Türk Dünyası Yardım Kampanyası

PROF. DR. BAYRAKTAR: “TÜRKİYE CUMHURİYETİ BATI KARŞISINDA HAYIR DİYEBİLMEYİ ÖĞRENMELİ!”

26 Kasım 2014
Söyleşi: Mehmet EKİZ - Ömer BEKEÇ

- Hocam, Cemil MERİÇ’in “sömürgeciliğin keşif kolu” olarak tanımladığı Şarkiyatçılık, sizin için neyi ifade ediyor?
-Mehmet BAYRAKTA*: Cemil MERİÇ Bey’in tanımlaması, gayet doğru bir tanımlamadır; katılıyorum. Zaten tarihi bilen herkesin yapacağı bir tanımlamadır. ABD vatandaşı Arap asıllı Hristiyan akademisyen Edward SAİD de şarkiyatçılığı, “Oryantalizm” adlı eserinde aynı şekilde tanımlıyor.
Batı ülkelerinin İslam dünyasına yönelik dış siyasetini, birbirleriyle içiçe üç kurum belirler: Diplomasi, misyonerlik ve şarkiyatçılık(oryantalizm). Bu, bugün de böyledir, dün de böyleydi. Batılı bir diplomat, çoğu zaman aynı zamanda bir misyonerdir veya bir oryantalisttir. Çoğu oryantalist, aynı zamanda ülkesinin dışişleri bakanlığının veya benzer işleri yürüten kurumlarının danışmanıdır. Oryantalizmin fiilî varlık amacı, İslam ülkelerinin nüfus yapısından dinî yapısına, siyasi yapısına kadar herşeyi incelemek ve öğrenmektir. Elde edilen sonuçları, siyasiler değerlendirirler. Stratejistler de oryantalistlerin sonuçlarından ve siyasilerin değerlendirmelerinden hareketle yönlendirme işlerini yaparlar. Bu yönlendirmeler, ilgi konusu sözgelimi bir İslam ülkesi ise, o İslam ülkesinin kamuoyu için olduğu kadar, kendi ülkesinin kamuoyu içindir.
Başlangıçtan itibaren oryantalizm bilimsel ve akademik bir disiplin ve faaliyettir; fakat amacı Doğu’yu, hassaten İslam dünyasını, önce siyaseten alt etmekti. Osmanlı Devleti’ni yıkmakla ve 19. yüzyıldaki sömürgecilikle buna ulaştı. Şimdi küreselleştirmecilik (siz deyin küreselleşme) ile topyekûn bir ideolojik ve kültürel dönüştürme hareketi hâlini almıştır. Sözde dinlerarası diyalog, kültürler ve medeniyetler ittifakı gibi söylemlerle İslam ve Türk dünyasında tüm bir zihniyet dönüşümü yaratmaktır. Bırakalım diğer sosyal bilimcileri, ilahiyatçılarımızın bazıları oryantalizmin İslam söylemini, İslam anlayışı olarak takdim etmektedirler. Malum, Başbakanlık, resmî yazışmaları kullanılmasının yasak olduğu belirtilen bir dizi kelimeyi içeren bir listeyi resmî kurumlara göndermiştir; içerisinde hem dinimizin hem de medeniyetimizin temel değerlerini ifade eden Hak, Batıl, Şehid, Medrese gibi önemli kelimeler vardır. Hatta İlahiyat Fakültelerinde bazı öğretim görevlilerinin öğrencilere “Tevrat ve İncil tahrif edilmiştir demeyeceksiniz; dinleri anlatırken taraf olmayacaksınız; İslam hak ve son dindir demeyeceksiniz” gibi öğretilerde bulunduklarını işitiyoruz. Dolayısıyla oryantalizm içimizde bir zihniyet sömürgeciliği hâlini almıştır bugün…
Şarkiyatçılık, adı üzerinde Doğu’yu ele geçirmenin bilimsel ve akademik yönüdür ve faaliyetidir. Bu faaliyetin sahnelediği bugünkü oyunları, dinlerarası diyalog, medeniyetler ittifakı, küreselleştirme, Büyük Orta Doğu Projesi gibi malum şeylerdir.  
Dinlerarası diyalog, II. Vatikan Konsili kararlarında resmen yeni bir misyonerlik faaliyeti olarak tanımlanmaktadır. O hâlde, neyin diyaloğu yapılıyor? Diyalog, Eflatun’un eserlerinde olduğu gibi, birisi yanlış ve diğeri doğru iki tezin savunucuları ağzından konuşulmasıdır. Sonuçta, doğru tezin tasdik ettirilmesidir. Müslümanların en temel dinî tezi Tevhîd’dir; Hristiyanlarınki Teslis’tir. Bugüne kadar yapılan diyalog toplantılarının tartışma konusu tevhîd-teslis olmamıştır. Dinlerararsı diyalog, medeniyetler ittifakı, küreselleştirme ve Büyük Orta Doğu Projesi, hepsi Yahudi-Hristiyan ittifakının dünyayı tek elden yönetmeye yönelik faaliyetleridir. “Light İslam” söyleminde olduğu gibi dinî hassasiyetleri ve dirençleri yok etmeye yönelik olarak dinlerarası diyalog medeni değerleri tek düze indirgemeye yönelik medeniyetler ittifakı, doğal millî kaynakları ve devletleri uluslararası büyük sermayenin tekeline ve yönetimine teslim etme anlamındaki küreselleştirme ve kaybedilmiş kutsal topraklara sahip olma anlamındaki Büyük Orta Doğu Projesi; dinî, kültürel, siyasi ve ekonomik bütün boyutlarıyla İncil’de ve Tevrat’ta sözü edilen Tanrı Krallığı’nı kurma hayalîdir.

- Peki, Oryantalizmi ortaya çıkaran saikler nelerdi?
- Oryantalizm, 10. yüzyılın başında Papa II. Sylvester’in İspanya’nın kuzeyindeki Rippol şehrinde temelini attığı bir İslam inceleme merkezi olarak başlamıştır. Amaç, o gün ileri olan İslam dünyasından bilim ve teknoloji aktarımını sağlamak, Müslüman bilginlerin eserlerinin tercümesini yapmaktır. Tabii ki güçlenince İslam dünyasından kutsal yerleri geri almaktır. Dolayısıyla başlangıçta iki temel saik vardı. Birincisi Müslümanlardan öğrenmek; ikincisi Müslümanlarla maddi ve manevi olarak savaşmak…

- Hocam, Şarkiyatçılığın safhaları var mıdır? Gelişim sürecini anlatır mısınız?
- Oryantalizm, elbette başlangıcından bugüne farklı gelişim safhalarından geçmiştir. İngiliz Oryantalisti R. Bell’in İngilizce Kur’an tercümesinin önsözünü okursak örneğin, bu gelişmelerin bir kesitini görebiliriz; Bell bu tercümeyi yaptığı 18. yüzyıla kadar oryantalizmin söyleminin İslam’a karşı açık düşmanlık olduğunu, bu yüzden pek fazla başarılı olunamadığını ifade eder. Bundan sonra söylemin kapalı ve dolayımlı yapılmasını önerir. Bugün gerçekten oryantalizm dolayımlı bir söylem kullanmaktadır; hatta “içerden” sözcüler bulup onlara oryantalizm yaptırmaktadırlar.
Başka bir açıdan bakacak olursak, başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi oryantalizm papalığın yürüttüğü ve desteklediği bir kurumdur; 19. yüzyıla kadar da böyle oldu, bugün de bir yönüyle böyledir. Ancak, 19. yüzyıldan itibaren doğrudan papalığa bağlı olmayan oryantalistler de ortaya çıkmıştır. Batı’daki siyasi, ideolojik ve toplumsal gelişmelere paralel olarak oryantalizm de gelişmiştir. Bütün bu gelişmeleri dikkate alarak oryantalizmin gelişmesini üç safhaya ayırabiliriz:
Birincisi, başlangıçtan Batı’daki Aydınlanma Devri’ne kadar olan ve tamamen papalığa bağlı ve dinî amaçlı safhadır. Burada hedef doğrudan İslam’dır.
İkincisi, Aydınlanma’dan I. ve II. Dünya Savaşı’na kadarki safhadır. Burada amaç sömürgeciliktir. İslam dünyasının özellikle Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına yönelik siyasi ve sosyal içerikli programların yürütülmesidir. Bu safhada oryantalizm üniversite gibi devlet kurumlarının yürüttüğü bir faaliyet hâline dönüşmüştür.
Üçüncüsü ve bugünkü safha, İslam dünyasında zihniyet dönüşümüne yönelik çabalardır. Bu safhada oryantalizm tamamen akademik ve bilimsel bir faaliyet gibi görünmektedir.

- Doğu-Batı ayırımı ontolojik olarak bir tasavvurdan mı ibarettir? Yoksa birbirinden kesin hatlarıyla ayrılabilecek bir Doğu ve Batı’dan söz etmek mümkün müdür? Doğu ve Batı ayırımı gerçek bir ayırım mıdır?
- Şüphesiz Doğu-Batı ayırımı, gerçeklik-hakikat açısından bakıldığı zaman gerçek bir ayrım değildir; Doğu da Batı da Allah’ındır. Doğu-Batı ayırımı, hak ve batıl ayırımı gibidir; bu açıdan tasavvur değildir, bir gerçektir. Bu ayrımı yapmamak veya yapmak için neyi ölçüt aldığımıza bağlıdır. Örneğin A. Bausani gibi bir İtalyan oryantalist, Orta Çağ’da İslam dünyasından Batı Hristiyan dünyasının bilimsel alış-verişini dikkate alarak bir makalesinin başlığını şöyle koymuştur: “Batı’nın Özsel Parçası Olarak İslam”; biz de “İslam’ın Özsel Parçası Olarak Batı” diyebiliriz. Lakin, bunlar doğru olmakla birlikte, herşeyi tüm olarak açıklayamaz. Bugün AB ülkelerine bile baktığımızda, İngiltere’nin kendi para birimini koruduğunu görüyoruz, avro’yu kullanmıyor. Bu ne demek? Ayırımı ve farklılığı ortadan kaldırmak zor; çünkü var olma “ben” ile kaimdir. Özellikle manevi değerler ve inançlar dikkate alındığında Doğu-Batı ayırımından söz etmek her zaman mümkündür; doğal olan da budur zaten. Biz kıtaların coğrafi Doğu’su veya Batı’sından bahsetmiyoruz ki; Manevi Doğu’dan ve Manevi Batı’dan bahsediyoruz. Kim kendini merkez kabûl ederse, asıl ve asil olan budur; diğerleri çevreseldir. Örneğin Çinliler için dünyanın merkezi Çin’dir; Çinli Çin’dir, veya Çin Çinlidir…

- Oryantalizm’e temel teşkil eden “biz” ve “öteki” kavramı nasıl ortaya çıktı? Eski Yunan’da Yunan olmayan herkese barbar dendiği düşünüldüğünde, “öteki” kavramının Batı için köklü bir düşünme biçimi olduğu söylenebilir mi? Bu anlamda, Oryantalizm’in aslında batının “öteki” üzerinden kendini tarif etme biçimidir diyebilir miyiz ?
- “Öteki” her zaman “ben” veya “biz” yahut kimlik anlamında “kendi” ile tanımlanmıştır. Örneğin Yahudiler, Yunanlılara bir zaman “Gentile (dinsiz)” demişken, Yunanlılar başkalarına “barbar” demişler, Hristiyanlar Müslümanlara “gentile” ve “infidel” (kâfir) demişlerdir. Biz de onlara hep “küffar” ve “gâvur” demişizdir. Dikkat edilirse öteki, ecnebi ve başkası bütün kültürlerde dinî benlik ve kimlikle yapılan tanımlamalardır. Bu da ötekini gayet doğal ve doğru bir tanımlama biçimidir. Çünkü insanlar ve milletler ancak din ve dinden doğan manevi değerleriyle birbirlerinden farklı olmuşlardır; bu “ötekiyle” insanlar başka insan olurlar. Biz de yok; fakat Batı’da öteki bir de etnik veya ırki unsurlarla tanımlanmıştır; beyaz-siyah veya beyaz-sarı ayrımı gibi. Bugün bu renk ayrımı, birinci “öteki” ayrımı kadar baskın değilse bile hâlâ Batı’da bir ayrım ölçütüdür.
Oryantalizm, kendini öteki ile tarif etme biçiminden ziyade ötekini kendine benzetmedir; ötekinin ötekiliğini yok etmedir. Öteki üzerinden kendini tanımlama biçimi olsaydı, ötekinin mantıken varlığını kabûl etmesi gerekirdi. Fakat oryantalizm, ötekinin varlığına bile tahammül etmiyor. Çünkü birçok oryantalist; örneğin “İslam, Yahudi-Hristiyan dinlerinin sapık bir mezhebidir; Muhammed, Tevrat ve İncil’den aşırarak Kur’an’ı yazmıştır” gibi İslam’ın ve Kur’an’ın varlığını kabûl etmediklerini ifade eden fikirlere sahiptirler. İslam düşüncesinden söz ettiklerinde, çoğu kez, “Yunan düşüncesinin bir kopyasıdır” derler. “Doğulu mu? İnsanımsı; biz üstün insanız” derler.

- Müslümanlar hep Doğulu olarak değerlendirilir. Oysa A. İzzetbegoviç’in yazmış olduğu kitabında “İslam Doğu ile Batı arasındaki bir kategoride” yer almaktadır bir iddiası var bu görüşe katılıyormusunuz?
- Rahmetli A. İzzetbegoviç’in bu söylemine ben bir açıdan katılmıyorum. Doğu-Batı coğrafi bir konum gibi düşünür ve İslam ülkeleri ortak bir yerdedir dersek doğrudur. Ancak, İslam ne Doğu’ya, ne Batı’ya ne de ikisi arasındaki bir yere aittir. Müslümanlar geçmişte Doğu’ya hakikaten doğudaki manevi taraf, Batı’ya da karanlık taraf olarak algıladıkları için kendilerini Doğulu kabul etmişlerdir. Bu açıdan bakarsak, İslam kategorilerden, hele ara kategorilerden birisi olamaz. İslam asıldır.

- Doğulu Kadın neden Batı’nın özel ilgi alanına girmiştir? Batılıların maksadı neydi?
- Birçok oryantalist, İslam dünyasında kadın ve kadın sorunlarıyla da ilgileniyorlar. Elbette bazıları İslam kadınını Batı kadınına benzetmek istiyor. Bazıları diğer konularda olduğu gibi kadın konusunda da bizim görmediğimiz bazı haklı sorunları dile getiriyor. Fakat unutmayalım ki, kadın bir ailenin bütünü, bir toplumun yarısı demektir; bu açıdan kadın sorunlarını yanlış, yani kadının manevi boyutunu dikkate alamayan Batı gibi çözmeye çalışırsak aile ve toplum düzeni dağılır. Bugün Batı’nın en büyük sorunu ailedir. Bizi de bu felakete ortak etmek istiyorlar; devlet baba ise, vatan anadır.
Vatan veya ana bizim dinimiz ve kültürümüz açısından mahrem değerlerdir. Batılılar genelde Müslüman kadının ve özellikle de Osmanlı’nın Harem Dairesine tâ başından beri ilgi duymuşlardır. Birincisi yasağa ve kapalıya psikolojik tecessüs ve merak saikidir. İkincisi ise, özellikle hareme ilgi, siyasi ve stratejiktir. Kadının ikna gücü, bazen erkekten çok daha güçlüdür. Sultanları kadınlar yoluyla avlama sanatı, evrensel bir kuraldır. Bunun hem bizim tarihimizde, hem de başka milletlerin tarihinde pek çok örnekleri vardır.

- Batı’nın oryantalizm çalışmalarına, Doğuluların da katkısı olmuş mudur? Doğu Batı’nın oryantalizmini ne ölçüde kabullenmiştir? Doğuluların Doğu’yu algılama biçimleri oryantalizmden ne kadar etkilenmiştir? Bugün biz kültürümüze oryantalizm prizmasından mı bakıyoruz? Bu bakış bilimsel çalışmalarımızı ne ölçüde etkiliyor?

- Doğulular, oryantalizme büyük ölçüde tembellikleriyle ve aşağılık kompleksleriyle katkıda bulunmuşlardır diyebiliriz; bugün İslam dünyasının son iki yüz yıllık geri kalmışlığı nedeniyle sadece oryantalizm etkisinde değiliz; her yönüyle Batı’nın etkisindeyiz. Tarihimize, kültürümüze, hatta dinimize Batı’nın gözüyle bakar olduk. Tabii ki, suç oryantalizmde ya da Batı’da değil, bizdedir. Tarihte görüldüğü gibi milletler birbirlerinden etkilenmişlerdir, bu kaçınılmazdır. Müslümanlar Eski Yunan’dan etkilenmişler, Batı Hristiyanları ve Yahudiler Orta Çağ’da, hatta 18. yüzyıla kadar Müslümanlardan etkilenmişlerdir.
Ancak, bugün bizim en büyük hatamız, zihniyet kırılması yaşamış olmamızdır. Başka bir deyişle, zihin ile zihniyeti ayırt etmememizdir. Zihin, aklın tabii ve evrensel bir işlevidir; zihniyet ise aklın kişiye has aidiyet tutumudur. Zihin ile, sözgelimi, bilim ve teknoloji yaparız, yapamadığımızı yapandan alabiliriz. Fakat zihniyeti başkasından alamayız; zihniyet manevi ve medeni, tarihî ve ülküsel değerlerden oluşur. Zihniyeti de başkasından alırsak, işte o zaman kendine ait olma ortadan kalkar ve başkasına özenme ve benzeme başlar ki, maalesef biz bugün Batı’nın zihnini değil, zihniyetini taklide çalışıyoruz. Bu da bizde kompleksler yaratıyor. Batı’yı olmadığı ölçüde büyütüyor ve yüceltiyoruz.
Bu, bizim akademik faaliyetlerimizden tutun da siyasi faaliyetlerimize kadar her şeyimizi etkiliyor. Söz gelimi, üniversitelerimizde yabancı dilde yayın yapmak, -kalitesi önemli değil- neredeyse tek bilimsel ölçüt hâline getirildi. Çoğu genç akdemiysen, yetişecekleri alanlarda çalışmaktan ziyade, yabancı dil çalışır oldular; korkunç bir anlayış!
AB’ye girin veya girelim diyorlar; önümüze hangi paketi açarlarsa bir yolunu bularak evet demeye çalışıyoruz. Bu paketler, Tanzimat’la açılmaya başladı, Osmanlı evet dedi; Batı, Osmanlı’yı batırdı. Şimdi sırada Türkiye Cumhuriyeti var; eğer hayır demeyi öğrenemez isek.

- Oryantalizmin bugünkü durumu nedir? Postmodernizm, Batı’nın oryantalizmden vazgeçişi midir?

Postmodernizmi, Batı’nın bir modernizm tenkidi olarak görebiliriz; ancak bu modernizm içindeki bir modernizmdir; yani öyle olmaz ise böyle de olabilir gibi bir şey. Postmodernizmi, oryantalizmden vazgeçiş olarak düşünemeyiz. Olsa olsa oryantalizm içinde bir postmodernizm yansımasından söz edilebilir. Şöyle ki, yakın zamana kadar oryantalizm denince, ağırlıklı olarak İslam dünyasının klasik sorunları veya klasik metinleri üzerinde yapılan çalışmalar akla geliyordu; bugün bunun yanında yukarıda da ifade ettiğimiz gibi postmodern bir İslam kadını ne olmalıdır gibi bir sorunla ilgilenen oryantalistler de vardır. Kadın-erkek karışık namaz kılma gibi olaylar bu postmodern anlayışın örnekleridir.

- Son yıllarda “Tüm Doğuya yönelmiş olan oryantalizmden, sadece İslam’ı hedef alan Siyonist oryantalizme geçildiği” yolunda yaygın bir görüş var bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

- Oryantalizmden bütün Doğu çalışmaları anlaşılsa bile, başından beri oryantalizm ağırlıklı olarak İslam dünyasını konu ve hedef almıştır. Oryantalistlerin içerisinde Siyonist olan ve olmayan Yahudiler zaten başlangıçtan beri bir yekûn tutmaktaydı ve bugün de öyledir. Çünkü hem Hristiyanların hem de Yahudilerin sorunu İslam ve Müslümanlardır. Bu görüşü ileri sürenler, son zamanlarda Orta Doğu’da yaşanan hadiseleri dikkate alarak böyle bir söylemde bulunmuşlardır. Çünkü oryantalizmden öte bugün özellikle Amerika’daki Hristiyan Evangelist kiliseler Armegedon savaşları için siyonistler ile iş birliği yapmaktadırlar.
Armegedon, bir komplo teorisi değildir. dünyayı tek elden yönetmeye ilişkin küreselleştirme hareketi, dinlerarası diyalog, kültürlerarası ittifak gibi faaliyetler hep buna yönelik eylem planlarıdır. Bu savaşın illa, bugün Irak’ta olduğu gibi kanlı yapılması da gerekmiyor. Paranın ve siyasi gücün iktidarıyla sözde barış yoluyla yapılması hedeftir. Bunu görebilmek için iki Amerikalı yazardan çevrilen “Tanrı’yı Kıyamete Kadar Zorlamak” ve “İlluminati” gibi iki eserin okunması bile yeter; ben bunların okunmasını tavsiye ediyorum. Bu eserlerde söylenenlerin sadece %25’i bile doğru olsa, ortaya korkunç bir tablo çıkıyor.

- Karikatür krizi, Fransa’daki ırkçılık hareketleri gibi güncel olaylar, oryantalizmin bugüne yansıması mıdır?
Karikatür krizi veya ırkçılık gibi Batı’da ortaya çıkan güncel olayların hepsini doğrudan oryantalizm ile bağlantılı görmek her zaman doğru olmayabilir. Eğer söz gelimi oryantalistler ve Batılı düşünürler Hz. Muhammed’i tarihi gerçeklere uygun olarak anlatsalardı, belki bir Batılının aklından öyle çirkin karikatür çizmek geçmeyebilirdi. Aslında bu son olaylar yeni değildir; Batı’da bu bir gelenektir ki en basit örneği Voltaire’in Hz. Muhammed’i hâşâ “sahtekâr” olarak takdim ettiği piyesidir. Saymaya gerek yok; örnekleri çoktur.
O zaman Osmanlı güçlü olduğu için, piyesi oyundan kaldırttı. Demek ki, ırkçılık da dâhil her türlü dâhili ve harici sorunlarımızın tek bir çözüm yolu vardır. Bu da, güçlü olmaktır. Oryantalizmin İslam dünyasında, Türkiye ve Türk dünyasında sorunlar yaratabilmesinin tek nedeni bugün Batı ülkelerinin güçlü olmasıdır.

- Oryantalizmin Doğu’ya olumsuz etkileri malum; peki Batı’nın Şarkiyatçı birikiminin Doğuluların Doğu’yu anlamasına müspet katkıları olmuş mudur?
Doğrusunu söylemek gerekirse, oryantalizmin bizzat Doğuluların Doğu’yu anlamasına büyük katkıda bulunduğunu itiraf etmeliyiz. Bana göre bugün Müslümanlar bir Farâbî veya İslam Felsefesinden, bir Birûnî veya İslam astronomi geleneğinden bahsediyorlarsa, bunu büyük ölçüde oryantalistlerin çalışmalarına borçludurlar. Bu gerçeği teslim etmeliyiz.
İslam dünyası, uzun süre geçmiş bilimsel ve teknolojik mirasının, felsefe geleneğinin varlığından haberdar değildi. Zaten bana göre İslam dünyasının geri kalmasının esas nedeni budur. Oryantalistler, kendi bilim ve kültür tarihlerini yazarken ister istemez Müslümanlardan bahsetmek zorunda kaldılar; çünkü geçmişte Müslüman bilginler modern bilimin doğuşuna kadar Batı’ya etki etmişlerdir. Maalesef bugün bizim eserlerimizi biz okuyamazken, onlar bizim eserlerimizi neşretmekteler ve üzerine çalışmalar yapmaktalar. Ne olursa olsun, ancak onların çalışmalarıyla bugün İslam dünyasında geçmiş Müslüman bilginler üzerine az-çok çalışmalar yapılmaya başlanmıştır

- Oryantalizme karşı Oksidentalizm yapılabilir mi veya bu bir çözüm müdür?
Oryantalizme karşı oksidentalizm, biraz paradoksal olacak ama hem çözümdür, hem değildir.
Değildir, çünkü aslında biz oksidentalizm yapıyoruz; fakat Batı’nın yaptığı oryantalizm gibi yapmıyoruz. Üniversitelerimizdeki felsefe, sosyoloji, iktisat, psikoloji vb. eğitimlere bakınız; okutulan konular, okutulan bilginler, hepsi Batılı. Elbette onları da tanımalıyız; fakat biz sadece onları biz olmak için okuyoruz, öteki olarak değil. İşte bu açıdan kendini bilmeden başkasını öğrenmek, hiçbir amaç içermediği için, sadece tüketim amaçlı öğrenmek olduğu için oksidentalizm bir çözüm değildir.
Çözüm olabilir; ancak Batı’yı Batı olarak bilmek istediğimiz zaman çözüm olur. Örneğin, oryantalist Alevi-Sünni, Türk-Kürt çalışıyor; ayırım yapmak ve bölmek için. Biz de Katolik-Ortodoks çalışır, örneğin Fransa’daki Brotonları, Haote Savonalıları, Alzasları çalışırsak, onların sorunlarını kendimizce çözersek o zaman oryantalizm Batı için faydalı ise, oksidentalizm de bizim için faydalı olabilir. Ancak, nasıl oryantalizm Batı devletlerinin kilise ve diplomasi ile ortaklaşa yürüttüğü bir faaliyetse, oksidentalizmin de İslam devletlerinin bir projesi olması gerekir; sadece akademinin tek başına yapacağı ve başaracağı bir iş değildir.

- B. Lewis’e göre “Doğu ancak milliyetçileri Batı ile uzlaştığında düzelir.” Milliyetçiler Batı ile neden uzlaşamıyorlar? Batı milliyetçilerden ne istiyor?
- Uzlaşmadan B. Lewis ne kastediyor? “Ne” üzerinde uzlaşacağız? Eğer uluslararası ilişkiler gibi sıradan ticari, ekonomik veya başka türlü ilişkilerden söz ediliyorsa bunu devletler ve hükûmetler çizer. Eğer kastedilen, bunların dışında bir uzlaşma konusuysa, örneğin Batı’nın Türkiye’den bir kısım istekleri var demekse ve bunlar millî konuları ve duyarlılığı ilgilendiren konularsa, -ki öyle görünüyor- sadece milliyetçiler değil bu ülkede yaşayan herkesin Batı’ya hayır demesi gerekir. Bu anlamda bizim olan bir şeyin devri veya paylaşımı isteniyor demektir. Lewis’in milliyetçileri gündeme getirmesinin elbette bir nedeni vardır. Çünkü, ona göre diğer kesimler artık duyarlılıklarını yitirmiş görülmektedir veya görünmektedir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik istemiyle başvurmasından önce Batı ülkeleriyle zaten ilişkileri vardı; bu ilişkiler çözülüyordu veya çözülmüyordu. Ancak AB üyelik istemi sürecinde Türkiye’ye her seferinde açılan sorun paketleri ile görülen sorunlar Türkiye’nin paylaşımını gündeme getirmektedir. Elbette buna hiçbir Türk razı olamaz ve olmamalıdır da. Doğu’nun düzelmesi AB ile mümkün değildir; Doğu ancak gerçek anlamda “Doğulu insanlarıyla” düzelebilir.
Türkiye’nin 1946 yılından itibaren dış siyaseti bir uzlaşma siyasetidir. Bu da yetmiyorsa Türkiye’nin bugünkü sorunlar karşısında Batı ile uzlaşmasının geriye bir anlamı kalıyor. Bu da, millî davalarından ve gerçek Atatürkçülükten vazgeçmesi demektir. Gerçek milliyetçiler, bu anlamda ebette Batı ile uzlaşamazlar.
Lewis’in sözü şu anlamı da ifade eder: Bu söz doğrudan Doğulu milliyetçilere söylenmiş bir söz değil de “kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit” kabilinden Doğu-Batı uzlaşmasını yapmaya çalışan batılı uzmanlara söylenmiş bir mesaj olarak bakılırsa -ki bilindiği gibi bugün bazı ülkelerde Amerika’dan idare edilen Doğu-Batı vakıfları vardır- siz, AB’ye girdik giriyoruz diye ortada gezip dolaşmalarla değil, milliyetçilerle uğraşın demektir. Milliyetçileri de dar anlamda bir parti taraftarı olarak da anlamamak gerekir; parti dışında da millî konularda hassas milliyetçiler vardır.

* Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü