AYVAZ GÖKDEMİR: “EĞİTİMDE KALİTECİ BİR ANLAYIŞA İHTİYACIMIZ VAR”*

26 Kasım 2014
Söyleşi: Ömer BEKEÇ-Mehmet EKİZ

Türk Yurdu Dergisi - Mayıs 2007 Cilt: 27 | Sayı : 237

SUNUŞ

XIX. Dönem Gaziantep, XX. Dönem Kayseri ve XXI. Dönem Erzurum Milletvekilliği ve 53. Hükümet’te Türk Dünyasından Sorumlu Devlet Bakanlığı yapan Ayvaz Gökdemir, 1980 öncesi dönemde eğitimci kimliğiyle temayüz etti. Henüz birkaç yıllık öğretmen iken Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğüne atanan ve bu görevde 1975-77 döneminde önemli icraatlara imza atan, bir dönem Millî Eğitim Bakanlığı Müşavirliği de yapan Gökdemir’le eğitim sistemimizin yapısı ve meseleleri üzerine konuştuk.


- Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü yaptığınız dönemde hangi icraatlara imza attınız ki, daha sonra birileri sizi “Komando” sıfatıyla anmaya başladı?

- O dönem, Türkiye için bir daha tekrarlanmaması temenni edilecek bir dönemdir. Sol ideolojinin, komünizmin çok azgınlaştığı, şımarıklaştığı ve okullar başta olmak üzere pek çok müesseseyi zaptettiği bir dönemdi. Öğretmen okulları da kaynak okullardı. Bu okulları da ne ölçüde zaptetmiş olduklarını başına gelince gördüm. Ben de oldukça gençtim, 32,5 yaşında Genel Müdür oldum.

Bu okulları Türkiye’nin okulları yapmak, Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarının okulları yapmak konusunda büyük bir cihet gösterdik, arkadaşlarımızla beraber. Kimin kim olduğunu ve nerede olduğunu da biliyordum, avantajım oydu ve çok şükür temizledik. Hem lise dengi Öğretmen Okulları, hem de Eğitim Enstitüleri vardı, ortaöğretim öğretmeni yetiştiren. Bu okullardan komünizm belasını tamamen kazıyıp attık. Bu kadar kısa bir sürede böyle bir sonuç alacağımıza inanmıyorlardı. Tabii çok büyük reaksiyon gördük, çeşitli iftiralar atıldı. Ama biz hiç aldırmadık, doğru bildiğimizi yaptık. O dönem 100 bin “kıblesi doğru genç” armağan ettik Türk milletine. Yetişkinlikleri kendilerine kalmış, bir şey diyemem; ama, istikameti doğru, “ben Türküm” demekte tereddüt etmeyen, sağlam duruşlu 100 bin genç yetiştirdik. Bu hesabı karşımızdakiler de yaptılar tabii ve bunu söylediler; iftiranın asıl sebebi o. O zamana kadar sağ kesimden dirençli bürokratlar görmemişlerdi. Biz de bilgiyle, kanunla, nizamla hareket ederek bir icraat ortaya koyduk. Ama onlar “komando” dediler, öyle kaldı. Ziyanı da yok, bana pek zararı olmadı…

- O dönem Milli Eğitim Bakanı kimdi?

- Ali Nail Erdem Milli Eğitim Bakanı idi. Müsteşarımız da rahmetli Nihat Akay’dı. Tabii onların da emeklerini söylemek lazım. Onlar benim amirlerimdi, evet demeseler hiçbir şey yapmak mümkün değildi. Zeki Sofuoğlu, -Allah ömür versin- Müsteşar Muavinimizdi. Böyle bir ekiptik, hiçbir şeyden korkmadık, yılmadık. Hepimiz de gençtik üstelik; içimizde 10 yıllık kıdemi olan azdı. Düşünün ki, ben 8 senelik öğretmendim. Ama istikametimiz, ölçülerimiz doğruydu, dayanağımız kanundu. Onun için de, benimle beraber çalıştığı için tahkikata uğramış hiçbir öğretmen yoktur.

- Ankara Yüksek Öğretmen Okulu mezunusunuz. Yüksek Öğretmen Okullarının fonksiyonu neydi? Sizce kapatılması doğru muydu? Eğitim Fakülteleri bundan doğan boşluğu doldurabildi mi?

- Yüksek Öğretmen Okulları eskiden varmış ama biz öğretmen okulunda okurken yoktu, sonra çıktı. Biz öğretmen okullarında altı yıl okuyoruz ilkokul öğretmeni oluyoruz. Tevfik İleri rahmetlinin getirdiği bu yeni Yüksek Öğretmen Okulu tipinde ilk dönem mezun olan her okulun birinci, ikinci, üçüncüsü davet edildi, onlar aynı zamanda imtihana girip lise diploması aldılar. Ondan sonra ve devamında lise son sınıfa denk gelen sınıfa geçtiğiniz, 6. sınıfa geçtiğinizde seçerek, imtihansız, geçmiş iki yıllık notlarımıza bakarak bizi buraya davet ettiler, her okuldan üçer beşer öğrenci. Biz doğrudan doğruya lise son sınıfta okuduk, İlköğretmen Okulu diploması almadan lise diploması aldık ve çeşitli fakültelere girdik.

Ben Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun 3. Dönem mezunuyum, ama fiilen 2. Dönemdir o; çünkü 1. Dönemle 2. Dönem beraber mezun edildi. İmkanları yetersiz olan kabiliyetli gençler fakültelerde okuma imkanı buldu. Bunların niyeti ilkokul öğretmeni olmaktı ama birçoğu akademisyen oldu. Ufkumuzda sadece bir Eğitim Enstitüsü’nü bitirip ortaokul öğretmeni olmak vardı. Ama bunlar arasından, şu anda birçok üniversitede görev yapan çok başarılı profesörler çıktı.

Okul buydu, böyle devam etti. Yani, en aşağıya dalıp kabiliyet devşirme, kabiliyetli gençlerin imkansızlığını devletin imkanıyla birleştirerek öğretmen yetiştirme sistemiydi. Lise öğretmenlerinin fakültelerden yetiştirilmesi ve bunlara ayrıca Yüksek Öğretmen Okulunda öğretmenlik formasyon derslerinin verilmesi çok isabetli bir tercihti. 73’ten sonra bütün öğretmenlerin yüksekokul mezunu olması esası getirildi ve Yüksek Öğretmen Okulları lağvedildi.

Ama hiçbir şey o okulların yerini tutmadı. Bir öğrencinin ilkokulu bitirdikten sonra 10 sene boyunca “ben öğretmen olacağım” diye okuması, ona hep hoca denilmesi ve bir ocak ruhu içinde yetişmesi başka; tesadüfen girdiği bir bölümden çıkıp öğretmen olması başka. Memleketimizde maalesef öğretmenliğin maddi şartları iyi değildir, ama yaygındır. “Hiç olmazsa öğretmen olsun” filan denir ki, bu doğru bir şey değil. Halbuki, memleketin en kabiliyetli gençlerinin öğretmen olması lazım. O zaman Yüksek Öğretmen Okulu’nu kuran hocalarımız, Nuri Kodamanoğlu falan, Fransa’daki Ecole Normale Superıor’den bahsederlerdi. O da bir yüksek öğretmen okulu, Fransa’nın çok gözde okullarından, çok büyük adamlar yetiştirmiş bir okul. Bizimkinin de onun emsali olduğunu söylerlerdi, biz de sevinirdik. Okuduk, pişman değiliz o okuldan mezun olduğumuz için. Diğer meslektaşlarımızı küçümseyecek halimiz de yok.

Ben Öğretmen Okulları Genel Müdürü olduğum zaman da bu müesseseyi canlandıramadık. Sayın Bakana o zaman arz ettik, diğer öğretmen yetiştiren okulları da içine alacak şekilde, bugünkü eğitim fakülteleri benzeri bir yapı kumak için. “Niye 40 yıldır yapılmamış, 40 yıldır yapılmayan işi bana yaptırmayın” dedi. Zordu tabii, pahalı bir projeydi. Hükümet kuvvetli değildi, parçalıydı. O zaman buna muvaffak olamadık, vesselam. Okul canlansın diye fakülteye giden çocukları yatılı aldık, Ankara’da ve İstanbul’da bir harekette bulunduk, ama asıl modelimiz o değildi. Asıl modelimiz, işte o “Ekol Normale Superıor” meselesiydi. Türkiye’de ilim hayatına da katkıda bulunacak müstakil öğretmen okulları olsun istiyorduk. Fakat, Türk Maarifi o noktada değildi.

Hiç şüphe yok ki, bizim Maarifimiz başarılıdır, 80 yılı küçümsemek mümkün değil. Ama biraz sayılarla övünmüştür. Kendisine hedef olarak, herkesi okur-yazar hale getirmeyi belirlemiştir ve bu hedefe varılmıştır. Cumhuriyetin ilk yılında Türkiye’deki öğrenci mevcudu 357548, ilköğretimden yükseköğretime kadar. 357548 adam okutuyorsun 1923-24’te. Şimdi 16-17 milyon gencini okutuyorsun. O zaman Türkiye’nin nüfusu 13 milyon, şimdi okuttuğun adam sayısı o günkü nüfustan 3 milyon daha fazla. Bu sebeple, gelinen nokta elbette büyük başarıdır. Ama bu 16 milyon bir kaliteyi ifade ediyor mu derseniz, bunu iddia edemem.

- Milli Eğitim genel amaçlarında tanımlanan insan tipini onaylıyor musunuz? Burada tanımlanan insan tipini yetiştirebiliyor muyuz, yetiştiremiyorsak sebepleri ne?

- “Milli Eğitim’in Anayasası” 1973’te çıkan Milli Eğitim Temel Kanunu’dur. Milli Eğitimin genel çerçevesi, genel/özel amaçları, herşeyi orada yazılıdır; bunlar çok da güzel ifade edilmiştir. Diyelim ki milliyetçilik orada bir bahistir, hedeflerden birisidir. Dil hassasiyeti de aynı şekilde.

Biz o güzel yazılmış şeyleri dershanelerde tam tahakkuk ettirememenin sıkıntısını yaşıyoruz. Mesela her memlekette olduğu gibi bizim memleketimizde de ana dil eğitimi, resmî dil eğitimi lisede, 11 senede biter. Bizde görüldü ki, bu kifayetsiz. Lise mezunu gençler Türkçe bilmiyor. Telafi için yükseköğretime de Türkçe dersi kondu. 11 sene uğraşıyoruz, Türk çocuklarına Türkçe’yi yanlışsız okuyup-yazmayı öğretemiyoruz! Bu ayıp tabii. Türkçe’yi meramını anlatacak kadar iyi bilmediği için, çocuklar ifadeye dayalı sosyal bilimler alanındaki derslerde başarısız oluyor. Halbuki burada yapılacak şey ilave ders koymak değil, bunun sebeplerini araştırmaktır. İyi Türkçe öğretmeni yetiştirmek, iyi Türkçe öğretmektir. Ne pahasına olursa olsun ilkokulda, ortaokulda, lisede bunu başarmak zorundayız.

Kaliteden yana sıkıntımız var. Yani, Cumhuriyet Maarifi, 100 katlarla büyüdü. Bütün nüfusu okutabilir hale geldi ilköğretim seviyesinde, bu iyi. Fakat, kaliteye gelince... Bir ölçüde kalitecilik de yaptı Türk Maarifi. Seçti mesela; Anadolu Liseleri, Fen Liseleri gibi okullara kabiliyetli gençleri özel olarak aldı. Ve sistem kendine lazım elemanları bulabildi. Türkiye’nin reisicumhurundan en genç memuruna kadar, resmi sektöründeki, özel sektöründeki herkes Cumhuriyet Maarifinin okuttuğu insanlardır. Rastgele genellemeler yapılıp başarısız denilir; hayır, o kadar başarısız değil.

Bizim doğru dürüst üniversitemiz yoktu, tek bir üniversite kaldı İmparatorluktan bize. Bugün 77 üniversitemiz var, daha da artıyor. Buralarda ders okutan hocalar o Maarifin eseridir. En ücra köylerde mezarı olanlar yalnız öğretmenlerdir. Bunun kadrini kıymetini iyi bilmeliyiz. Yüksekova Lisesinden mezun bir çocuk, Amerika’da çok önemli bir matematik işinin başında oturduğunu söylüyor. Mümkün mü bu? Türkiye ortaokulunda, lisesinde, üniversitesinde okumuş. Her örnek tabii buna uymuyor, bir kalitesizlik de yer yer dikkatimizi çekiyor yani.

Artık bu kalitesizlikler üzerinde durmalıyız. Yani, bundan sonraki hedefimiz, kalite olmalı. Mesela mecburi eğitimi 8 seneye çıkarttık, güzel. O bir merhaledir Türkiye için, demek ki ortaokullarımız her tarafa yayıldı, ulaşılmaz yeri yok Türkiye’nin. Bununla beraber kaliteyi gözeten, daha kaliteci bir eğitim sistemi tutturmak zorundayız. Burada başı üniversiteler çekmeli. Tabii her şeyin temeli gelip paraya dayanıyor. Türkiye milli eğitime çok para veriyor. Ama 16 milyon adam okutursan buna elbette çok para verirsin. Ama fert başına ayrılan parayı düşündüğün zaman, bizim öğretim üyelerine verdiğimiz para utanç vericidir. Bu parayla profesörlük yapılmaz. Adam evini mi geçindirsin, ders mi versin? Elinde fileyle pazarda dolaşan bir profesör olmaz. Profesörler dünyanın en zengin adamları da değildir, ama herhalde Türkiye’deki gibi de olmaması lazım.

Türkiye, parasının önemli bir kısmını Maarife ayırmak durumundadır. İnsan yetiştirme her şeyin başıdır. Yetişmiş insan yoksa o hizmet dalı yoktur. Türkiye yenileşmesine de okullardan başlamıştır. Harbiyesini, Tıbbiyesini kurmuştur, tâ II. Mahmut zamanında. Dolayısıyla iyi netice almak için öğretim elemanına iyi para vermek, öğretim şartlarını iyileştirmek lâzım.

Bir reform düşkünlüğü vardır bizim Maarifte. Her gelen bakan bir reform ilan eder. Çocukların sırtındaki çantadaki yükü azaltacağım diyen de reformdan bahseder; “önlük çıksın mı, kara önlük-beyaz yaka, değişsin mi” diyen de! Bunlar umumi şeyler, konuşmaya bile değmez. Ama asıl reform ne? Çok okul yaptırılmalı, dershane sayısı çoğaltılmalı. Dershaneye koyduğun çocuk sayısı az olmalı, 40’ı geçmemeli mesela, 30 olursa daha iyi. Şimdi 50, 60, 70 kişilik sınıflar var, bir öğretmen buna nasıl yetişsin! Bu çok gösterişli bir şey değildir, gönüllü katkıların sağlanması lâzım buna, hem de devletin verebildiği kadar vermesi ve dershane sayısının çoğaltılması lazım.

İki; eksik öğretmen olmayacak. Bu da yine para meselesidir, istihdam meselesidir. Bir yandan öğretmen olabilecek yüksek öğrenimli gençler işsiz geziyor, o bir problem; bir yandan da öğretmen açığı var, bu da başka bir problem. Yani, herkesin bir dershanede normal şartlarda yerine oturabildiği öğretmen eksiği olmayan bir Maarif en büyük reformu yapmış olur Türkiye’de. Millî Eğitim Bakanlarını dinlediğiniz zaman da, “evet bunlar gerekiyor ama, yapamıyoruz” derler. Bir şey de diyemezsiniz adama, ne yapsın, elindeki parayı iyi kullanmaya çalışacak.

Türkiye bundan böyle Maarife daha çok para ayırmalı. Bu ille de bütçeden olmayabilir. Üniversite-sanayi işbirliği suretiyle bazı imkanlar temin etmek mümkündür. Ama, yine de şunu itiraf edelim ki: Sistem aradığı kaliteli elemanları bu kalabalık içinden, çok adam okuttuğumuz için bulabiliyor. Belki istediğimiz kadar değil ama sistemi işleten bu elemanlardır. Ha iyi götüremiyor dersen, o kadar da kötü götürmüyor derim. Yani, peşinen iyimserlik, karamsarlık olmaz. Ama, Türkiye’de güzel şeyler oluyor ve bu Türkiye Cumhuriyeti Okullarından yetişmiş elemanlar eliyle oluyor. Türk olup da aklımızın ermediği bir şey yok. Tıpta kullanılan makineleri yapamıyoruz belki, ama en komplike tıp makinesini çalıştırana bakıyorsun ki, bir Türk çocuğu. Barajlarda, tünellerde vs. çalışanlara bakıyorsun Türk mühendisler, Türk işçiler. Öyleyse işin bu tarafını da almak lazım. Bizim okuttuğumuz öğrenci sayısı birçok ülkenin nüfusundan fazladır, 16-17 milyon adamı okutmak kolay iş mi? Bizden birçoklarının korkmasının sebebi de o zaten.

- Bu insan yetiştirme sistemini biz mi icat ettik, yoksa başka bir ülkeden mi aldık?

- Yenileşme dönemimizde, yani Batı medeniyetine geçerken 19. Asırdan itibaren modelimiz daha çok Fransa’dır. Ama sonrasında, iş geliştikçe nereden bulursak oradan aldık doğrusu. Elemanları da, müesseseleri de. Fransa’dan yeteri kadar eleman gelmeyince Alman getirdik, Alman bulamayınca İngiliz getirdik... Ama esas modelimiz Fransa’dır. Bizim devlet müesseselerindeki modelimiz de Fransa’dır.

Ama, şimdi bizim Maarifimizde eksik olan bir şey var; fikriyatına karar veremiyor. Bir insan okuduğu zaman birincisi kendi milliyetinden olmalı. İki; insan olmalı, dünya vatandaşı olmalı. Şimdi bizim insanımız ne kadar dünya vatandaşı, insanlık değerleriyle bezenmiş; ne kadar millî, yani ne kadar Türk vasıflarıyla bezenmiş, bu biraz belirsiz. Bir Fransız’ın Fransız olduğu kadar, İngiliz’in İngiliz olduğu kadar, Türk de Türk olmalı. Fazlasını istemiyorum ben. Bu millîlik meselesi her yerde yazılı; Yüksek Öğretim Kanunumuzda da yazılı, Milli Eğitim Temel Kanunumuzda da. Millî bayramlarımız, günlerimiz her milletten daha çok. Ama bu iş merasim milliyetçiliğiyle olmuyor. Merasimlerde “bir Türk dünyaya bedeldir” diye nutuklar atılır; merasimle birlikte bu duygu da biter. Yenemediğimiz derin bir aşağılık duygumuz var, bunu da çeşitli şekillerde tecrübe ediyoruz, görüyoruz.

Çok şükür artık dışarıdan mütehassıs davet etmeye lüzum kalmıyor, kendimiz buluyoruz. Artık biz dünyaya uzman verecek hale gelmeliyiz. Çünkü, Türk dünyası dediğimiz dünyanın manzarası değişti en basitinden. Türkiye’de yetişen adam, sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde iş görebilir bir niteliğe sahip olmak mecburiyetinde. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde iş göremeyen bir Türkiyeli aydın olabilir mi? Biz gitmezsek oralara kim gidecek? Elbette biz gideceğiz. Ayrıca, rekabetin alanı bütün dünya artık. Yarış parayla oluyor gibi gözükse de, esasen beyinle oluyor. Parayı da bulacak olan beyindir. Binaenaleyh, beyniyle bütün dünyaya meydan okuyabilecek, bütün dünyayla yarışabilecek insanlar yetiştirmeliyiz. Bir mühendis yetiştirdin mi, o mühendis Şili’den Japonya’ya kadar her yerde iş yapabilmeli. Herhangi bir dalda bir alim dediğin zaman, onun yazdığını bütün dünya okumak mecburiyetini hissetmeli; işin ölçüsü bu. Bunun için de bizim çok çalışıyor olmamız lazım.

Şimdi geçmiş yıllarda bir yabancı dil meselesi bahis konusu olmuştu. Bizim arkadaşlar yabancı dil öğrenmek istemiyorlar, ‘biz orta öğretimden zayıf geldik’ falan diye. Bir akademisyene ‘sen yabancı dil bilmelisin’ demek kadar abes bir şey olamaz. Bunun aksi düşünülemez ki zaten. Belki filanca millet az dil bilse de olur ama, Türk akademisyeni çok dil bilmek zorundadır. Tarih branşını alalım; Arapça, Farsça, Rusça, Yunanca, Sırpça vs. bilmeden yakın Türk Tarihi, Osmanlı Tarihi olur mu? Çince bilmeden Orta Asya Türk Tarihi olur mu? Diyorsan ki bu yük çok fazla, o zaman bırak. Ciddi alim olmak istiyorsan bu iş böyle. Bu güçlükleri göze alarak, buna göre adam yetiştirmeliyiz.

Bir de, elbette insanlarımız idealist olmalı. Biz bugün kalkıp da “neden Amerika kadar zengin değiliz” diyemeyiz. İnsanlarımıza Amerika’nın verdiği kadarını verelim de diyemeyiz. Senin adam başına düşen gelirin 6 bin dolar, Amerika’da 26 bin dolar. Birdenbire olmaz bu iş, elbette bir fedakarlık, feragat, idealizm gerekecek. Fakat idealizmin bir sınırı olduğunu çok iyi bilmek lazım. Beşeri ihtiyaçlar daima idealizmin de önüne geçebiliyor. Yani, sadece sözle desteklemek, “idealist ol, çok çalış, çok dil öğren, çok gayret et” demek kâfi değil. Gayrete karşılığını da vermek lazım. Bunun için millet katkısını sağlamak lazım. Milletimiz artık katkıda bulunabilecek durumda. İyi teşvik edilirse okullar, fakülteler yaptırabiliyor. Onun için özel okul düzeyinin gelişmesinde falan da hiçbir mahsur yoktur. Çocuğunun masrafını devletten alıp da kendisi karşılayabilecek olan herkes karşılasın varsın, devlet de diğerlerine daha iyi burs versin, okuyamayan da okusun. Ancak böyle düzelir.

- Eğitim sistemimizin toplumculuktan bireyciliğe kayan bir nitelik taşıdığı söyleniyor. Sizce bu yönelim sağlıklı mı?

- Bu dünyanın gidişine uygun. Dünyada da toplumculuktan bireyciliğe doğru, aşırı ferdiyetçiliğe doğru bir gidiş var. Bireysel haklar, insan hakları yüceltiliyor şimdi. Buna rağmen, bizim eğitim sistemimizde toplumculuk dozu da az değil. Her sabah çocuklarımıza “varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedirtiyoruz, böyle olmalı tabii. Buna itiraz edenler var da, o itirazlar doğru değil. Şimdi Türkiye’de bölücülük olayları var, bütünleşememe var; bunun günahını bütünüyle Maarifin sırtına yıkmak olmaz. Tarihten beri gelen şartları belli bir şeydir. Sen niye bunu Türk yapamadın? Olmuyor işte canım, bu kadar oluyor. Ben her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye söylettiriyorum; olmamışsa başka sebeplere de bakmak gerekir. İyi Türk yetiştirmeye çalışmamız lazım, yani ‘Türküm’ sözünün içini doldurmak lâzım. Türkmüş gibi olmamalı da, hakikaten Türk olmalı.

Ahlâki değerler mutlaka olmalı. Materyalizmle maneviyatçılık arasındaki denge, bütün dünyanın olduğu gibi Türkiye’nin de çok önemli bir meselesi, bunda bir denge tutturamadık. Din dediğiniz zaman bazılarının tüyleri ürperiyor, bazıları da dinden başka bir şey düşünemiyor. Halbuki Türk milleti geçmiş bin yılında olduğu gibi bundan sonra da Müslümanlıktan süt emmeli. Milliyetimizi yoğuran unsurların başında dinimiz geliyor. Bizi kardeş yapan, birbirine benzer yapan önemli faktörlerden birisi de bu. Bunun kıymetini iyi bilmeliyiz. Kaybettin mi toplaması o kadar kolay olmaz. Ama bu, dünyadaki kalkınmayı görmemek, insanların uzaya gittiğini, denizlerin altına girdiğini görmemek anlamına gelmez. Türkiye de bunu görüyor. Türkiye’de bu merasim milliyetçiliğini bir yana bırakıp, iyi tarih öğretmek gerekiyor. Siyasi ve askeri tarihe medeniyet tarihini de katarak çok ciddi bir şekilde öğretmek gerekiyor. “Atalarım geçmişte büyük ve güzel şeyler yapmışlar, ben onların torunuyum” dedirtmek lâzım. Ondan sonra Türkçe eğitiminin mutlak her ferdi yanlışsız –güzellik ayrı bir iş- yazar ve konuşur hale getirmek şart. Bunları başarırsak, zannediyorum bugünkü zaafların bir kısmı çözülür.

Şimdi bir kitap Türkiye’de çok okundu, belki de dünyada en çok okunan kitaplardan birisi: Şu Çılgın Türkler. Bu kitap neyi anlatıyor? Millî mücadeleyi anlatıyor. Biz lisede ve üniversitede Millî Mücadele Tarihi’ni okutuyoruz halbuki. Bu kadar bilinen şeyleri tekrarladığı halde, neden bu kitap çok satılıyor? Çünkü üslubu iyi, düzgün yazılmış, etkili yazılmış. Eğer sen de ders kitaplarını etkili hale getirebilirsen, -bütün dersler için söylüyorum- demek ki iyi okunacak ve iyi öğrenilecektir. Buna gayret etmek, bu işe iyi kafa yormak lâzım. Yoksa çok nutuk söylemekle olacak iş değil.

- Ders kitaplarının yazımı da eğitim sistemimizin en önemli meselelerinden biri herhalde…

- Bir bakıma her şeyi ders kitaplarından öğreniyoruz önce. Biz 1975-77 arasında ders kitaplarını değiştirmeye, yenilemeye çalıştık, kıyametler koptu. Bir kısım insanlar var ki, tarihi 1919’da başlatıyor, ondan öncesini kabul etmiyor. Böyle bir mantık da var Türkiye’de maalesef.

Mesela Müslümanlık bizim ana sütümüzdür, helal sütümüzdür, ondan gıdalanmalıyız diyorum; bazılarının tüyleri diken diken oluyor! Neden? Bence cehaletten. Bunların aşılması, Maarifin önemli problemleri arasında. Yalnız kolay değil, onu söylemek lazım. Kitapları kafamıza attılar, bilmem neler ettiler. “Irkiyat, Diniyat, Fethiyat” diye özetleyip bize söylemedik laf bırakmadılar. Niye? Tarih öğretmeye, Dil öğretmeye çalışıyoruz diye. Ama bunlara aldırmamak lâzım, başka türlü reform olmaz.

- Öğrenciye ders verme konusunda üslup problemimiz olduğu muhakkak. Ruhsuz, heyecansız bir usûl izlediğimiz için, tarih öğretemiyoruz mesela. Türk eğitim sisteminin ezberci olduğundan da eskiden beri hep şikayet edilir. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

- Şimdi üslup meselesi çok önemli tabii, kitapların, anlatımın sevimli olması gerektiği aşikar. Bazı kitapları alırsın önüne, bir sayfa bile okuyamazsın; bazısına da başladın mı bırakmak istemezsin. Ders kitaplarının form olarak da, şekil olarak da cazip olması lâzım. Ve bunu iyi takdim etmek gerekiyor. Coğrafya dersen başka, Vatan Bilgisi dersen başka. Sana vatanını tanıtacağım dediğin zaman başka; şu dağlar, bu yollar dediğin zaman başka olur çocuğun ilgisi. Tarih de keza buna göre, ve bütün diğer dersler. Normal bir zekaya göre zor ders yoktur. Kabiliyetler var, onlar keşfedilecek ve yönlendirilecek; o da kendisi gider zaten, kabiliyet rahat durmaz.

Ezbercilik konusuna gelince… Ben bu konuda genel tavrı beğenmiyorum. Ağzını açan, -bizim Maarifi bilmeyen kimse yoktur zaten, herkesin çocuğu okuyor çünkü- ezbercilikten şikayet eder. Halbuki ezber, insanın başlıca öğrenme yollarından birisidir. Hafızası olmayan insan sakat bir insandır, insan hafızasıyla insandır; toplum da hafızasıyla toplumdur, yani millettir. Tarihi ezberlemeyip de ne yapacaksın veya başka sosyal bilim dallarında, mesela Felsefe’de, adamın dediklerini hafızana yerleştirmeyip de ne yapacaksın! Ezberlemek kötü bir şey değil, bazı bilim dallarında başka bir metod da yok üstelik. Ha bundan kastedilen muhakeme noksanıysa, eyvallah. Muhakeme etmeyi de, mukayese etmeyi de öğrensin, mani bir hâl yok ki. Mukayese edebilmek için dahi ezber şart. Onun için ezberi küçümsememek lazım.

Ezberci insanlar yetişiyor diyoruz; ama mesela lise bitirmiş bütün çocukları alın, müşterek hafızalarında kalan kaç şiir var? İstiklal Marşı’nın besteli okunan 8 mısraı bile neredeyse müşterek değil, kalabalığa uyup bir şeyler söyleniyor işte. Hadi tek tek söyle bakalım desen, sekiz mısraını doğru söyleyemeyenler var. Yani, ezberimizde de sakatlıklar var.

Şimdi Avrupa’daki sistemin güzelliği şu: Avrupa sistemi benim görebildiğim kadarıyla kendisi üzerinde düşünebilen bir sistem. Kendi zaafları, kusurları üzerinde de düşünebilen bir sistem, aynaya bakmaktan korkmuyorlar. Bizim Maarifimiz de kendi kusurları ve meziyetleri üzerinde düşünmesini bilen bir sistem. Maarif Şûralarına baktığınız zaman, bu şûra zabıtlarında, metinlerinde neler eksik, neler fazla onlar gayet net gözükür, biz de aynaya bakmasını biliyoruz. Ama, bunların fiilen değiştirilmesi konusunda problemimiz var. Bu kusurlarımız üzerinde düşünülüp, bunların süratle giderilmesi lazım. Birinci sırada öğretmen eğitimi gelir. Önce iyi fizik öğretmeni, iyi matematik öğretmeni, iyi Türkçe öğretmeni olsun; ondan sonra onun sınıftaki etkinliği gelir.

Teftiş sistemimiz, rehberlik ağırlıklı bir sisteme dönüşmelidir. Rehberlik meselesi çok önemli. Bizde 30 senelik öğretmenle 1 senelik öğretmen arasında fiilen neredeyse fark yoktur. Ama bir usta-çırak ilişkisi olmalıdır.

- Son yıllarda sokaklarda ve özellikle okullarda şiddetin son derece arttığı, suç işleme oranlarının/eğiliminin yükseldiği görülüyor. Bunda eğitim sistemimizin rolü nedir?

- Ben tabii okulların içinde değilim uzun zamandan beri, fakat duyduklarım bana da dehşet veriyor. Bu uyuşturucu bizim toplumumuzun bilmediği bir belaydı, daha ziyade Avrupa toplumlarında, Amerika’da duyardık biz bunu. Ama şimdilerde orta öğretim seviyesindeki öğrencilerimize de uyuşturucu vs. satıldığını duyuyoruz. Saldırganlık, öğrenci kavgalarında silah, bıçak kullanmak yaygınlaştı; bunlar düzgün şeyler değil. Ama bu tür şeyleri Maarifin teşvik ettiğini düşünmek mümkün değil. Bu, toplumun genel gelişmişlik seviyesiyle, dünyanın genel durumuyla ilgili gibi geliyor bana. Türkiye’de nüfus arttı, iyi kötü cepler para gördü, para olmazsa neyle satın alacaksın uyuşturucuyu veyahut tabancayı, bıçağı? Biraz ailelerin de ilgili olması lâzım; bir çocuğu mektebe verip çıkmak, ben onu en iyi mekteplerde okuttum diye övünmek yetmez. Ana babanın sorumluluğu bununla bitmiyor. Çocuk okulda ne öğreniyor, hangi temayülde, kimlerle arkadaş, bilmesi lazım; okul aile birliği dediğimiz şey budur.

Ayrıca bir ferde tesir eden tek şey okul değildir, onun şahsiyetini oluşturmada okul sistematik bir tesir yapıyor, o açık. Bununla beraber bütün hayatımız okuldan ibaret değil. Televizyon var, radyo var, internet var, sokak var, gazete var, dergi var… Binaenaleyh, bütün bunların tanziminde okulun birinci derece rolü var, ama velilerin de dikkat etmesi lazım. Yani, bir velinin evinde dört tane kitap yoksa, çocuğunun iyi okur-yazar olması beklenemez. Aldın çocuğa bilgisayarı; ne yapıyor bu bilgisayarla, onu da kontrol edebiliyor musun?

Gerekli zabıta tedbirleri okul idarelerince zaten alınıyordur, ama şimdi “nazlı” oldu çocuklar. Birine sert bir laf söylesen, ertesi gün anası gelip dikiliyor. Benim kızım öğretmen de oradan biliyorum. Ne olmuş, sırması mı döküldü! Eskiden “öğretmenin vurduğu yerde gül biter, eti senin kemiği benim” denilirdi. İlle de böyle denilmesin ama bu bir zihniyeti gösteriyor, eğitim sistemine güveni gösteriyor. Yani, velilerin de çocukların durumunu iyileştirecek müdahalelerde bulunmaları lâzım. Okulun koyduğu sınırlar içinde kalmaları lazım. Çok bol bolcu olmak da iyi değil. Okul kullanma şu aleti diyorsa, telefon kullanma diyorsa almayacaksın telefonu. Ödev vermişse o ödevi yaptıracaksın.

Şimdi çocuklara danışmak, onları öğretime katmak gibi moda laflar var. Bunlar düzgün laflar değil. Eğer çocuklar kendi eğitimlerini iyi biliyorlarsa okula ihtiyaç yok demektir. Bütün dünyada niye milyarlarca dolar para sarf edilip de okullar kuruluyor. Okulları çocuklar yönetecekse profesörlere, öğretmenlere ne gerek var? Bunlar mübalağalı laflar. Ama kitle halinde ve fert olarak okuttuğun öğrenciyi tanımaksa, amenna. Onun isteklerini göz önüne almak, aksadığı yerde aksaklığın sebeplerine dikkat etmek gerekir. Ama Türk öğretmeni bazen bunu yapamaz da. Ben geçmişte yaptım. Dikkat edersin, bu çocuk niye aksıyor? Buldun; çocuk fakir, ders kitabı alamamış, tahtaya kaldırdığın zaman elbisesinin yırtıklığından utanıp senin suallerine cevap veremiyor vs. Hadi gider bakalım; gideremezsin. Annesi babası ayrı çocuklar ayrı bir problem. Bunlarla öğretmen uğraşmasın demiyorum ama, öğretmenin baş edemeyeceği problemler de var, onları da bilmek lazım. İşte bu okul aile birliklerinin güçlendirilmesi vs. belki bu problemlerin bir kısmının halline yardımcı olur.

- Millî Eğitimimize en çok hizmet hangi bakan döneminde yapıldı, bu konuda bir değerlendirme yapabilir misiniz?

- Benim değerlendirmem objektif olur mu bilmiyorum. Gelmiş geçmiş bütün bakanlara, hizmeti geçen bütün meslektaşlarıma saygım var. Ama radikal değişikliklere yönelinen, bunların bir kısmı bütün zorluklara rağmen gerçekleştirilen dönem 1975-77 dönemiydi. Öncesinde de sonrasında da benzeri yok. Her şeyi yaptık manasında söylemiyorum, ama birtakım yaralara parmak bastık ve iyi adam yetiştirmeye, Türk milletine layık evlatlar yetiştirmeye çalıştık, o muhakkak. Yaptığımız işlerin Bakanımıza nasıl bir yük getirdiğini siyasette kıdem kazanınca daha iyi anladım, o yükleri siyasi olarak taşımak kolay değil. Onun için Ali Nail Bey’i bu bakımdan bir kere daha tebrik etmek isterim.

- Son olarak söylemek istediğiniz bir şey varsa, onu da alalım…

- Türkiye, Türk milleti kendine güvenmeli. Eksiklikleriyle karşılaşmaktan, aynaya bakmaktan korkmamalı. Biz kendi derdimizin dermanını bulabilecek durumdayız. Yiğitlik, hayatı her şart içinde yaşayabilmektir. Rüzgar nereden ve nasıl eserse essin, dağlar değişiyor mu? Olduğu gibi duruyor. Bizim için de korkacak bir şey yoktur. Gençler bizim zenginliğimizdir. Nüfusumuzun gençliği, okuyan gençliğimizin sayısı bizim gücümüzdür. Bunun kalitesine dikkat etmek ve dünyayla yarışır hale getirmek durumundayız. İnşallah olur.

- Teşekkür ederiz.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü