Türk Dünyası Yardım Kampanyası

FERRUH BOZBEYLİ: “SİYASETÇİ İŞİNİ LİYAKATLE YAPMAZSA, BAŞKA TALİPLER ÇIKAR”

26 Kasım 2014
Söyleşi: Mehmet EKİZ - Ömer BEKEÇ

1961 seçimlerinde Meclise adım atan Ferruh Bozbeyli, 1977’ye kadar kesintisiz milletvekilliği ve 1965-1970 yıllarında TBMM Başkanlığı yaptı. 1970’de Adalet Partisinden koparak, Demokratik Parti’yi kuran ekibin içinde yer alan ve bu partinin genel başkanlığını da yürüten Bozbeyli, bir ara ANAP’a girişi sayılmazsa, 1977’de siyasetten çekildi. Yakın tarihin belki de en hareketli ve kritik dönemlerinde siyasi gelişmelerin tam ortasında yer alması münasebetiyle engin bir siyaset tecrübesine sahip olan Bozbeyli ile 60 yıllık demokrasi maceramız üzerine konuştuk.

- Elbistanlı Rahmi Eray ve Kazanlı Abdülaziz Bekkine’ni yeni kuşaklar pek tanımıyor. Eray ve Bekkine hakkında, özellikle Bekkine’nin bu kadar tesir bırakışının sebepleri üzerinde bir değerlendirme yapar mısınız?
- Efendim, hocam Abdülaziz Bekkine Efendi de, arkadaşım-ağabeyim Rahmi Eray Bey de Allah’ın rahmetine kavuştular. Fakat ikisi de, o günlerde hitap ettikleri çevreyi ciddi şekilde etki altına almış insanlardı.
Abdülaziz Bekkine Efendi, İstanbul’da Zeyrek semtinde küçük bir mescidin imamıydı. Mescidin küçük bir meşrutası da vardı. Ziyaretçileri arasında profesörler, şöhretli sanatçılar, din adamları vardı. Çok etkili konuşan bir insandı, ses tonu çok güzeldi. Konuşmasının temelinde daima insan vardı, sonunu hep oraya bağlardı. “Her şey insan içindir, insanın kadri bilinmelidir” der; bir de, “elinizi temiz tutun” diye çok ısrar ederdi. “Çünkü, her şey sizin, gözler sizin, saçlar sizin, kollar sizin; ama eller sizin değil” derdi. “Elinizle birisine bir şey verirsiniz, birisinden bir şey alırsınız, birinin elini sıkarsınız, birinin yanağını okşarsınız. O zaman eller başkası için de gereklidir, temiz olmalıdır. İnsan eliyle rüşvet de verebilir, sadaka da. Hangisini vereceğini tayin edecek olan bir vicdan, akıl ve iman yapısına sahip olmanız gerekir” derdi. Ondan hatırladığım cümleler bunlar. Çok etkileyici bir hâli vardı, konuşmalarında çok ikna edici ifadeler kullanırdı. Kendi inancına, düşüncesine, telkin ettiği görüşlere ters düşen bir konuşmayı bile büyük bir müsamahayla dinlerdi. Netice itibariyle, hocam Abdülaziz Bekkine Efendi budur. 1953-1954’te vefat etti, Allah rahmet etsin. Bir hac dönüşü kolera hastalığına yakalanmıştı, ondan bir müddet sonra öldü.
Rahmi Eray’a gelince... Öldüğü zaman 41 yaşındaydı. Benden 11 yaş büyüktü. Ondan daha yaşlı olanlar bile ona ağabey derdi. Nurettin Topçu’nun kaç defa ona ağabey dediğini bilirim. Tıp Fakültesi’ni bitirmeye ömrü vefa etmedi. “Trombositopenik purpura” isimli bir hastalığa müptela idi ki, her an Azrail’le koyun koyuna yatıran bir hastalıktır. Böyle bir rahatsızlıkla yaşıyordu, her an ölümle karşı karşıyaydı. Bu onu yok yüceltmişti, çok yüce bir noktadaydı.
Bir gün İstanbul’da, Ataköy Camiinde cemaatten birisi hocaya, “Namaz kılarken bazen zihnim dağılıyor, başka şeyler geliyor aklıma, ne yapmalıyım?” demiş. Ataköy Camiinin imamı Hüseyin Efendi de demiş ki; “bu soruyu vaktiyle Peygamberimize sormuşlar. Peygamberimiz de ‘son namazınızı kılıyormuşsunuz gibi düşünün’ demiştir.” İşte, sanki Rahmi ağabey de son dakikasını yaşıyormuş gibi bir hâl içindeydi. Öyle olan bir insan elbette çok yücelerde olacak.
Rahmi ağabeyin en önemli özelliği, söylediği her şeyi samimiyetle yaşayan bir insan olması idi. Doğru olmak lâzım diyorsa doğruydu, sabırlı olmak lâzım diyorsa sabırlıydı, merhametli olmak lâzım diyorsa merhametliydi. Yani ne söylüyorsa, öyle yaşıyordu. Mesela diyordu ki, “hayat, hizmet etmek ve af dilemek için bir mühlettir.” Daha evvel söylenmiş birçok şeyin özeti gibi bir sözdü bu.
Rahmi ağabey öldüğü zaman onu seven herkes bir makale yazdı ve bu makaleler bir kitap haline getirildi. İşte oraya Nurettin Topçu’nun yazdığı makalede bir cümle vardır: “İbadeti bolca, tesbihi çokça değildi; ama her hareketi bir ibadet, her sözü bir tesbih oldu.” Hakikaten her sözü bir tesbih oldu; yani o ne dediyse onu tanıyan insanlar “ağabey derdi ki, ağabey demişti ki” diye konuşurdu.
Bugün Türkiye’de yeterince önemli insan da, mütehassıs insan da var, cesur insan da... Fakat yeterince dürüst insan yok. Ben bunu hep müşahede etmişimdir. Kabiliyeti çok fazla, bize nasihat ediyor, ama söylediğini kendisi yapmıyor. Türkiye’de uzman insan çok, ama güvenilir insan yok. Birçok insan vardır, birşeyler öğrendiğimiz. Ama bakarsınız, bu insanın söylediğiyle yaşadığı hayat birbirine benzemiyor. Ama Rahmi ağabey nasıl söylüyorsa öyle yapıyordu, ne söylüyorsa onu yaşıyordu. Rahmi ağabey bir rehber insandı. Bugün Türkiye’de rehber insan kıtlığı var.
Ben şöyle düşünüyorum: Bir ülkede bir tek kahraman varsa, o bir tek kahraman da erişilmez, ulaşılmaz yücelikteyse, hiçbir Türk genci “ben de ona benzeyeyim” diye heves edemez. Ama, bazı ileri ülkeler vardır ki; sporda, ilimde, sanatta, her alanda kahramanları vardır milletin ve bunlar öyle ulaşılmaz yükseklikte de değildir. O zaman o milletin evlatları bulunduğu yerden bir adım yukarıya çıkabilmek için umutludur. İşte Rahmi ağabey bu tür kahramanlardan birisiydi. Birçok insan onu örnek almıştır, Allah ona rahmet eylesin.

- Amin. Siz Nurettin Topçu’yu da yakından tanıdınız. Kişiliğinin dikkat çekici yönlerini ve Türk milliyetçiliğine hangi ölçüde katkıda bulunduğunu anlatır mısınız?
- Efendim, Nurettin Topçu bedbin ve asabi mizaçlı, çabuk üzülen, çabuk öfkelenen bir tipti. Bu yüzden onu iyice tanımayanlar için biraz çekingenlik telkin ederdi. -Bunu ben başkalarında, mesela Necip Fazıl’da da gördüm.- Fakat, o kadar ihatalı, o kadar tesirli bir konuşması vardı ki; konuşmaya başladığı zaman, başka bir şey aklınızdan geçemezdi, adeta sizi esir almış gibi anlatırdı. Çok çalışkan bir insandı. Eskilerin velûd dediği, doğurgan ruhlu, çok eser veren, çok yazı yazan bir insandı. Ve onun da çevresinde önemli bir insan topluluğu vardı. Onun rahle-i tedrisinden geçmiş, bugün belki 20 tane profesör, 20 tane mebus vs. sayabilirim.
Onun milliyetçilik anlayışı, İslâmiyetle memzûce, yani kaynamış bir ölçü içindeydi. İslâmi düşünceden yoksun bir milliyetçiliği hiç düşünmüyordu. Millet fikrinin bağlayıcı, birleştirici, tesanüd içinde oluşunu sağlayan esasının İslâm olduğunu söylerdi.
Fakat Nurettin Bey, son zamanlarda sosyalist bazı düşüncelere de yer verdi. Ve bu yüzden etrafındaki insanlardan bir kısmı yavaş yavaş kendilerini çekti. Topluma o kadar çok değer veriyordu ki, insanların ekonomik imkânsızlıklar içinde olması onu çok etkilerdi. İster istemez toplumcu bir düşünce öne geçti. Bu yüzden hocayı anlayan veya anlamayan bazı kimseler, hoca için, “sosyalist oldu” falan gibi sözler de söylediler. Ama o da kendisine böyle denmesine aldırmıyordu. “Benim şu söylediğim şeyleri doğru buluyorsanız, bunun adı ne olursa olsun o şey öyledir” diyordu.

- Milliyetçilikle ilgili son bir şey sorup, oradan siyasete geçmek istiyorum. Demokrat Parti, Milliyetçiler Derneği’ni neden kapattı?
- Efendim, evvela şunu söyleyeyim: O kapanan derneğin adı Türk Milliyetçiler Derneği idi. Böyle bir dernek yoktu önce. Türk Kültür Ocağı, Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Türk Ocağı vardı. Tevfik İleri, milliyetçi dernekler böyle ayrı ayrı olmasın diye bir teşebbüse geçti. Sonra bunların hepsi kapandı, 1950’de Türk Milliyetçiler Derneği oldu ve  80 şube açtı.
Burada parantez içinde bir şey söylemek istiyorum; politikacılar, bilhassa iktidar mensupları kontrol altına alamadığı teşebbüslerden kaygı duyarlar. İşte belki de bu yüzden, Demokrat Parti Milliyetçiler Derneğini kontrol altına almak istedi.
1950 seçimlerinden önce, 10 Nisan 1950’de Mareşal Fevzi Çakmak öldüğünde Türk gençleri çok büyük mitingler düzenlediler, Çakmak’ın mezarına nakli için hazırlanan top arabasını, resmi törenleri vs. reddettiler. Bu tabii o zamanki Cumhuriyet Halk Partisi iktidarını rahatsız etti ve iktidarın başı “seçimden sonra gençlerle de hesaplaşacağız” dedi. Çünkü kendisinin kontrol edemediği bir gençlik vardı. Ama, seçimi kazanamadı. 1953’te Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Teşkilatı’nı kurdular ve bu defa dedi ki, “gençler, yarının tecrübeli ve olgun politikacıları olarak şimdiden yetişmeniz gerekir.” Böyle olunca Demokrat Parti, “bizim de gençlik teşkilatımız olsun” düşüncesine girdi. Biz de hazırız, 80 şubemizle! Biz İstanbul’da Türk Kültür Ocağındaydık, ama Türk Milliyetçiler Derneği kurulunca merkez Ankara’ya geldi, genel başkanlık bizden çıktı. “Biz müstakil bir derneğiz, hiçbir partiyle bağımız yoktur” falan dendi, ama temayülümüz Demokrat Partiyeydi, içimizde hiç Halk Partili yoktu. Ama, kayıtlı mayıtlı olmak da istemedik.
Doğrusu bunu kesin bir cümle gibi söylemiyorum, kimsenin günahını almaya da niyetim yok. Ama öyle zannediyorum ki, Demokrat Parti bizi kendi kontrolüne alamayınca, bize karşı böyle bir tavır takınmaya başladı. 80 şube de az değil. Kale direkleri kaleciye geniş, topa vurana da dar görünürmüş ya hani… Şimdi bu iktidarlar da 80 şubemiz var diye bizi çok büyük görüyorlardı. Halbuki bizim bu 80 şubeyi ayakta tutacak paramız yoktu!
Biz de istiyoruz ki karışık olmayalım, yani bize bir şey gelmesin istiyoruz. Ama kontrol etmek için imkanlarımız da dar. O zaman, Komünizme Karşı Mücadele diye bir mecmua da çıkarıyorduk, dört sayfalık bir gazeteydi. Başlığını da özellikle mavi yazdırmıştık. Oradaki bir yazıda şöyle bir cümle vardı: “İnsanlara hürriyet, milletlere istiklal şiarımızdır.” Bu cümleyi siyasi bir cümle telakki ettiler, hakim bu cümleden dolayı bizi mahkûm etti ve Genel İdare Kurulu üyelerine de 10’ar lira para cezası vererek bizi kapattı.
Kapatmalarından bir ay sonra rahmetli Rahmi Eray evinde toplantı yaptı. “Derneğimizi tekrar kuruyoruz, fakat adı Milliyetçiler Derneği olacak” dedi. Çünkü, kapatılmış bir derneği aynı adla yeniden kurmak yasak idi. Dernek dilekçesini İstanbul Valiliği’ne götürüp verdiğimiz zaman, vali Fahrettin Kerim Bey rahmetli, boyuna bize “Ne milliyetçiliği bu?” falan diyordu. Biz de diyorduk ki, “bu topraklarda ne milliyetçiliği olur Vali Bey?” Aklımızca, o ‘Türk milliyetçiliği’ lafını bize söyletmek istiyor, biz de telaffuz etmemeye çalışıyoruz. Belki de öyle bir fikri yoktu da, biz öyle zannediyorduk. Kurduktan sonra başka şube açmamaya karar verdik, çünkü şubelere hakim olmak hakikaten çok zordu. Mektup geliyordu Ardahan’dan, “biz şubeyi kuracağız” diye. Peki kur diye bildirmişiz; ama tanımıyorsunuz, bilmiyorsunuz kurucuları. Yani milliyetçilik nedir, ne değildir, hiçbirşey konuşmamışsınız. Tabii çok zor oluyordu.
Belki Demokrat Parti de kaygılandı bizden, bilmiyorum, onları da kötülemek istemem. Derneğin kurucularından biri İdris Yamantürk idi ki, sizin mecmuanızın arkasında her zaman onun reklamını görürüm. İdris, ben, Orhan Okay -profesör oldu, şimdi emekli-, Celal Erçıkan -profesör oldu, şimdi emekli-, Ayhan Yücel -profesör oldu, şimdi emekli-, Mehmet Emin Aklan -bakkaldı, Anadolu gazetesinin sahibi oldu sonra-, Nevzat Yalçıntaş… Yani, hepsi de çeşitli yerlerde memlekete hizmet etme fırsatı bulmuş insanlardır. İşte Milliyetçiler Derneği maceramız budur.
Nurettin Topçu’nun son zamanlardaki faaliyetlerinde böyle sosyal meselelere yer vermesi, Milliyetçiler Derneği’nde de bir sıkıntıya yol açtı. Bir kısım insanlar ayrıldı, Milliyetçiler Cemiyeti diye bir şey kurdular. İkiye bölünmüş gibi oldu. Sonra arkasından Aydınlar Kulübünü falan da kuruldu.

- Siz gençlik döneminizde Demokrat Parti Hareketinin içinde de yer aldınız. Celal Bayar, Adnan Menderes ve İsmet İnönü’yü demokratik hayatımızdaki rolleri itibarıyla değerlendirir misiniz?
- Efendim, bana göre demokrasi, seçim hukuku bakımından üç kademelidir: Birincisi, dürüst bir seçim. İki, seçim sonrasına samimi bir saygı. Ve üç, iktidarların seçimle el değiştirmesi. Türkiye’de 1946’de iki dereceli bir seçim vardı ve de açık oy ve gizli tasnif esasına göreydi. 1950’de ilk defa serbest seçim yapıldı. Bugün neredeyiz diye sorsanız, Türkiye’de dürüst bir seçim oluyor derim yahut da  dürüst seçim olmuyor iddiaları çok asgariye indi derim. Bu demokrasi bakımından bizim milletçe kazandığımız çok önemli bir merhaledir.
Seçim sonuçlarına samimi bir saygı müessesesi ise henüz teşekkül etmedi. Seçim oluyor, kaybeden taraf “olmadı, yanlış oldu, bilmem ne oldu” diye çıkıyor ortaya. Halen daha bir kısım insanlar, seçimle gelmiş Meclisteki çoğunluğa rağmen “öyle yapmayın da şöyle yapın, bize danışmadan yapmayın” diyorlar. “Bizimle uzlaşın biraz, yoksa olmaz” diye tehdit ediyorlar hâlâ. Neden? Çünkü, seçim sonuçlarına samimi bir saygı yok henüz. Ama bunu söylerken, sadece siyasi ortamı kastetmiyorum. Bir apartmanda yapılan yönetici seçimlerinde de kaybedenlerin halet-i ruhiyesi budur bazen. Kooperatif seçimleri de keza… 
İktidarların seçimle el değiştirmesine gelince... Bunda da çok başarılı notlara sahip olduğumuzu söyleyemeyiz. Evvelki gün 27 Mayıs, dün 12 Eylül, bugün 28 Şubat… İktidarlar bazen böyle başka türlü el değiştiriyor.
Demek ki, demokrasi evvela bu. Böyle bir ortamda Bayar olsun, İnönü olsun, Menderes olsun, kendilerine düşeni yapmışlardır bir ölçüde. Ama, bu esasen milletçe yeni bir kültürü benimsemek meselesidir. Bir kültür 500 senede, 1000 senede benimseniyor ancak. Yani, “sen işi bana bırak, her şeyi ben yaparım” diyen bir aile babasının devlet başkanı olduğunu düşünün. Onun için bence, Bayar’ın da, Menderes’in de, İsmet Paşa’nın da bugüne gelişimizde kendilerine göre payları olmuştur. Ölmüş kişiler hakkında böyle şeyler söylemek istemem,  önemli insanlardı, elbette önemli payları var.
Yalnız Celal Bayar’la İsmet Paşa’yı yakından tanıdım ben. Adnan Menderes’i daha az tanıdım. Gördüğüm şuydu: İkisi de eski tabirle sâbit-kadem insanlardı, ölçüleri belliydi. O ölçüleri beğenmeyebilirsiniz, yanlış bulabilirsiniz, başka bir fikirde bulunabilirsiniz ama, onları “kalleşlik yaptı, oyun oynadı” falan diye itham edemezsiniz. Sonra devletin kuruluşunda görev aldıkları için, birinci planda devlet fikri öndeydi onlar için. İkisinden de öyle şeyler dinledim ki, kendi kendime “Allah Allah, bu adamlar bizden çok farklı” diye düşünmüşümdür.
Bugün bazı partiler var; işte Çankaya’ya, Kadıköy’e, Şişli’ye hitap ediyor, onları memnun etmeye çalışıyor, ama onların verdiği rey de kendisini iktidara getirmeye yetmiyor. Bütün Türkiye’ye, bütün Türk milletine hitap etmek lâzım. Bu bakımdan Bayar da, İnönü de, -ikisini de rahmetle anıyorum- kendilerine göre ileri bir davranışı benimsemiş topluluğun öncülüğünde bir Türkiye düşünmüşlerdir. Demokrasi anlayışlar böyledir, böyle müşahede etmişlerdir.

- Siz, Adalet Partisinden koparak Demokratik Parti’yi kuran hareketin de öncülüğünü yaptınız. Demokratik Parti’nin siyasi hayatımızdaki yeri ve önemi ne oldu?
- Efendim, Demokratik Parti, Adalet Partisinden umudu kesmiş insanların kurduğu bir partidir. AP içinde siyasete devam etme umudunu yitirmiş insanların kurduğu bir partidir. Tabii böyle bir parti, Adalet Partisi içindeki umutlarının kesilmesine sebep olan olayları da şikayet konusu yapmıştır. Mesela, tek parti genel başkan sultasını şikayet konusu yapmışlardır. Demokratik anlayışı kendilerinin Adalet Partisinden daha ileri bir anlayışa sahip olduklarını iddia etmişlerdir. Etmişlerdir diyorum, ama ben bu partinin başındaydım; yani böyle yapıyorduk.
Demokratik Parti, başarılı olamamış bir partidir. Bir seçimde başarılı oldu; 73 seçimlerinde 3 senatör ve 45 milletvekili kazandı. Bir partinin başarılı olması, seçim kazanması mânâsında ise başarılı olamadı tabii. Ama, başarının ölçüsü hizmet ise, bazı hizmetler ortaya konmuştur, bu söylenebilir. Yalnız şu var: Türk insanı haklı ile beraber olmaktansa, güçlü ile beraber olmayı daha avantajlı buluyor. Güçlüyle beraber olunca fazla emek sarf etmeye de gerek yok. Güçlünün gölgesinde bir yerde bulunabiliyor. Ama haklıyla beraber olunca, yorulmak lâzım, emek sarf etmek lâzım, para harcamak lâzım. Bu zorluğa da herkes katlanamıyor.
Başlangıçta büyük umutlarla, hatta iktidar müjdesiyle kurulmuştu Demokrat Parti. İki büyük mitingimiz vardı bizim; birisi Adana, diğeri İzmir mitingi. Bunlara bakarak o günki gazeteler iktidar olacağımızı söylüyorlardı, ama “12 Mart” oldu. Bakın, Demokratik Parti 18 Aralık 1970’de kuruldu. Üç ay sonra 12 Mart oldu. Üç ay içinde biz 42 ilde teşkilatlanmış idik. Fakat, 12 Mart’tan sonra 43. ili kuramadığımız gibi, kurduğumuz bazı ilçelerde, illerde çözülme başladı. 12 Mart’ı yapanlar herhalde iyi bir şey yaptıklarını düşünüyorlardı ama, bizi perişan ettiler. Dağılmaya başladık, arkadaşlarımızın bazıları kazanan tarafta bulunmak istediler. Bunu onları suçlamak için söylemiyorum, bu tabiidir, herkes kahraman da değildir yani. Bir tek rahmetli Vedat Ünsal, Kemal Togay, Özer Ölçmen kaldı, o kadar. Geri kalan hepsi Adalet Partisi’ne gitti. Böylelikle Demokratik Parti macerası da sona ermiş oldu.
Ben Demokratik Parti kuruluşunun öncülerinden değildim, onu da söyleyeyim. Demokratik Partiyi kurmak isteyenler hazırlıklarını yapmışlar, fakat genel başkanın kim olacağı konusunda ihtilafa düşmüşler. Bir kısmı Sadettin Bey olsun istemiş, bir kısmı Yüksel Menderes olsun demiş, anlaşamamışlar, bana müracaat ettiler. Ben kendilerine, “genel başkanlıkta bir tecrübem yok, bu kolay bir iş değil, sonra benim bu kadar gelirim falan da yok, halktan bir adamım ben, olmaz” dediysem de, çok ısrarcı oldular. Hatta o günü hiç unutmam, herşeye rağmen kabul etmemekte ısrar ediyordum. Babam rahmetli, suratını da asarak -halbuki çok yumuşak tabiatlı, karınca incitmez bir adamdı- bana dedi ki; “Oğlum, nedir bu? Bu kadar insan geliyor kapına. Halka karşı geliyorsun, genel başkanlığı kabul et. Çık, iki rekat namaz kıl, bir istihareye yat!” Çok etkilendim babamın bu sözlerinden ve kabul ettim. 
Doğrusu, ben iyi bir genel başkan da olamadım. Kolay bir iş değil. Şu bakımdan olamadım: Dediğimi yapamadım. Mesela, biz Sayın Demirel’e “Tek adam olmak istiyor, demokratik icapları ihmal ediyor” falan diyorduk. Halbuki bizim böyle yapmamamız lâzım değil mi, ben böyle yapmayacağım; fakat benim arkadaşlarımın bazıları o fikirde değil! Bunlar geliyorlar bana, “kendilerinden yana ama Demirel gibi olmamı” istiyorlar. Böyle olunca, baktım biz iki ayrı grup olduk. Biz bunlardan şikayet etmiyor muyduk? Herkes Genel İdare Kurulu üyesi değil mi? Oturalım konuşalım, ne karar vereceksek verelim. Hayır, toplantıdan evvel birileri şurada toplanıyor ayrı bir karar veriyor, ötekileri burada toplanıyor ayrı bir karar veriyor. Bu bakımdan başarısız oldum, yani onları birleştiremedim.
Bir fikrin doğru olması yetmiyor. Doğru fikrin şâyân-ı kabûl olması da gerekiyor. Yani, kabule mazhar olmayan fikir doğru da olsa, kıymeti yok. Mesela Galileo ‘dünya dönüyor’ dediği zaman doğru söylüyordu, ama bu dediği o dönemde kabule mazhar olmadığı için adamı sürgün ettiler. Yani, doğru fikrin bir çoğunluk tarafından benimsenip kabullenilmesi lâzım gelir. Demokratik Parti fikri, tasavvuru doğruydu. Ama bu doğruya Demokratik Parti kurucuları bile sahip çıkamadı. Allah selamet versin.

- Demin siz de bahsettiniz, Türk siyasi hayatının günümüzde de belki de en önemli meselelerinden biri lider sultası. Bu fiili durumu siz nasıl açıklıyorsunuz?
- Efendim, bu sadece liderlerin kabahati değil. Bazı insanlar var ki, gölgede, rahat yaşamayı çok seviyorlar. Güneşte yaşamak, terlemek, yorulmak zahmetli iş. Onun için bir adamın gölgesine sığınıyorlar, o adamı da kendileri yukarıya itiyor. Hep o tembel adamların yüzünden, yani başkasının gölgesinden yaşamak isteyen insanların yüzünden. O insanlar illa bir gölge ağacı yapmak istiyorlar. “Sen bizden üstünsün, daha iyi bilirsin” denmesi ötekinin de hoşuna gidiyor tabii.
Bu bizim toplumumuzun bir yapısıdır. Şu söylediğim, söyleyeceğim şeyler tartışılabilir tabii. Ama bizim aile sistemimize bakın, “oğlum sen işi bana bırak, ben hallederim, sen benim sözümden çıkma” der baba oğluna, ölçüsü budur. Benim iki oğlum var, Mehmet ve Emre isminde. Birisi 46, diğeri 44 yaşında. Bunlar küçükken ben şöyle bir yanlış yaparmışım: Kavga mavga ettikleri zaman, “oğlum Mehmet sen büyüksün” dermişim. Bir gün Mehmet bana dedi ki, “baba bir gün de Emre sen küçüksün de.” Allah Allah dedim, nasıl yanlış yapıyormuşuz böyle! Şimdi ben bunu söylemesine müsaade etmeseydim bu gerçeği öğrenemezdim. Yani, Türk insanında bu var.
Geçen gün bir şey dikkatimi çekti, bir fil bir başka fili öldürdü, televizyonda gösterdiler. İşte bir filin cezalandırma sistemi bir tanedir, kızdığı fili öldürür. Ama insanların cezalandırması derecelidir değil mi; tembih eder, takbih eder, hapseder, para cezası keser vs. Hemen öldürmez. Ama bazı insanlar radikal mizaçtadır. Fabrika patronudur, işçisi bir şey yapmışsa işten çıkarır hemen. Yahu dur, işten çıkmadan evvel bu adamın yevmiyesini kes, veya başka bir şey yap değil mi? Partilerin de beğenmediği adama yaptığı iş, hemen partiden ihraç etmek. Bunların hepsi radikal davranışlardır. Yalnız siyasette değil diğer bazı işlerde de böyle davranıyoruz. Halbuki İslâm dininin özünde insan vardır, insanın üstünde Allah’ın emeği vardır. İnsan bu kadar ucuz bir harekete muhatap olmamalıdır, değeri-kadri bilinmelidir. Fakat bunu yeterince öğrenememişiz.
Geçenlerde başımızdan bir iş geçti; birisi beni itti, savurdu öbür tarafa doğru. Arkadan gelen önemli birisine yol açıyormuş. Arkadan gelen zâtı tanıdım ben, o da merhaba falan dedi. “Sana yol açmak için bizi savurdular buraya” dedim. “Seni tanımamışlardır” dedi. Dedim ki, “zaten mesele burada, tanıdığına bir türlü, tanımadığına başka türlü.” İslâmiyet çok ulviyete sahip bir dindir, prensipleri açıktır, insana yöneliktir, aslolan insandır, insani değer çok önemlidir.
Böyle gölgede yaşamayı tercih eden insanlar, partilerine bir lider bulurlar mutlaka. Gölgede yaşamayı sevdiği için över birisini, beğenir, onun takdirini kazanmaya çalışır. Kendi de gitsin, rahat rahat evinde uyusun. Sadece aferin desin, bravo desin, alkışlasın, havaalanına gitsin karşılasın, kolay işleri yapsın... Herkes böyledir demiyorum ama böyle insanlar nedense öne çıkıyor. Ötekiler biraz çekingen. Mesela şurada oturuyoruz hep beraber, haber geldi, genel başkan İstanbul’dan dönüyor diye. Birisi dedi ki, “öyleyse hadi karşılamaya gidelim.” Hiç de içimden gelmiyor karşılaşmaya gitmek. Canım Hicaz’dan mı geliyor, ne var! Ama ya duyarsa genel başkan? Bir de genel başkanın hoşuna gidiyorsa böyle karşılamaya gidilmesi... Sen de kendi içinden inanmıyorsun ama “lanet olsun, şimdi bu adam gidiyor ben de gideyim bari” falan diyorsun. İşte orada sınava giriyorsun, ne yapacağım diye. Uzaktan bakınca “böyle yapmamak lâzım” demesi kolay. Ama orada sen ol da göreyim bakalım, sen ne yapacaksın!
Bunun gibi sıkıntılar her yerde oluyor. İnsan mizacı da buna müsait. En kötü elbiseyi bile giysen de, “aman çok da yakışmış” dense insan çıkarmak istemez. İnsan halidir yani, değil mi? Onun için liderleri de kabahatli bulmuyorum. Demokrasi halkın biçtiği değerlerle yürüyecek, benim kendime biçtiğim değerlerle değil. Ben kendime çok yüksek değerler biçebilirim, ama halk bana o değeri biçmiyorsa buna tahammül etmeliyim.

- Daha önce yapılmış bir mülakatınızda manidar tesbitleriniz var. Diyorsunuz ki, “Parlamentolar Türk halkının kaymağı değil kesitidir. Kaymağı olsaydı altındakilerden farklı olurdu, kesiti olunca büyük parça neyse küçük de o oluyor.” Bunu biraz açabilir misiniz?
- Şunun için söylüyorum: Parlamenterler Türk halkının içinden seçilen insanlardır. Türk halkının vasfı neyse parlamento da ona göre şekillenir. Yani, milletvekili olan bir avukat, milletvekili olmayan bir avukattan daha üstün değerde değildir. Biz milletvekili seçilenleri ayrıca bir mebus mektebine gönderip de yeniden okutmuyoruz. O yüzden milletvekilleri Türk toplumunun kaymağı değildir. Yani, böyle yukarıda kaymağı, aşağıda ayranı kaldı diye bir şey yok. Kesiti olunca toplumun genelinde hangi kusurlar varsa küçük kesiminde de aynı kusurlar olur.
Bugün Mecliste çoğunluk olmuyor, milletvekilleri Genel Kurul’a girmiyor diyorsunuz. Kooperatif toplantılarında çoğunluk oluyor mu peki? Bunu düşündüler de, ¼’e indirdiler toplantı yeter sayısını. Apartman yönetimi toplantısında, apartman sakinleri çoğunluk sağlayabiliyor mu? Yani, bir toplumun genel yapısı, kalitesi neyse bu olduğu gibi yansıyor parlamentoya.
Şimdi ben bazı insanların yaptığı konuşmalara iştirak etmiyorum. Efendim, “işte seçilecek olan Cumhurbaşkanı hem özüyle, hem sözüyle Cumhuriyeti özümsemeli” deniyor. Nereden bileceksin bunu, nasıl bileceksin? Anayasa, yüksek tahsil görmüş ve 40 yaşını bitirmiş olacak diyor. Yüksek tahsil gören adam ne kadar eğitim almışsa o kadar alacak. Cumhurbaşkanı seçeceğimiz adamı ayrıca bir eğitimden mi geçireceğiz yani. Sonra bir kimsenin inkılaplara, Atatürk ilkelerine sadakati böyle muayyen bir zümrenin kontrolünden mi geçecek! Eskiden bazı kimseler Müslümanlık ölçmek için yapardı bunu. İyi bir müslüman, zayıf bir müslüman, imanı gür, imanı kuvvetli müslüman vs. diye. Bu da ona benzer bir şey yani. Ben ne bileceğim kimin imanı ne kadar!
Bunu anlatmak için söyledim ben onu. Esasında Türk vatandaşı yanına kolay gideceği insanı seçiyor. Bu çok önemli, çünkü yanına gidecek, işini gördürecek ki bunda başarılı da olmuştur. Bakın bugün Türk halkı, bir banka şube müdürüne gitmeye korkar, çekinir. Ama bir milletvekilinin sabahleyin dayanır kapısına. Çünkü milletvekilini kendinden sayar, onun yanına kolay gider, o kendinin adamıdır, kendi seçmiştir onu, rahat rahat gider. Ben Meclis Başkanıydım, adam Parlamentoda bana “ağabey” diyordu. Hadi banka müdürüne, tapu müdürüne, yahut ilkokul müdürüne ağabey desin bakayım. Türk Parlamentosu Türk milletinin kaymağı değil, kesitidir derken, kötülemek için de söylemiş değilim. Türk milleti, Türk millî varlığının bir parçasıdır da demek istedim.

- Türk halkının dürüst insanı değil, işini yapacak insanı tercih etmesi, temiz siyaset talebi olmayışı bir çıkmaz değil mi?
- Bu bir çıkmaz değil, bir resimdir; ama böyle de devam etmemeli. Şöyle bir örnek verebilirim: Mesela, İstanbul halkının İstanbul milletvekilleriyle hiçbir problemi, onlardan hiçbir talebi yoktur. Çünkü oradaki insanların büyük bir kısmı kendi işlerini halletmiş durumdadır. Ama ekonomik ve kültürel bakımdan az gelişmiş insanın o kadar ihtiyacı vardır ki milletvekiline, birçok işini o vasıtayla görmek durumundadır.
Evvela şöyle bir güleryüz görmeye ihtiyacı vardır. Milletvekiliyle birlikte bir defa Meclis lokantasında yemek yese, üç sene anlatır onu. Hele hele bir milletvekili veya adayı kalabalık da birini tanıyıp da “Merhaba Ahmet ağa, demek sen de buradasın” dese, bu onun için o öyle büyük bir değerdir ki. Hocam Abdülaziz Efendinin bir sözü vardır: “İnsanlar adam yerine konmak ve geçimini sağlayacak bir iş sahibi istiyor.” Türk insanı adam yerine konmak istiyor ve buna yüzde bin de hakkı var. Elbette adamdır, adam yerine konacaktır. İkincisi de, geçimini sağlayacak bir iş sahibi olacaktır. Bakın görüyorsunuz, televizyonda adam yarışma yapıyor, diyor ki “sen şu soruların cevabını bilirsen sana bir bilmem ne vereceğim.” Oraya müracaat edenlere bakıyorum da ağlamak geliyor içimden. Bütün milleti yalvartır hale getirdik. Benim milletimin insanlarını bu hale getirmeye kimin ne hakkı var! Ama o yolu açmışlar: “pembe zarfı mı istiyorsun, kırmızı zarfı mı?” Bu ne kadar kötü bir şey. Ama bana göre, size göre kötü, ötekiler bundan para kazanıyor. Karşısındaki adamı ağlatarak, yalvartarak para kazanıyor. Milliyetçilik, bu millete saygı duymaktır. Bu millet için bir şeyler yapmak, ayağına değecek bir taşı oradan kaldırıp şuraya koymaktır, bütün mesele budur.

- Son kitabınız “Alaca Siyaset”te demokrasinin imkânıyla bir yerlere gelmiş kişiler ve grupların, daha sonra demokrasiden korktuklarını söylüyorsunuz. Demokrasi kendine düşman siyasetçiler mi üretiyor, bunu açar mısınız biraz?
- Hayır, üretmiyor. Demek istediğim şuydu: Demokrasi bizim işimize geldiği noktada savunduğumuz bir şey oluyor. Demokrasi karşımıza çıkıp da menfaatlerimize bir şey oldu mu, bizi korkutuyor. Çünkü, demokrasiyi ona uymak için değil onu kullanmak için ele alıyoruz. Kullanamadığımız yerde demokrasiyle geçinemiyoruz; bunu anlatmak istedim orada.
Bakın herkesin gözünün önünde oldu, -siz de hukukçusunuz- Cumhuriyet ne demek? Cumhuriyet, bir ülkede devletin bir numaralı devlet başkanının seçimle iş başına gelmesi demektir, başka hiçbir mânâsı yoktur. Anayasada da “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir” diyor zaten. Yani, Cumhuriyet bir rejim değildir, devletin şeklinin adıdır. Bir devlet ya krallıktır, ya imparatorluktur, ya padişahlıktır, ya da cumhuriyettir. Atatürk Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar Türkiye’de cumhuriyet yoktu. 27 Mayıs’ta cumhuriyet yoktu, 12 Eylül’de cumhuriyet yoktu. Evren Paşa’nın o günki sıfatı Cumhurbaşkanı değildi, Devlet Başkanıydı. Evren Paşa devlet başkanıyken ne diye seçime girip de cumhurbaşkanı seçildi? Çünkü cumhurbaşkanı olmadan cumhuriyet olmaz.
Bütün bunlar varken, Süleyman Demirel’in süresi bittiği halde, uzatılmasını gündeme getirenler oldu ama iki sene daha uzatmaya karar vermedi bu Meclis. Peki, iki sene uzatılması mümkünse, 20 sene de uzatılamaz mı veya ömür boyu da olmaz mı? Olur. Hani padişahlığa karşıydık, cumhuriyete taraftardık! İşte herkesin gözünün önünde oluyor. Şimdi de konuşuyorlar yine, acaba cumhurbaşkanının süresini uzatabilir miyiz diye. Çünkü demokrasi çıktı karşılarına, hukuk çıktı. Bir defa seçilir diyor anayasa, işimize gelmiyor bu da tabii. Ne yapacağız şimdi, bizi korkuttu bu şimdi. Yani korkuttu demesek de ne yapacağız, hasım olduk işte. Benim anlatmak istediğim budur efendim.

- Malûmunuz, Türkiye son yarım yüzyılda iki darbe ve bir askeri müdahale yaşadı. 28 Şubatı da bir post modern darbe olarak niteleyenler var. Sizce bu süreçte politikacıların rolü ne olmuştur? Orduyla politikacılar arasındaki ilişki nasıl koptu?
- Evvela şu var: Ne söylenirse söylensin, askerî müdahalenin hiçbir meşru gerekçesi olamaz, kanaatim budur. Ama, kendilerine göre bir gerekçe bulmuşlardır onlar da. Nitekim Cumhuriyet’i korumak ve kollamak adına müdahale ettiklerini söylediler. Ama Cumhuriyet’i yıktılar, o günki resmî gazeteleri açın bakın. 27 Mayıs’ı yapanlar kendilerine göre bir anayasa yapıyorlar, diyorlar ki: Devlet başkanı 1924 Anayasasında cumhurbaşkanına verilen yetkileri kullanır, bir. Milli Birlik Komitesi üyeleri 1924 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisine verilen yetkileri kullanır, iki. Bütün bunları cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli oldukları için yaptıklarını söylüyorlar. Cumhuriyet’i yıkmışlar, ama gerekçeleri de bu!
Yalnız şunu da söylemek isterim: Hukukun kuvveti tükendi mi, kuvvetin hukuku başlıyor. Hukukun kuvveti tükenmemeli. Bakın bugün öyle şeyler oluyor ki, Meclisin gücünü tüketmek için uğraşıyor birçokları. Bir kısmı mütemadiyen bunların dokunulmazlığını kaldırmak lâzım diyor. Çünkü, “kapağını bir kaldırsak altından bin tane suçlu çıkacak” diye düşünüyor. Bu Meclise böyle davranırsan, halkın gözünde, başkalarının gözünde bu Meclisin gücü kalır mı! Başbakan hakkında öyle sözler söyleniyor ki, gücü kalmasın diye. Başbakan, bir otoriteyi temsil ediyor ve de hukuken o otoriteye meşru olarak sahiptir. İşte bu güç tükene tükene nereye gidiyor? YÖK’e gidiyor, bilmem nereye gidiyor. Siz de hukukçusunuz, bilirsiniz; “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyordu 1924 Anayasası ve “bu hak Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder” diyordu. Ama şimdi “Millî hakimiyet Anayasanın koyduğu ölçülerde yetkili organlar eliyle kullanılır” diyor. Seçilmemiş insanlara millî hakimiyeti kullanma yetkisinin bir kısmı devredildi. 61 Anayasası da, 82 Anayasası da, Türk politikacısına güvenmeyen anayasalardır. Açın bakın anayasayı; Meclis Başkanı’nın vazifesinin ne olduğu yazılı değil, ama neyi yapamayacağı yazılı. Çünkü, daha baştan “buraya gelecek Meclis başkanı, ne de olsa o da siyasetçi, bazı işleri karıştırır aman ha” şeklinde bir güvensizlik var.
İkincisi; bu anayasada milletvekillerinin maaşları devlet memurunun maaşına endeksli. Başbakanın maaşı, Başbakanlık Müsteşarının maaşına endeksli. Anayasanın başka maddelerinde de hep politikacıya güvenmeyen hükümler var. Çünkü, bu iki anayasayı da politikacı yapmadı; ikisini de askerler, bürokratlar ve üniversite mensupları yaptı. Bütün bunlar halk reyi ile ahz-i mevkî eden, yani halk reyi ile devlet kudretini elinde bulunduran insanların gücünü zayıflatmak için yapıldı. Meclis zayıflasın, hükümet zayıflasın; böyle bir ortamda birisi zayıflayınca birleşik kaplar kuralına göre başkaları kuvvetlenmeye başlıyor. Tekrar ediyorum, hukukun kuvvetinin tükendiği yerde kuvvetin hukuku başlıyor.
Burada politikacılara hiç mi iş düşmüyor, yani onlar böyle sütten çıkmış ak kaşık mı? Hayır. Bunların da bu durumu bilerek davranması lâzım. Mesela Meclisin kürsüsüne sarımsak koyup satmamaları lâzım! Bu olacak iş mi, insanı çileden çıkaran bir şey. Karpuz getirecek Diyarbakır’dan oraya koyacak, çiğköfteyi tavana atacak… Bunlar da askerlerin yüzünden oldu diye bir şey yok.
Size bir hatıramı nakledeyim. 12 Mart’tan sonra Faruk Gürler Paşa Genelkurmay Başkanıydı, istifa ederek Cumhurbaşkanı olmaya heveslendi veya heveslendirildi. Başlangıçta umutluydu seçileceğinden ama, beklediği olmadı. Baktım, kuliste oturuyor yalnız başına. Ben de ona oy vermedim, sırf ona oy vermediğimizi belli etmek için ben de aday oldum. Seçilmek için değil, hiç olmazsa bizim arkadaşların bana oy verdiğini tesbit etmek için. Fakat, Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir insanın öyle orada oturması beni çok rahatsız etti. Benim Genelkurmay Başkanımdı, benim ordumun başındaydı ve de iyi bir askerdi. Gittim, “Paşam, merhaba” dedim, yanına oturdum. Emin Karakuş diye de Hürriyet Gazetesi’nin o zaman için yaşlı bir Meclis muhabiri vardı. Bizi görünce o da geldi, oturdu. Üçümüz konuşuyoruz. Emin Karakuş dedi ki: “Paşam, biz çok eskiyiz, benim öyle hatıralarım var ki... 1945’ti, İkinci Cihan Harbi devam ediyordu. Bazı arkadaşlardan Türk ordusunun Trakya’da bir manevra yapacağını duydum ama tam teyit ettiremediğim için yazmamayı düşündüm. Ama ötekiler yazarsa atlamış olacağım. En iyisi, İstanbul’a bir telefon edip, teyit ettireyim dedim. İstanbul’da örfi idare var, I. Ordu Kumandanı da İsmail Hakkı Tunaboylu. Telefon bağlanınca dedim ki, ‘Paşam, gazeteciler arasında Trakya’da Türk ordusu bir manevra yapacak diye bir söylenti var, doğru mudur, eğer doğruysa yazabilir miyim?’ Bana bir bağırdı, dedi ki, ‘bak Emin Karakuş, böyle bir haber yarın senin gazetende değil başka bir gazetede çıksa bile senin canına okurum!’ İşte biz bu şartlarda gazetecilik yaptık” dedi. Faruk Gürler Paşa da “Oradan da nereye geldiniz, biliyor musunuz? Biz Kıbrıs olaylarında Erzurum’daki birlikleri Mersin’e taşıyorduk, siz Türk ordusunda ishal var diye yazdınız. Oradan oraya bugün trenle adam taşısan, değişik iklimde, değişik suda, değişik yemekte üç-beş adam ishal olmaz mı? Kaç kişide ishal vardı! Yunanlı casus gönderse bilemez böyle bir şeyi, ama siz yazıyorsunuz. Oradan da buraya geldiniz!” dedi. Ben buna şahit oldum.
Yani demek istediğim, bu bir dengedir. Elbette basın hürriyeti olmalıdır. Ama basın hürriyeti siyasetçileri küçültmek için, siyasi gücü, devletin hukuki gücünü zaafa uğratmak için kullanıldığı zaman tehlikeli oluyor. Siyasetçilerin de, basın hürriyetine saygı duyması lâzım. Serbestçe basın hürriyetinin kullanmasını kısıtlayıcı davranmaları doğru olmaz.
Asker kişinin kendine emanet edilmiş vazifeyi bırakıp başka işlere heves etmesi de aynı şekilde rahatsızlık verici olabilir. Ama siyasetçilerin de kendi işini iyi yapması lâzım. Ben 12 Mart olduğu zaman da aynen şunu söyledim: Görevliler görevlerini liyakatle yapamazlarsa, bu görevi yapmaya talip olan başka insanlar çıkabilir. Liyakatle yapmaya da mecburuz. Bakın, ben 1970’de arabayı yeni aldım, kapının önüne koyduk, çalışmadı bir şeyler oldu. Çocuklar başıma toplandı, “abi şunu çek, bunu yap” diye akıl vermeye başladılar. Çünkü ben işimi beceremedim! Devleti yönetenler de beceriksizlik yapmamalılar, işlerini liyakatle yapmak mecburiyetindeler. Yanlış yorumlara, halkı rahatsız edecek şeylere sebebiyet vermemeleri lâzım. Şimdi Meclisin içine bir sürü adam dolduruyorlar, resim çekecek diye. Meclisi kendiniz zaafa uğratıyorsunuz. Meclis yol geçen hanı mı? Tekrar söylüyorum, bu bir dengedir. Ben burada ne askerlere bir yük, kabahat yüklemek istiyorum, ne de siyasetçilere. Herkes kendi işini liyakatle yapmalıdır. Yoksa başka birileri “ben daha iyi yaparım” diye aklından geçirir.
Bilhassa şöyle bir şey var. Ben bunu Faruk Gürler Paşa’dan da, Cemal Gürsel Paşa’dan dinledim. Faruk Gürler Paşa dedi ki: “Biz askeri mektebe girdiğimiz günden, rütbeleri taktığımız güne kadar, ‘bu millet, bu devlet bize emanet’ diye yetişiyoruz. Bir yerde, bir iş aksadı mı, hemen bize görev düşüyormuş gibi bir refleks doğuyor bizde. Bu, başkasının kullandığı arabaya binen iyi bir şoförün, acemi şoför her yanlış yaptığında tedirgin oluşu gibi bir şeydir.” Ama bunu sadece naklediyorum; doğrudur da, yanlıştır da demiyorum.
Mesela, ben 1961’de milletvekili olduğum zaman, biraz da şans eseri, Adalet Partisinin ilk Grup Başkanvekili seçildim. Halbuki yaşlı başlı insanlar, emekli paşalar, temyiz mahkemesi azaları, profesörler falan vardı. Ama bizi grup başkan vekili seçtiler. Gümüşpala rahmetli, Cihat’la bana; “Hadi sizi cumhurbaşkanına götüreyim de takdim edeyim” dedi. Gittik, adam uzun uzun, sabrımızı tüketecek şekilde bir Cihat’a, bir bana bakıyor. Böyle baktı, baktı, baktı… Biz de susuyoruz. Sonra “gençlik ne güzel şey, genç insanı seyretmek ne hoş” dedi; yani adam imrenmiş bizim halimize herhalde. Sonra da dedi ki, “çok gençsiniz, ileride inşallah büyük hizmetler yapacaksınız. Ben orgeneral olduğum zaman bile, gazetelerde yazılan her şeyi doğru zannederdim dedi. Şimdi görüyorum ki, birçok şeyler doğru değil, kendilerine göre yazıyorlar, onun için gazetelere aleyhte yazı yazdırmamak için dikkatli olun. Ben orgeneralken bunu inandım da, üst teğmen inanmaz mı?”
Biz siviller hep böyle askerlere “şunu yaptınız, bunu yaptınız” diye kusur yüklemekten ziyade, kendi işimizi, görevimizi iyi yapmalıyız diye düşünüyorum. Bizim işimizi iyi yapıp yapmayacağımızı ise asker değil, millet takdir eder.

- Teşekkür ederiz.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü