Türk Dünyası Yardım Kampanyası

BANU AVAR: “TÜRKİYE TÜRKİYE’DEN YÖNETİLMELİ”

26 Kasım 2014
Söyleşi: Ömer BEKEÇ - Ayşe ÇALIŞKAN

BüyütBanu Avar, 80’li yıllarda çeşitli gazeteler için hazırladığı dizi yazılarla başladığı gazeteciliğe, bir dönem BBC’de devam etti ve ardından TRT ve 32. Gün’ün Londra muhabirliğini yaptı. 2004’e kadar birçok belgesele yapımcı ve araştırmacı olarak imza atan Avar, 2004 Haziran ayından bu yana kendi ifadesiyle “Bir kadın gazeteci olarak dünyanın karmaşık bölgelerinin sınırları arasında dolaşıyor. ” Bugüne kadar Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Ortadoğu ve Latin Amerika’ya, Çin’den Avrupa’ya kadar birçok dosya ile ekrana gelen “Sınırlar Arasında”; en çok ‘İsveç’in Nobel’i’ isimli bölümüyle tartışma yarattı ve medyanın bir kesimi tarafından aleyhinde bir kampanya yürütüldü. Buna rağmen, “Sınırlar Arasında” sansürlenerek de olsa şimdilik yayınını sürdürebiliyor.

2005’de Türk Yazarlar Birliği ‘Yılın TV Programcısı Ödülü’, 2006’da Çağdaş Gazeteciler Derneği ‘TV Haber Ödülü’ ve Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi ‘Yürekli Kadın Ödülü’ne layık görüldü. 2007’de Yeditepe Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilen ve ‘Sınırlar Arasında’, ‘Avrasyalı Olmak’ ve ‘Hangi Avrupa’ isimli 3 de kitabı yayımlanan Banu Avar’la Ankara 2. Kitap Fuarında konuştuk.

Basında Ali Kemaller Hep Vardı

- “Sınırlar Arasında”, sınırları zorlayan iddialı bir program ve doğal olarak baştan beri içeriden-dışarıdan birilerini hep rahatsız etti. Baskılar sebebiyle defalarca sansürlendi, yayından kaldırılmak istendi, geç saatlere alındı, tekrar yayınları kaldırıldı… Vs. Buna rağmen bir şekilde yoluna devam edebilmesinin sırrı ne?

- Tek kelimeyle halkın yoğun desteği.  Bu program TRT tarihinde en çok destek maili alan program seçildi.  Aynı zamanda 4 yılda bir sansür rekoru kırdı. 4 yılda 4 kez atılmanın kenarından dönmemi halktan gelen yoğun destek kampanyasına ve TRT içinde hâlâ yer alan bazı unsurların desteğine bağlıyorum. Sanırım böylesi desteğe sahip ve izlenme oranı yüksek düzgün bir programı, şimdilik yayında bırakmaya karar verdiler.

- ‘Hangi Avrupa’ kitabınızı “Türkiye’deki gerçek gazetecilere” ithaf etmişsiniz ve sizin hapse atılmanız gerektiğini düşünen meslektaşlarınız var Türkiye’de. Bu konu açıldığında hep Atilla İlhan’ın “Türk Basınında Türk mü Kaldı ki!” sözünü hatırlatıyorsunuz. Basın camiasını yakından tanıyan tecrübeli bir gazetecisiniz, Türk basını bu hale nasıl geldi sizce?

- Ali Kemaller hep vardı. Attila İlhan, bir başka sözünde de ‘Kubilay’ın sarayından bu yana yüzde 10 hain kontenjanımız vardır’ der. ABD’nin demokrasi projesi kapsamında vurucu güç olarak medya seçildi. Hedef ülkelerin siyasilerinin, medya mensuplarının, akademisyenlerinin satın alınması öngörüldü. Dolayısıyla basın-yayın ülke çıkarları aleyhine çalışır duruma geldi. O yüzden, gazeteciler ikiye ayrılır diyorum: Türkiye’nin gazetecileri ve başka ülkelere çalışan gazeteciler. Bir de unutmamak gerek millî ekonomisi olmayan bir ülkenin millî gazetecileri de azalır!

- Bu kadar teveccüh görmenizin sebebi, biraz da halkın görmek istediği üslubu sergilemeniz galiba. Sözgelimi, bazı röportajlarınızda “Kibirli bir Avrupalı politikacının karşısına çıkıp, hiç de alışık olmadığı türden ezber ve sinir bozucu sorular yöneltiyorsunuz.” Kendinize nasıl bir misyon edindiniz? Politikacılarımızın yapamadığı bazı şeyleri de mi yapmaya çalışıyorsunuz?

- Ben sadece bir Türk gazetecisi olarak görevimi yapıyorum. Gerekli soruları muhataplarına soruyorum. Batılının ‘demokrasi anlayışı, ifade özgürlüğü görüşü, insan haklarına bakışı’ röportajlar sırasında net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bunu Türk insanının dikkatine sunuyorum. Batılı, ‘Türk gazetecilerinin kendisi karşısında eğik durmasına öylesine alışkın ki ‘Türkiye duruşlu’ bir gazeteci karşısında büyük rahatsızlık duyuyor. Bu nedenle çoğu, röportaj koltuğunu terk ederek dillerinden düşürmedikleri ‘hoşgörü’den ne kadar uzak olduklarını kanıtlıyor. Batılı, sadece kendi gerçeğini duymak ister, hoşuna gitmeyen, çıkarına olmayan gerçekleri duyunca kaçar!

- 4 yıldır, bir yandan siyasi analizler yaparken, bir yandan da Balkanlardaki hüznü, Kafkaslardaki özlemi, Orta Asya’daki burukluğu, Ortadoğu’daki acıyı vs. aktardınız. Duygularına ortak olduğunuz bu insanların Türkiye’ye bakışlarını, Türkiye’den ne beklediklerini anlatır mısınız?

- Yakın coğrafyadaki, gerek Osmanlı bakiyesi insanlar, gerekse diğer halklar, Türk halkına büyük bir sevgiyle bağlı. Ama onlar da iki Türkiye olduğunun farkında. Türk halkını kayıtsız şartsız seviyorlar ama yöneticiler için benzer duygular taşımıyorlar. Nursultan Nazarbayev’le röportajımda, ‘Bizim kökümüz bir!’ demişti. ‘Ama siz bu topraklara gerek ekonomide gerekse kültürde hep Batının taşeronu olarak geliyorsunuz.  Türk olarak gelin, kollarımızı açalım, kavuşalım!’ demişti.  Bu sözleri iyi düşünmek gerek.

- Dilerseniz Türkiye gündemini konuşalım biraz: AB temsilcileri tarafından evvelden beri dile getirilen “PKK sorununu müzakereyle çözün” şeklindeki telkinlerin, Irak’a düzenlenen operasyonunun ardından, bazı ABD’li generaller tarafından da açıkça telaffuz edilmesini ve eşzamanlı olarak içerideki “aydın” kesimden yükselen “barış, demokrasi vb” çığlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre bu gidişat Türkiye’yi nasıl bir noktaya taşır?

- 5 Kasım kararlarının, ABD’nin Türkiye’yi federasyon yapma, bir Kürdistan projesinin Türkiye yönetiminin hamiliğinde gerçekleşmesi kararları olduğu, basında yazılıp çizildi. ABD askeri dergilerinde yayınlanan, NATO karargâhlarında Türk subaylarının önüne açılan BOP haritalarından bu ülkeyi yönetenler haberdar olmuştur, sanırım. Bu haritalarda Türkiye sınırları değiştirilmiş,  Türkiye içinden ülkeler ayrılmıştır. Bu Sevr Antlaşmasında da görülmüştü. Osmanlı İmparatorluğu topraklarından 25 devlet çıkmış, 3 devlet çıkarılamamıştı. Şimdi Batı, bu 3 devletin peşinde. Genişletilmiş Ermenistan, Kürdistan ve Büyük Bizans devleti. Neden?  Çünkü giderek fakirleşen, doğal kaynakları tükenen Batı, geleceğini ancak bu bölgeye el koyarak idame ettirebilir.

Televizyonlar, her gece 6 saat aptallaştırıcı dizi ve yarışma programlarıyla halkın haber alma hürriyetini kısıtlamaktadırlar. Bu gidişat kendi zıddını doğurmakta, halk her şeye rağmen gerçeklere yaklaşmaktadır.

- Türkiye’de uzun zamandır gergin bir süreç yaşanıyor. Son sıcak gelişmelerle birlikte bu gerginliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Nasıl ki ülke ekonomileri, özelleştirmeler, yabancı tekellere peşkeş çekmelerle yok ediliyor;  millî ekonomiler küresel baskılar altında yok edilerek, halk ‘açlıkla terbiye’  ediliyor ve susturuluyorsa, siyasi cinayetler, gözaltılar, hukuk dışı tutuklamalar da bir ülkenin düşünce hayatını bitirmek, aydınlarını yok etmek, muhalifleri ortadan kaldırmak ve en önemlisi korku salmak için kullanılır. Bu korku operasyonları, Nazi Almanya’sında,   Amerika’da 1950’lerde Mc Carthy döneminde, İskandinav ülkelerinde ve işte ne zaman alevler içinde kalacağını düşünen Türklerin yaşadığı Almanya’da, Danimarka’da, Hollanda’da, bilimsel araştırmayı siyasetin emrine veren Fransa’da, terör yasalarıyla işkenceye göz yuman İngiltere’de bugün de sürmektedir.

Demokrasiden en çok bahsedenler, her konudaki gerçek yüzlerini göstermekteler.   Böyle dönemlerde herkes tehdit altındadır. Mühim olan, gerçekten demokratik tepkiyi göstermek, egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutan milletin dikkatine bu durumu sunmaktır.

ABD Üssü Hatırına Kosova ‘Bağımsız!’

- Şubat ayında Kosova bağımsızlığını ilan etti ve başta ABD olmak üzere Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 30’a yakın ülke Kosova’yı tanıdıklarını ilan ettiler. Siz Kosova hakkında 3 program yaptınız. Kosova’nın bağımsızlığı sizce ne anlama geliyor?

- Kosova’nın ‘bağımsızlığı’ndan bahsetmek için aptal ya da bir kulübe angaje olmak gerekir. Üzerinde kurulu ABD üssü nedeniyle bağımsız ilan edilen Kosova, ekmek yapacak unu bile Sırbistan’dan almaktadır. Geçen 10 yıl içinde tüm üretim tesisleri pul parasına özelleştirilmiş, tüm kaynaklarına el konulmuştur. Savunması NATO tarafından yapılmaktadır,  yönetimi AB’ye aittir. Polis ve yargı gücünü İngiltere yollamıştır. Benim anladığım bağımsız ülke tarifine bunlar pek uymuyor. Ama yine de bağımsız…

- “Barış, toplumlararası uzlaşma vb.” kavramlar özellikle son yıllarda dinlerarası diyalogla da anılır oldu ve Türkiye ile İspanya önderliğinde “dinlerarası diyalog” toplantıları düzenlendi. Eşzamanlı olarak ülkemizde misyonerlik yasal hale geldi. Türkiye’de özellikle bir cemaatin bu diyalog sürecine önderlik ettiğini gözlüyoruz. Siz, bu işin içinde olduğu bilinen Vatikan’da da programlar yaptınız. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

- Ben, İtalya Viterbo’da bir yazarla tanıştım. Adı:  Luigi Cascioli. Vatikan’a,  suistimal ve halkı kandırma davası açmış bir adam. Onun sözleriyle cevap vereyim: ‘Vatikan ve Batı için Dinlerarası diyalog demek, gel Hıristiyan ol demektir. Müslümanlar benimle diyalog kuracak ve değişecekler demektir!’ demişti.  Batıda her şey gibi din de batılı devletlerin çıkarları için bir alettir.

Ve önümüzdeki süreçte, İslâm’ın ‘ılımlılaştırılması’, ‘Batı tarzı İslâm’ın yani sahte İslâm’ın, gerçek İslâm’a karşı kullanılması dönemi vardır; önümüzde Batı’nın gerçek İslâm’ı yok etmek için savaşları göze alacağı bir süreç vardır. Bu konuda işlerine gelen cemaatleri, kişileri sahneye çıkarıyorlar; İslâm’ı sahteleştirecek her piyonu oyuna sokuyorlar.

- Geçtiğimiz ay, Hocalı Katliamı ülkemizdeki çeşitli üniversite ve kurumlarda anılarak, katliam ve bölgedeki Ermeni işgali gündeme taşınmaya çalışıldı. Ancak, her zaman olduğu gibi hemen hiçbir medya organında yer bulamadığından, kimsenin ruhu bile duymadı. Siz bölgeyi de bilen birisi olarak Azerbaycan ve Türkiye halklarının birbirinden ayrıştığını –ayrıştırıldığını-, duygu bütünlüğünü kaybettiklerini düşünüyor musunuz?

- Eğer Ankara’dan yönetilen bir hükümetiniz varsa, komşularınızla ve diğer ülkelerle normal ilişkiler kurabilirsiniz. Eğer Washington ve Brüksel merkezli politikalar güderseniz en yakın devletlerle bile aranıza “kamalar” girebilir. Millî ekonominiz, millî savunmanız, millî eğitiminiz, millî basın-yayınınız yoksa tüm dış ilişkileriniz kontrolden çıkar.

Azerbaycan bir kardeş ülkedir. Ama Batı, Ermenistan üzerinden Rusya’ya sopa göstermektedir. Batıyla müttefikseniz ne Azerbaycan’la, ne Ermenistan’la, ne de Gürcistan’la ilişkilerinizi sağlıklı yürütemezsiniz.

- Hocalı Katliamı’nda ve Karabağ işgalinde Ermenilerin destekçisinin Rusya olduğunu biliyoruz. Diğer yandan, Putin liderliğindeki yeni dönemde Rus devlet politikasının değiştiği ve Rusya kaynaklı bir Avrasya fikri geliştiği gözleniyor. Size göre Türkiye-Rusya ilişkileri yeni dönemde nasıl tanımlanmalı?

- Rusya, son 20 yıl içinde büyük bir travma geçirdi. Koca imparatorluk çöktü.  İçinden 16 devlet çıktı. Batı ilk turuncu darbeyi içi boşaltılmış Sovyetlere vurdu. Şimdi Rusya toparlanmaya çalışıyor ve Şanghay İşbirliği Örgütüyle, diğer Asyalı ülkelerle ittifak yaparak ikinci kutup olarak yükseliyor.

Putin Rusya’sı,  zenginleşen,  gelişen ve aynı anda içine nüfuz etmiş Batılı ajanlardan kurtulmaya çalışan ve bunu bir sürece yayarak fazla yara almadan kendini yeniden kurgulamaya çalışan bir devlet. Bizim de İran’la beraber en önemli komşumuz. Rusya’yla bölgede çıkarlarımız Batıya karşı benzerdir ve Türkiye, Türkiye’den yönetilirse, Rusya’yla ve İran’la ittifak etmesi,  aklın emridir. Tıpkı Sadabad Paktı gibi.

- Şanghay İşbirliği Örgütü, bölge ülkeleri açısından yeni bir umut mudur; yoksa onları, -bazı çevrelerce sıklıkla dile getirildiği üzere- Çin ve Rusya’nın emperyal güç olma yarışlarının birer aracı mı yapar?

- Rusya ve Çin’in emperyal güç olması korkusu, Batının etki ajanları vasıtasıyla yayılmaktadır.  Şimdi bakalım, potansiyel tehdit olarak görülen Çin ve Rusya bir yanda;  Afganistan’ı, Irak’ı, Filistin’i, tüm Afrika’yı, Pakistan’ı şu anda kan gölüne çeviren tehdit ABD ve AB bir yanda. Bence öncelikleri iyi belirlemeli.

Türkiye Doğuyla Sorun Yaşamaz

- Türkiye AB’ye girmeye çalışırken, siz “Yaşlı, aç ve sorunlu” bir Avrupa portresi çiziyorsunuz. Dünyaya Avrasyacı bir perspektiften baktığınızı ve Türkiye’nin yönünü doğuya çevirmesi gerektiğine inandığınızı biliyoruz. Fakat Türkiye’nin İran, Çin ve Rusya ile de tarihten gelen sorunları var. Avrasyacılık fikrini Türkiye açısından uygulanabilir buluyor musunuz?

- Evet. Ben ‘Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması için çalışmalıyız’ diyorum.  Ve  ‘çağdaş uygarlığın’, insanları dün olduğu gibi bugün de diri diri yakan,  Müslümanları sokakta öldüren,  hapislere tıkan, 16 yaşında bir çocuğu çekiç, sopa ve baltalarla öldüren, tüm Afrika’yı sömüren ve insanları açlığa mahkûm eden, soykırımlarla, Sami ve Taterleri, Eskimoları, Cezayirlileri, Kongoluları, Ruandalıları, Darfurluları ve siyahîleri, Kızılderilileri tarihten silmeye çalışan Batı tarafından temsil edilemeyeceğini düşünüyorum. Zaten Mustafa Kemal de ‘Çağdaş uygarlık Batıdaysa batıya, Doğudaysa doğuya,  her nerdeyse oraya bakın!’ demişti.  Oysa batıdan beslenip batı düdüğü çalmaktan başka işi olmayanlar, 60 yıldır bu ülkeyi perişan etti. Türkiye, batı kaynaklı sorunların hiçbirini doğulu ülkelerle yaşamadı. Geçen yüzyıl başında bizi paramparça etmek için savaşan batılı devletlere karşı Sovyetler,  İran, Hindistan ve Afganistan’dan yardım aldık. 

Ama NATO kamyonlarından PKK’ya yardım paketleri silahlar çıktığı belgeli. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, CIA kayıtlarında ‘Bizim operasyonlar’ olarak geçiyor. Bugün, Türkiye’yi paramparça eden haritalar ABD menşeli. AB organlarından gelen yetkililer, ülkede ‘Türk kalmasın’ istiyor. Ben Rusya’nın, Çin’in, ya da İran’ın bu gibi faaliyetleri var mı diye ciddi bir araştırma yapılsın derim.

Tam tersine, İran PEJAK ve PKK’ya karşı savaşmakta ve Türk ordusunun terörle mücadelesine katkı sağlamaktadır. Rusya, ‘Avrasya sınırı Kuzey Kıbrıs’tan başlar!’ demektedir. Ama sonra Yalova’da Çeçen kampları ortaya çıkmakta, Rusya’nın söylemleri değişmektedir. Doğu Türkistan Çin’den ayrılsın propagandaları yapılınca, Çin tehdit algılamaktadır…

ABD düşünce kuruluşları ‘En büyük tehlike Türkiye’nin İran ve Rusya’yla yakınlaşmasıdır!’ diye boşuna yırtınmamaktadır. Bakın, Çin Sudan’la ilişkilerini sıkılaştırınca, Batı, BM askerlerini Darfur’a sokmak için yapmadığını bırakmadı. Oysa Sudan’da sorun uzun yıllardır vardı. Çin petrol çıkarma çalışmalarına başlayana kadar Darfur kimsenin dikkatini çekmemişti.

- Çin programınızdaki Doğu Türkistan’la ilgili bölümler bazı çevrelerin tepkisine sebep oldu. Oradaki Türklere hakikaten bir baskı olmadığını mı düşünüyorsunuz; yoksa yanlış mı anlaşıldınız? Bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?

- Ben, Urumçi ve Turfan’daki yaşamdan kesitleri programıma taşıdım. Ayrıca, Doğu Türkistan Hükümeti adı altında kurulan kukla oluşumun Washington’da CIA kontrolünde tutulduğu belgelidir. Tıpkı İran’da Güney Azerbaycan Türklerinin lideri Çöhregani’nin Amerikan istihbaratıyla ilişkilerinin kanıtlı olduğu gibi.

Bugün Türkiye Batı baskısı altında federasyona iteklenirken, Doğulu ülkelerle işbirliğimizin geliştirilmesini savunan biri olarak,  Çin ile ilişkilerimizde Doğu Türkistan’ı çatışma konusu değil, köprü olarak gündeme getirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca, ‘Sınırlar Arasında’ adlı kitabımda Çin ve Urumçi bölümünün genişletilmiş metni var.  İlgilenenler okuyup düşüncelerimi öğrenebilirler.

Teşekkürler Banu Hanım.
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü