin, bu bilinçle toplumu yönlendirmesiyle, gerçekçi bir boyutta toplumu idare etmeye çalışmasıyla, toplumun kayıplarını-kazançlarını daha gerçekçi bir düzeyde değerlendirmesiyle olabilir.

- Biz Osmanlı’nın yasını tutabildik mi?
- Benim Türk Yurdu’nda bir yazım çıktı, “Kimliğiyle Buluşma Yolunda Türkiye” diye. Orada da kısaca anlattık; Osmanlı büyük bir imparatorluk ve tabii gurur duyuyoruz. Ama Sovyetler Birliği çökünce kaybettiğimiz Osmanlıyı hatırladık, şahsen benim birden bire aklıma geldi. O zaman gözlerimin dolduğu çok zamanlar oldu. Askerimiz Mostar’a giderken, hüngür hüngür ağladım; çok acayip bir duygu bu, insanın yaşaması gerekiyor.
Bir zamanlar oralardaydık. Bizim soyumuz, tâ Kerkük’e kadar dayanıyor. Düşünün şimdi, bakıyoruz ki oralar elden gitmiş, Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen. Şimdi ise -doğum yerim nüfusta Mardin görünüyor ama- benim doğduğum şehir olan Diyarbakır’a bile göz koymuşlar. Diyarbakır ki Ziya Gökalp’ı, Süleyman Nazif’i, Cahit Sıtkı’yı yetiştiren bir Türkmen şehridir. Benim çocukluğumda Diyarbakır’da konuşulan dil Azerbaycan’daki Türkçe’ye çok yakındı. Ama demografik yapı, özellikle 1950 yılından sonraki göçlerle vs. çok değişti.
Osmanlı’nın çöküş döneminde ardı ardına savaşlar ve büyük kayıplar oldu. İşte biz o zaman Osmanlı’nın yasını, bu kaybın acısını tam yaşayacakken, Atatürk gibi karizmatik bir lider çıktı, kurtarıcı olarak. Umut veriyordu, o acıdan bir an önce kurtulmak için. Toplum da o acıdan bir an önce kurtulabilmek için Atatürk’ün ve onun hızla yaptığı devrimlerin peşinden gitti. Gitti ama Osmanlı’nın yasını tutamadı, yani o acı orada dondu.
Devrimleri gerçekleştirebilmek için geçmişi belli bir noktada sınırlamak başlangıçta doğru; ama belli bir süre sonra, artık daha realistik bir dünyaya döneceğimiz için geçmişin de olumlu ve olumsuz yanlarının gerçekçi bir şekilde irdelenmesi gerekirdi. Burada büyük bir eksikliğimiz oldu. Fakat biz bunu artık yavaş yavaş yapıyoruz, 70 sene sonra Özal ile birlikte biraz başladı.
Biz aynı şekilde Atatürk’ün yasını da tutamadık. 1938’de Atatürk’ü kaybettik ama onu sadece heykellerle simgeleştirdik, Atatürk’ün değerlerini anlayamadık, içselleştiremedik. Atatürk ölmedi dedik ama yine kendimizi örnek aldık. Hâlbuki Atatürk’ün yasını tutabilmiş olsaydık, onun değerlerini içimize almış olacağımız için hepimiz birer Atatürk olacaktık. Buna da yine yönetenlerin bu konudaki bilgisizliği sebep oldu. Liderler toplumu yönlendirir. Uzun dönemli politikalar izlenirken 100 sene sonrasını düşünerek hareket etmek lazım, büyük devlet böyle omuzlanır ancak.

- Kimlik tartışmaları da bu yasları tutamayışımızın eseri mi?
-Tamamen değil ama bunun da payı var. Kimlik tartışmalarını kışkırtanlar, alevlendirenler, başka yönlere çekmek isteyenler var, o ayrı. Atalarımızın kimliğiyle Atatürk’ün verdiği yeni Türk kimliğini entegre etmek zorundayız eninde sonunda.  Geçmişimizi inkâr edemeyiz, buraya uzaydan gelmedik.  Osmanlı’nın küllerinden doğmuş bir milletiz biz.  Ve bu millet, Osmanlı küçüldükçe toplanarak gelmiş bu çanağın içinde birikmiş. Onun için farklı anlayışta, düşüncede, inanışta, etnik yapılarda insanlar olabilir; ama Atatürk buna çok güzel bir çerçeve çizmiş: “Ne mutlu Türküm diyene!” Bu sözde ırki-etnik bir milliyetçilik değil, bir ulus devlet anlayışı, üniter-millî devlet anlayışı söz konusudur.

- Şöyle bir paradokstan bahsediyorsunuz; “Terörist gruplar kendilerini barışa karşı korurlar, terörist ancak eylemle var olabildiği için barış ortamında yok olma duygusunu yaşar.” Son günlerde, daha önce işe yaramadığı görüldüğü halde, yeniden teröristlere bir genel af getirilmesi konuşuluyor. Af çıkararak teröristleri dağdan indirebileceklerini düşünenlere ne tavsiye edersiniz?
- Af denilen şey toplumda disiplinsizliği getirir. O yüzden bu konuda çok dikkatli olmak lazımdır. Şimdi, teröristler içerisinde bazıları var ki hakikaten zavallı, ikna edilmiş, kandırılmış, aslında militan ruhlu olmayan ve hiçbir eyleme de katılmamış tipler. Ama onları nasıl ayırt edeceksiniz?
Sürekli af düşünmek, bence bu işi sulandırmaktır. Biz maalesef birtakım siyasal yatırımlar uğruna sürekli aflar çıkartıyoruz ve toplum disiplinsiz, kural tanımayan bir toplum haline geliyor. Bugün gidin Amerika’ya, polise el kaldırabilir misiniz? Bırakın el kaldırmayı, da polis durdurduğu zaman kıpırdarsanız derhal sizi vurur. Bizde nasıl? Zavallı polisi dövüyorlar. Niye? Çünkü dövenin yanında kar kalıyor. Böyle bir başıboşluk var.
Onun için aflarla falan bu iş yürümez. Af çıkarmayı düşünmek yerine terörizmi besleyen şeylerin, insanları teröre iten yolların önüne geçmek lazım. Mesela 1974 yılında Toprak Reformu yapılabilmiş olsaydı, faydalı olabilirdi. Çünkü tuzu kuru olan kendini kolay kolay tehlikeye atmaz. Her canlı kendi hayatını korumak ve her zaman bir güce sahip olmak ister. Hiçbir şeyin sahibi olmayan, kaybedecek bir şeyi olmayan ise her şeyi yapabilir. Onun için bu gibi sosyal ve ekonomik önlemlere öncelik vermek lazım.
Terörizm hiçbir zaman yüzde yüz bitmez. Bu normal bir şey, dünyanın her tarafında kişilik sorunu yaşayan insanlar bunu çekirdek halinde de olsa devam ettirirler. İspanya’daki ETA da böyle yapar, İrlanda’daki İRA da. Ama birtakım önlemler alınırsa, o zaman bu kolay kolay ortaya çıkmaz ve minimize edilebilir. Şimdi bakın, 2000 yılında terör fiili olarak durmuştu, ama bitmedi. O zaman, birtakım işler yapılmış olsaydı, “Terör durunca devlet bize el atıyor” duygusu yerleşecekti insanlarda. O zaman toplum teröre sempatiyle bakmazdı. Ama terörün devam ettiği süreçte devlet bir şeyler yaptığı zaman, toplum teröre daha sempatik bakar. Çünkü “Terör sayesinde biz kazanıyoruz” duygusu gelişir.
Terörist her zaman için terör yaptığı sürece var olacaktır. Terörist, kendi kimliğini kanıtlamak için terör yapmadan duramaz. Bingöl katliamı olmadan önce örgüt güya ateşkes ilan etmişti. Ben o zaman “Sakın ateş kestiler zannetmeyin, patlatırlar gene” demiştim ve maalesef patlattılar…

- Türkiye’de hep terörle mi yaşayacağız peki?
- Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, dünya toryum rezervinin yüzde 90’ı burada, bor madenleri, yer altı zenginlikleri var, su kaynakları var. Asya ile Avrupa’yı bağlayan öyle bir yerde duruyoruz ki köprübaşını tutmuşuz. Bunun da bir bedeli var.

- Kitabınızda Türkiye’deki etnik terörün psikolojik altyapısını anlatırken, diğer sebeplerin yanı sıra tarih boyunca hep yönetilmiş olmaktan kaynaklanan eziklik duygusunun da önemli olduğunu söylüyorsunuz. Halbuki Türkiye, yönetim kadrolarında hiçbir zaman etnik köken ayrımı yapmadı, öyle değil mi?
- Türkler ırkçı bir millet değil, çünkü bizim çocuk yetiştirme geleneğimiz buna izin vermiyor. Ben bunu yıllar önce İstanbul’daki bir toplantıda da söyledim. O zaman bazı “evrenselciler” ve aydın geçinenler bu yüzden bana sataştılar. Biz ırkçı olamayız, çünkü biz çocukken, komşumuzla, akrabalarımızla, etrafımızdaki herkesle konuşuruz. Sokakta hiç tanımasak bile, ağlayan bir çocuk gördüğümüzde “Ağlatma çocuğumuzu, ne istiyorsun, oğlum ben sana vereyim” deriz yanındakilere mesela. Ama Almanya’daki bir çocuğa anne-babasından başka kimse karışmaz, herkes yabancıdır onun için.
Irkçılığın kökünde ksenofobi (yabancı düşmanlığı) dediğimiz ve çocuğun doğumundan itibaren altıncı aya kadar dayanan bir problem vardır. Altıncı ayda çocuklar, tanıdığı tanımadıktan ayırt etme özelliğine sahip olur, tanıdık onun için tehlikesiz, tanımadık olan tehlikelidir. Bizim bebekliğimizde çevremizde tanıdıklar çok, tanımadıklar azdır. O yüzden de yabancılık korkusu-kaygısı bizde fazla değildir ve bu ileride ırkçı olmamızı engelleyen bir durumdur. Öyle olmadığımız için de tarihimiz boyunca, devlet kademelerinde her kökenden insan rahatlıkla yer bulabilmiştir. Öyle ki sözde Ermeni katliamı yapıldı dedikleri yıllarda bile komutanların-bakanların bazıları Ermeni kökenliydi.
Demek ki biz bir dışlayıcı bir millet değiliz.  Zaten büyüklüğümüz de buradan geliyor. Bu büyüklüğümüzü dışarıya yeterince anlatamıyoruz ve bu durum onların da işine geliyor. Çünkü büyük bir Türkiye her zaman onlar için “Osmanlının dirilişi” demektir. Bu korku her zaman için vardır. Ben bunu gittiğim ülkelerde hissediyorum, yaşıyorum. Avusturya’ya gidin, bunu görürsünüz. Biz psikiyatrist olduğumuz için, söylenmese bile bu hissi rahatlıkla algılayabiliyoruz.
Şu anda Sayın Başbakan “75 tane benim partimde var” diyor, 20 tane de öbüründe var, etti 95. Yani parlamentonun beşte biri zaten Kürt kökenli vatandaşlarımızdan oluşuyor. Belki ayrıca yarı Kürt, yarı Türk karışık ailelerden olan vardır, yani neredeyse yarı yarıya. Onun için, bu konuda samimi ve iyi niyetli olmak lazım.
O halde yapılacak şey nedir? Hiç böyle kışkırtmalara falan gelmemek lazım, bu memleketi terör belasından da bölünme belasından da kurtaracak olan yine Türk ve Kürt kardeşliğidir. PKK demek Kürtler demek değildir, bu ayrımı iyi koymamız lazım. Bugün tutumuyla PKK ile iç içe olduğunu gösteren DTP’nin aldığı oy oranı bellidir.

- Kitabınızda, terörist başının çocukluğundan getirdiği bazı travmalardan bahsediyorsunuz. Vamık hocanın da bu konuda dikkat çekici bir sözü vardı: “Apo çocukluğundan beri kuvvetli bir baba arıyordu ve hapse atılınca Türkiye Apo’ya kuvvetli bir baba oldu.” Sizce Öcalan’ı asmak yerine İmralı’da tutmak doğru bir tercih miydi?
- Çok zor bir soru. Bazen bu ikilemler arasında kalıyoruz. Bazen yüzde yüz doğrusu şudur demek mümkün olmuyor. Hele bu tip toplumsal durumlarda…

- O günden bu yana geçenleri göz önünde bulundurursanız, asmama kararının bir işe yaradığını söyleyebilir miyiz?
- O günlerde hızla bu iş yapılmış olsaydı başkaydı; şimdi başka. Bu, 1 Mart Tezkeresi gibi. O gün için geçmesi gerekiyordu benim inancıma göre. Yani o gün cezası verilseydi başka olurdu, ama şimdi iş işten geçti…

- Zaten artık hukuken mümkün değil…
- Daha göz önüne çıkmadan önce, yani o bir iki gün içinde bir şeyler yapılsaydı, bunu göze alacak bir cesarette bulunulsaydı, farklı olurdu tabii. Artık yapılacak şey, onun idamlık fikirlerini çürütmek ve bu fikirleri idam etmektir.

- Devlet babalık ederken, biraz fazla şefkat göstermiyor mu?
- Onun cezasını orada çektirirken böyle krallar gibi değil, diğer caniler hangi şartlarda yaşıyorsa onu da öyle yaşatmak lazım. Böyle hapislik mi olur! Ben vaktiyle F Tipi cezaevleri yapılacağı zaman TRT’de bir program yapmıştım, koğuşlar örgütün kışlık talimgâhları gibi kullanılıyordu. Maalesef biz iyi yönetilmiyoruz, bu gerçeği de görmemiz lazım.

- Vamık Volkan gelecekte Türkiye’de bir toplumsal çatışmadan çok endişeli olduğunu söylüyor. Siz de aynı fikirde misiniz? Politik psikoloji penceresinden Türkiye’nin durumu gerçekten vahim mi gözüküyor?
- Ben de zaman zaman gerçekten endişe duyuyorum. Çünkü bizi yönetenler maalesef gerilim politikası izliyorlar. İktidar ve muhalefet birbirini gerilim yaratmakla suçluyor ama kendisi öyle şeyler yapıyor ki, adeta toplumun nasırına basıyor. Mesela Cumhuriyetin oluşturduğu temel kimlik özelliklerini tahrip etmeye yönelik girişimler içinde bulunuyor. Toplumda genelde böyle bir kaygı var. Tabii siyasiler bu konuda toplumu kullanıyor.  Mesela dinin bu amaçla kullanılması önemli bir boyutta. Din ideolojik bir araç olarak devlet yönetiminde kullanıldığı zaman, bu mutlaka bölünmeye yol açar. Bir siyasi partinin iktidar olması halinde artık ideolojisini bir kenara bırakıp, devlet bilinciyle hareket etmesi gerekir. 

- Peki, etnik bir çatışma riski görüyor musunuz?
- Allah korusun. Her zaman tehlike var, çok dikkatli olmamız lazım. Çünkü bu risk kendi içimizden değil daha çok dış güçlerin tahriklerinden kaynaklanıyor. Ama son zamanlarda, ABD’nin ve AB’nin Türkiye’nin terörle mücadelesini haklı gören mesajlar vermeleri, terör örgütüne yakınlık duymaya başlayan kesimi biraz daha devlete yaklaştırdı kanaatimce. Yani iktidarın gücünü Amerika’nın gücüyle özdeşleştiren bir psikoloji söz konusu. Güç dengesi bu tarafa geldi, toplum bu tarafa eğilim gösterebilir. Kimse güçsüzün yanında yer almak istemez. Bu bir bakıma olumlu bir şey aslında, toplumdaki çatışmaların önüne geçer.
-  Teşekkür ederiz.

*Söyleşi: Ömer BEKEÇ – Kadir ÇİMEN

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü