Türk Dünyası Yardım Kampanyası

TÜRK OCAKLARI GENEL SEKRETERİ PROF. DR. ORHAN KAVUNCU, “TÜRKLÜĞÜ, CUMHURİYETİ” AŞAĞILAMAYA İZİN VEREN KANUN DEĞİŞİKLİĞİ VE “AVRUPA BİRLİĞİ” İÇİN NE DİYOR?

26 Kasım 2014
Prof. Dr. M.Özcan ÜLTANIR

Avrupa Birliği uğruna ibret olarak tarihe geçen bir kanun değişikliği. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinin eski şekli:
ESKİ MADDE 301-(1)
Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinin yeni şekli (30 Nisan 2008 tarihinde kabul olunan 5759 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik – Resmi Gazetede ilan tarihi: 8 Mayıs 2008):

YENİ MADDE 301 – (1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
(4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

Bilindiği gibi Türk Ceza Kanunu yaklaşık dört yıl önce AKP iktidarı tarafından tümden yenilenmişti. Daha önce 1926 tarihinde yürürlüğe girmiş, 54 kez değişikliğe uğramış eski Ceza Kanunu yenilenmek istenmişti. O kanunun 159’uncu maddesinde, “Türklüğü, Cumhuriyeti, Büyük Millet Meclisini, Hükümetin manevi şahsiyetini, Bakanlıkları, Devletin askeri veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya Adliyenin manevi şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif etmek” gibi bir suç tanımlanmıştı. Bu suça öngörülen cezada zamanla değişiklik yapılmıştı, ama suç tanımı 26.09.2004 tarihinde kabul olunan  5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na  “Türklüğü, Cumhuriyeti kelimeleri aynen muhafaza edilerek yeni bir yazılışla, hemen hemen aynı anlamda aktarılmıştı. 

NİÇİN ÖDÜN VERİLİP BOYUN EĞİLİYOR?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, Türklüğü ve Cumhuriyeti aşağılamak 82 yıldır suç sayılmıştı. Ancak, bundan gocunan dış ve iç çevreler yok değildi ve uyum yasaları yutturmacası altında bu kavramları ortadan kaldırmak istiyorlardı. Oysa, Osmanlı’nın enkazı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direklerinden ikisi hiç kuşkusuz;  Türklük ve Cumhuriyet idi. Ne yazık ki Cumhuriyetin “laiklik” gibi bir  diğer temel direğini dahi hedef tahtası yapan AKP iktidarı döneminde, Türklük ve Cumhuriyet gibi iki temel direk üzerinde de uyum diye oynama yapılamaz mıydı? Muktedir olmayı Avrupa Birliği’ne sığınmada arayan AKP iktidarı, bu ödünü hiç kuşkusuz kolayca verebilirdi. Avrupa Birliği üyeliği adına Kıbrıs’ı bile vermeyi düşünebilen bir iktidar için bu üzerinde düşünülecek ödün bile sayılamazdı.

Hem Büyük Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü sakıncalı bulan, siz “Bunu derseniz, başkaları da ‘şunu’ der” diyebilen AKP yöneticileri görülmemiş miydi? Şunu sözcüğünün karşılığını açmak dahi istemiyoruz. Yine AKP döneminde İstanbul Belediyesi bir tarikatın üssü seçilen Beykoz Çavuşbaşı’ndaki bir sokağa yobaz çevreleri memnun edebilmek için “Cumhuriyet Çıkmazı” adını vermemiş miydi? O tabela daha dün basın uyarınca kaldırıldı. Ancak, böyle bir sokak adı düne kadar suçtu, ama artık suç değil. Bundan böyle “Türküm demek mutluluk değil, utançtır” sözü de suç sayılamaz. Çünkü, Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti demedikten sonra Türklüğü ve Cumhuriyeti aşağılamak suç sayılmıyor, suçun maddi unsurları oluşmuyor.

Büyük Atatürk’ün İzmir Hükümet konağına girerken ayağının altına serilen işgalci Yunan’ın bayrağına basmadığı, hatta Büyük Taarruz’da bile ölen Yunan askerlerinin elinden yere düşmüş Yunan bayrağını kaldırttığını duyan, okuyagelen bir nesiliz. Hiçbir ırkın, kavmin, neslin, hatta kişinin adını küçümsemek, aşağılamak gibi bir ulusal terbiyemiz yok. Ulusal ahlâk anlayışımız, kimseyi aşağılamaya izin vermez de, kimsenin bizleri, Türkü, Türklüğü ve Cumhuriyeti aşağılamasını hazmedebilecek bir ulus muyuz ki?... Böyle bir aşağılamayı, komiser edasıyla Avrupa Birliği adına konuşacak demokrasi ukalâlarının yapmasını ya da sözde edebiyat diye roman  veya hikaye karalayanlar ile sözde aydın geçinerek köşe yazısı karalayanların yapmasını hoş görebilir miyiz?

Türk Milliyetçiliği fikrinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, millî kültürün, millî ahlâk ve fikir hayatının geliştirilmesi, millî birliğin kuvvetlendirilmesi, toplum yapısının sağlamlaştırılması ve Türklüğün yüceltilmesi amacıyla kurulmuş bulunan Türk Ocakları’nın genel Sekreteri, Ankara Üniversitesi emekli öğretim üyelerinden ve TBMM 20’nci dönem milletvekillerinden Sayın Prof. Dr. Orhan Kavuncu ile bu konuları kısa bir sohbette ele alalım istedik:

Ültanır: Orhan Bey, daha doğrusu aynı üniversitesinin, hatta aynı fakültenin hocaları olarak gündelik yaşamımızda birbirimize hitap ederken davrandığımız samimiyet içinde sevgili Orhan, dergimiz için yapacağımız bu söyleşimizde, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinde yapılan değişikliği ana konumuz olarak ele alalım istiyorum. Türklüğü ve Cumhuriyeti aşağılamak suç olmaktan çıkarıldı. O kavramların yerine “Türk Milleti” ve “Türkiye Cumhuriyeti” kavramları konularak suç tanımı daraltıldı ve cezada da indirime gidildi. Siz bu değişikliğe Türk Ocakları olarak nasıl bakıyorsunuz?

AVRUPA BİRLİĞİ VE UZANTILARI DEĞİŞİKLİKTEN TATMİN OLMADI

Kavuncu: Teşekkür ediyorum Özcan ağabey. Bir kere değişiklikle, değişiklik talepleri karşılanıp, o çevreler tatmin edildi mi? Bir de işin o tarafına bakmak lazım. Yani, Türkiye’de 301 ile ilgili değişiklik talepleri nereden geliyor ve niçin geliyor? Bunlara baktığımız zaman, daha net bir takım teşhislerde bulunmak mümkün diye düşünüyorum.

Şimdi 301’inci madde tamamen kalksın diye, Türkiye’ye Avrupa Birliği’nden sürekli bir baskı var. Adeta 301’inci madde Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda daha sonraki engellere ulaşabilmesi için aşması gereken birinci engel haline geldi. Nitekim, şimdi yapılan değişikliklerin de Avrupa Birliği tarafından estirilen rüzgârları da karşılayıp tatmin etmediği, onların Türkiye’deki uzantılarının da bundan hiç tatmin olmadıklarını görüyoruz.

“ERMENİLERE SOYKIRIM YAPMADIK” DEMEYİ SUÇ SAYANLAR,
301’İNCİ MADDENİN TAMAMEN KALKMASINI İSTİYORLAR

Çünkü, 301’inci maddenin değiştirilmesini isteyenler, 301’inci maddenin tamamen kalkmasını isteyerek, bize “Türklüğe ya da Türk Milleti’ne, Cumhuriyete veya Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, Devletin yargı ve güvenlik organlarına aşağılayıcı ifadelerde bulunulmasını, hakaret edilmesini suç saymayın” diyorlar. Bunu diyenler öbür taraftan kendileri “Ermenilere biz soykırım yapmadık” demeyi bile suç sayıyorlar. Bunu söylemeyi yasaklıyorlar. Dolayısıyla bu garabeti Türkiye’deki herkes gibi Türk Ocakları olarak biz de görüyoruz. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yok.

Nitekim bu hükümet de, Türkiye’deki bu dikkati görerek, kamuoyunun 301’inci maddeyi değiştirmek isteyenlerin kimler olduğunu, bu değişikliği niye bize yaptırmak istediğini gören bu kamuoyunun tepkilerini dikkate alarak, 301’inci maddeyi tamamen değiştirmek yerine, az önce belirttiğiniz değişikliklere gitti.

CAMBAZA BAK CAMBAZA

Ne var ki yeni 301, hükümeti “ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranamamış” pozisyona düşürdü. Çünkü burada ister istemez “Cambaza bak cambaza” oyunuyla karşı karşıya kaldık. Yani, bizim kamuoyunun dikkati bir yere sevk edildi. Oysa, bence bizim dikkat etmemiz gerek yer işin öbür tarafıydı. Yani, “Türklük” ifadesini  Türk Milleti”ne çevirmiş olmakla, “Cumhuriyet” yerine “Türkiye Cumhuriyeti” demekle meydana gelen değişiklikler bence çok fazla tartışmaya gerek olan değişiklikler değil.

Ama üç yıla kadar olan cezada, “iki yıla kadar” diye bir indirime gidilmesi, bence en dikkat etmemiz gereken husus. Çünkü, kararı verecek hakimler mevcut İnfaz Yasası’nın uygulamalarını da dikkate alacaklar ve en fazla iki yıllık cezanın işte ancak üçte birini yatacak olan kişi, altı ay falan hapis yatacak ya da o da para cezasına çevrilecek ve tecil edilecek. Dolayısıyla, böylelikle ceza fiilen uygulanmaz duruma gelecek.

Ültanır: Bana göre bir başka cambazlık daha var. Eski 301’inci maddede hükümet, yargı organları askeriye ve emniyet teşkilatı aynı fıkra içinde, 2’inci fıkrada yer alıyor ve bunları aşağılama karşısında aynı ceza öngörülüyordu. Yeni maddede ceza ayrımı yapılmaksızın, hükümet ve yargı organları birinci fıkraya çıkarılırken, 2’nci fıkrada sadece askeriye ve emniyet teşkilatı bırakılmış. Bildiğiniz gibi yasa maddelerinin yazılışında cümle sırası, hatta cümlede kelime sırası bile önemlidir. Hükümete askeriyenin üzerindeki fıkrada yer verilerek, AKP’nin askeriyeden korktuğu için Avrupa Birliği’ne yaklaşıyor iddiaları da bir bakıma kanıtlanmış olduğu gibi, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan 2007 açıklamasına “Genelkurmay emrimdeki kuruluş” nezîresi vurgulanarak yapılıyor.

Bir de buradaki değişiklikte davanın açılması için soruşturmanın yapılabilmesi, Adalet Bakanı’nın iznine bağlandı. Savcılık kendi başına mekanizmayı işletemeyecek. Yargı, yürütme ayrılığı daha doğrusu yargı bağımsızlığı zarar görmüş oluyor.

301’DEN MAHKÛMİYET İMKÂNSIZ HALE GETİRİLMEK İSTENDİ

Kavuncu: 301’inci madde olarak değiştirilen eski Türk Ceza Kanunu’nun 159’uncu maddesinde de soruşturma açılması Adalet Bakanlığının iznine bağlıydı. Daha sonra yeni Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinde bu kalktı. Şimdi yapılan değişiklik istemi, tasarıda önce, “kovuşturma Cumhurbaşkanı’nın iznine bağlıdır” şeklinde geldi. O, işin iyice tıkanması demekti. Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamı, bir kere makamın kendisi itibariyle, bu kadar teferruatla meşgul olmaması gereken bir makam. İkincisi de, Cumhurbaşkanı önüne gelen kovuşturma izninin hangisine “tamam yapılsın” diyecek, hangisine “hayır yapılmasın” diyecek?

Böyle bir dikkati göstermesi gereken makam, o işin hepten tıkanmasına, 301’in hiç işlemez hale gelmesine yol açacaktı. Adalet Komisyonu’nda, “bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması Cumhurbaşkanının iznine bağlıdır” şeklindeki 4’üncü fıkra, “bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır” diye eski 159’uncu maddedeki şekle dönüştü. Bu daha ehvenişer, ya da daha uygulanabilir bir madde. Ama, neticede böyle bir düzenleme de 301’inci maddeden dolayı mahkûmiyetleri imkânsız hale getirecek.

TOPLUMUN TELAKKİLERİNE AYKIRI HAREKET EDİLMEMELİ

Ültanır: Aslında 301’den mahkûmiyeti imkânsız hale getirmek zaten değişikliğin felsefesinde yatan bir unsur değil miydi? Önemli olan işin felsefesi değil mi?

Kavuncu: Elbette burada işin felsefesi üzerinde de durmak gerekir. Bir kavramı suçlamak, aşağılamak, bir topluma, onun değerlerine hakaret etmek niye serbest bırakılsın isteniyor? Ben bunu anlamıyorum.  Yani, sadece Türklüğe değil, sadece Türk Milletine değil, mesela Çingeneliğe hakaret, Kürtlüğe hakaret, Çerkezliğe hakaret, putperestlere hakaret, Hıristiyan dinine hakaret veya Aleviliğe hakaret, Sünniliğe hakaret, bütün bunlar bizim toplumumuzun örf ve adetine, bizim  toplumumuzun zihni ve manevi kültürel değerlerine göre ayıp telâkki edilir. Kaldı ki “siz onun inançlarına, onun değer verdiği kavramlara saygısızlık ederseniz, o da size saygısızlık eder” diye biz büyüdük, hepimiz bu terbiyeyi aldık. Türk toplumunda yaygın görüş bu. Kimsenin kimseye hakaret etmemesi lazım. 301’inci maddenin de öngördüğü bu. Yani, biz toplumun bir kültür kodunu ceza kanununa taşımışız.

Biz birbirine saygı gösteren, dikkat eden bir toplumuz. Dolayısıyla 301’inci maddeyi bu açıdan ele almak gerekir. Yani burada sadece Türklük değil, hatta Türklük yerine “Türk Milleti” kavramı getirilmekle maddenin kapsamı genişletilmek isteniyorsa, çok daha fazla genişletilsin, yani söylediğim bütün bu şeyler işin içine girsin. Neticede bunlar toplumda varolan telakkiler.  Dolayısıyla siz toplumun telakkilerine uygun bir ceza kanunu da yapmış olacaksınız. Oysa, 301’inci maddeyi ortadan kaldırmak veya şimdi yapıldığı gibi işlemez hale getirmek, bu suçtan dolayı verilecek cezaları uygulanmaz cezalar haline getirmekle siz toplumun telâkkilerine de aykırı hareket etmiş oluyorsunuz.

AVRUPA İLE KÜLTÜR KODLARINDA AYRILIK

Kaldı ki Avrupa Birliği’nin birçok ülkesinde de 301’e benzer maddeler var. Ayrıca onların kültür kodları ile benim kültür kodlarım aynı değil. Mesela onlar için namus kavramıyla benim için namus kavramı aynı şey değil. Ben bir başkasının inancına saygısızlık etmemeye özen gösteririm. Onlar belki de bunu umursamazlar, hiç önemli bir şey değildir. Ama bizim dinimizden de gelen, Türk kültüründen de gelen telâkkilerimize göre, bir kavramı, bir inancı, bir etnik grubu, birisinin saygı duyduğu değerleri aşağılamak ayıptır. Ayıp ile suç aynı şey. Buna dikkat edilmesi gerekir, ama etmiyorlar.

ETRÂK-I Bî-İDRÂK (İDRAKSİZ TÜRKLER)

Ültanır: Değerli Dostum, bu değişiklikten sonra dışarıda Türkiye’ye ilişkin yazı yazan bazı kişilerle, içeride onların görüşlerini paylaşan bazı kişiler, bundan böyle Türklüğü ve Cumhuriyeti aşağılayıcı yazılar yazabilir, söylemlerde bulunabilirler ki, bunu kuşkusuz yapanlar olacaktır. Geçmişten örnekleri de var. Nitekim Osmanlı zamanında Türklüğe hakaret edildiğine ilişkin kayıtlar var. Zaten Osmanlı yönetimi en kibarcasıyla Türklüğü kaba buluyordu. Cumhuriyet sonrası gibi Türklük kavramı o zamanlar yoktu. Osmanlı’da halk dışında böyle saygı duyulan bir kavram yoktu

Kavuncu: “Etrâk-ı bî-idrâk” kavramı Osmanlı’dan kalma bir kavram. Etrâk-ı bî-idrâk, yani idraksiz Türkler.

Ültanır: Osmanlı’ya göre Etrâk (Türkler) idraksiz yani ahmakmış, anlayıştan yoksunmuş. Ama, bu vatanı kurtaran O ahmak denilen Türkler oldu, Osman Bey’in yozlaşmış ve melezleşmiş torunları değil. Türk’e, Türkçe yerine Arapça ismiyle hitap eden Osmanlılar’da milliyetçilik diye bir duygu yoktu bence. Bu açıklamayı bugün Osmanlı’ya özlem duyanlara, Atatürk milliyetçiliğine karşı çıkanlara ithaf ederek, konumuza devam edelim.

Kavuncu: Tabii bu ifade, 622 yıllık Osmanlı döneminin tamamında değil, yanlış hatırlamıyorsam, Celâli isyanları sırasında, isyana katılan bazı Türkmen aşiretleri yüzünden söylenmiş..

HAKARETİN KARŞILIĞI REAKSİYON, GELECEK İÇİN TEHDİT OLUŞTURUR

Ültanır: Şimdi, bir hakaret karşısında Türk toplumunda bir reaksiyon oluşması söz konusu değil mi? Bu reaksiyon milliyetçiliği daha güçlendirecek bir etki yapacaktır, ama toplumda bazı kutuplaşmalara ya da kamplaşmalara ve patlamalara neden olmaz mı? Bunun sakıncasını da düşünmek lazım. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne yönelik tehdide katkı oluşturmaz mı?

Kavuncu: Bizim o noktada Türk milliyetçileri olarak temennimiz, tabii gücümüz yettiği taktirde de yapmak istediğimiz, bu tip reaksiyonların olmamasıdır. Çünkü, Türkiye şu anda son derece kritik bir dönemden geçiyor. Bölücü terör ve bölücü hareket, o terörü besleyen zihniyet, Türkiye’de Güneydoğudaki vatandaşlarımıza, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlıktan başka bir siyasi kimlik, Türk Milleti’ne mensubiyetten de daha başka bir kültürel kimlik benimsetmeye çalışıyor. Bu noktadaki faaliyetler, bu noktadaki faaliyetlerin 1984’den bu yana çok ciddi terör boyutuna yükselmesi, Türkiye’de ister istemez Türk tarafının da bu işten mağdur olup zarar görmesine yol açtı.

İşte geçenlerde Akdeniz Üniversitesi’ndeki olaylar, Sakarya’daki olaylar, Türk Tabipler Birliği Kongresi’nde yaşananlar ibretle, fakat esefle takip etmemiz gereken olaylar. Yani kamplaşma, siyasi bir kamplaşmadan çok hızlı bir şekilde bir Türk-Kürt kamplaşmasına yöneliveriyor. Bunu biz Türkiye’nin geleceği açısından, bütünlüğü açısından bir tehdit olarak algılıyoruz. Bunun önüne geçmek gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’de böyle bir kamplaşmayı murâd edenler, elbette 301’inci maddeyi de serbest bırakmak, 301’inci maddeyi ortadan kaldırmak, Türklüğe hakaret edilmesini  serbest bırakmak isteyen çevreler. Avrupa Birliği bunu körüklüyor. Dolayısıyla bizim Türk milliyetçileri olarak temennimiz ve gücümüz yettiği taktirde de müdahalemiz, bu kamplaşmanın olmaması istikametindedir. Bir şekilde vatandaşımıza biz aklıselim tavsiye ederiz, sabır tavsiye ederiz, ama olaylar süratle gelişiyor ve endişe verici boyutlarda gelişiyor. Devletin bu noktada tehdit algılaması olarak bu kamplaşma temayüllerini dikkate alması ve tedbirler alması gerekiyor. Şu anda söyleyebileceğimiz zaten başka bir şey olamaz. 301’i uygulanamaz hale getirmenin, ortadan kaldırmaya teşebbüs etmenin fevkalâde yanlış olduğu kanaatindeyim.

kozmopolit entelektüel ittifak
(AYDIN İTTİFAKI) AVRUPA BİRLİĞİ’NİN SÖZCÜSÜ

Ültanır: Sevgili Orhan, doğru olmayan çok yanlış bir hareket yapıldı. Belki de ileride Avrupa Birliği bu değişiklikle tatmin olmadı diye 301’i tamamen kaldırmaya gidecekler.  Tabii siyasi iktidarda ve siyasi görüşünde bir değişiklik olmazsa!... Avrupa Birliği’nin bu isteğinin savunuculuğunu yapan içeride bazı çevreler, hatta güçlü lobiler de yok değil.

Kavuncu: Elbette.

Ültanır: Avrupa Birliği, Türkiye’nin ulus devlet yapısına da karşı ve ondan soyutlamak istiyor. Türk Ocakları olarak Avrupa Birliği – Türkiye ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kavuncu: O değerlendirmeye geçmeden önce Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki entelektüel uzantılarını da görmek ve dikkate almak mecburiyetindeyiz. “301’inci madde kalksın, değişsin” diyen çevreler, Türkiye’de bizim “kozmopolit entelektüel ittifak” diye ifade ettiğimiz, bir zamanlardan kalmış bazı eski Marksistler, bazı İslamcılar, bazı liberaller ve tamamı PKK sempatizanı Kürtçü entelektüeller. Bu dört entelektüel gruptan insanların bir araya gelerek oluşturduğu  ittifak, kozmopolit aydın ittifakı.

Dikkat ederseniz, bunlar 301’inci madde kalksın diye Avrupa Birliği’nin Türkiye’de sözcülüğünü yapıyorlar. Ama öbür taraftan, mesela ne zaman askerimiz Güneydoğu’da bir harekât yapsa, “Bu iş kaba kuvvetle çözülmez, silahla çözülmez. Askerî çözümün çözüm olmadığı anlaşıldı” diye kampanyalara başlıyorlar, ama PKK’nın eylemlerinden sonra hiç böyle çağrılarda bulunmuyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de PKK’nın lehine bir tavır sergileyen bu ittifakın insanları, aynı zamanda 301 tamamen kalksın diye de Avrupa Birliği’nin de sözcülüğünü yapıyorlar.

TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ “MIŞ GİBİ” Mİ?

Sorunuza dönersek, elbette Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkilerini iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Benim şahsi kanaatim şudur; keşke Avrupa Birliği’ne üyelik için biz zamanında müracaat etmeseydik, ama o zaman müracaat etmişiz. 1963’deki Ankara Anlaşmasıyla bir kronoloji öngörülmüş. Dolayısıyla ben Avrupa Birliği üyeliğine karşı olmama rağmen, bugün devletin bir noktasındaki görevde olsam, Türkiye’nin imza attığı anlaşmanın öngördüğü kronolojiye uymak mecburiyetindeyim. Yani, bu ikilemi de bir şekilde ifade etmiş olayım.

Avrupa Birliği’nde bu son günlerde “mış gibi yapmak” ifadesi söz konusu oldu. Geçenlerde Avrupa Birliği’nin bir yetkilisi, “Siz reformları yapıyormuş gibi yaparsanız, biz de sizi alıyormuş gibi yaparız” dedi. Bu aslında bizim 2003-2004’den beri gördüğümüz bir şey. Bizim Türk Ocakları’nın web sayfasına (www.turkocagi.org.tr) girerseniz,  Türk Yurdu dergimizin makalelerini de şöyle bir tararsanız görürsünüz. Yani, “Avrupa Birliği bizi alıyormuş gibi yapacak, ama almayacak” ifadesini biz sık sık kullandık.

Tabii Avrupa Birliği kendi ezberini bozar, Avrupa Birliği’nin gerçekten dünyaya açılan bir medeniyet projesi olarak algılanmasını önce kendi bünyelerinde sağlarlarsa, bu Avrupa Birliği’ne girmenin Türkiye için de bir zararı olmaz. Ama, Avrupa Birliği bu ezberi bozacak gibi görünmüyor.  Avrupa Birliği’nde bakın, Avrupa Birliği Anayasası diye hazırlanan metin Fransa’da ve Hollanda’da kamuoyu tarafından referandumla reddedildi. Sonra Lizbon modeli diye yeni bir anlaşmaya gittiler ve kamuoyuna sunulacak bir metin olmaktan çıkardılar. O anlaşma sayesinde her ülke yönetiminin referanduma gitmeksizin kabul ettiği bir metin haline geldi.

AVRUPA BİRLİĞİ KENDİ İÇİNDE DE HAZIMSIZLIK YAŞIYOR

Ama buna rağmen değil Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hazmetmesi, bunu üyelik geçiş süreciyle ilgili kendi ifadeleri olduğu için kullanıyorum, Avrupa Birliği şu anda mevcut 27 üyesini bile hazmetmek noktasında sıkıntılar yaşıyor. Özcan Ağabey sizin benden daha iyi bildiğinizi tahmin ettiğim birçok konuda uyuşmazlıklar var. Mesela tarımda vergi muafiyetleri var, o tarım fonlarına her ülkenin belli bir pay yatırması söz konusu, neredeyse bunlardan dolayı Avrupa Birliği Bakanlar toplantısında zaman zaman görüşmeler kesilme noktasına geliyor. İngiltere’nin Fransa’yı hazmetmesi son derece zor. İspanya’nın İtalya’yı hazmetmesi zor. Hollanda’nın “seracılık çalışmalarımdan ürettiğim bitkisel gıda yetiyor, bu İspanya’ya, İtalya’ya ne gerek var?” gibi bir algılaması ve yaklaşımı söz konusu.

Ültanır: Enerjide de bir birlik politikaları yok. İşte bazıları Avrasya’dan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanacak Nabucco projesini desteklermiş görünürken, bazıları ve bu bazılarında başta Yunanistan olmak üzere Rusya’nın Nabucco’yu öldürmek için ortaya attığı Güney Akım projesini destekliyorlar. Hadi Yunanistan’ın hasmane rekabeti var desek de, Bulgaristan’ın, İtalya’nın ne sıkıntısı var acaba?

Kavuncu: Bu Avrupa bizim yeni tanıdığımız bir Avrupa değil. Bu Avrupa 10’uncu asırdan beri kendi içerisinde de zaten birbirini hazmedemeyen bir Avrupa. Dolayısıyla, Avrupa Birliği bizi almasa da, ki bence almayacak, kendi içinde de uzun vadede geleceği olmayan bir Avrupa.

TÜRK CUMHURİYETLERİ VE AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ PARADOKSU

Ültanır: AKP iktidarı kendi güvenliği için 2003’den beri Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini tavizkâr bir politikayla geliştirmeye çalıştı. İstenen öyle tavizler var ki, onları vermeye hiçbir iktidarın muktedir olması düşünülemez, Kıbrıs’tan vazgeçmek gibi. Sonuçsuz kalacak görünen Avrupa Birliği çabası adına yüzümüzü Batı’ya dönmüşken, Doğu’muzda kalan Türki Cumhuriyetler ihmal edildi. Son beş yıldır bu ihmalden ne kaybettik?

Kavuncu: Türk Cumhuriyetleri ile Türk Dünyası ile ilişkilerimizi uzun soluklu götürmek mecburiyetimiz var. AKP iktidarından daha önce 1994’den itibaren Türk Dünyası ile ilişkilerimizde bir azalma meydana geldi, bir soğuma meydana geldi. 1992 başından 1994’e kadar geçen iki sene adeta cicim ayları, balayı dönemiydi. Tabiatıyla herkes kendi gerçeklerine döndü, daha gerçekçi tabii bir ilişki noktasına gelindi. O noktadan itibaren bizim çok daha realist akılcı hareket etmemiz lazım.

Herkesin her Cumhuriyetin kendine özgü problemleri olduğunu bilmemiz lazım.  Yani biz Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye değilsek, onların niye üye olduklarına anlayış göstermemiz, kızmamamız lazım. Çünkü, her ülkenin kendi sorunları kendisine ait. Birbirimizle ilişkilerimiz bu noktada, bu anlayış üzerine oturmalı. Böyle yaparsak, işte o hazmetme kapasitesi az dediğimiz Avrupa Birliği’ne nazaran, bizim birbirimizi hazmetme kapasitemiz daha yüksek olur. Türkiye bu dikkati göstermek zorundaydı.

Avrupa Birliği ile ilgili yanlışlar, esasen sadece AKP iktidarı zamanında değil, ondan önceki iktidarlar zamanında da değil, 1987’de başladı. Bizim Avrupa Birliği’ne tam üyelik müracaatımız bence bir dönüm noktası oldu. Düşünün dört sene sonra Sovyetler Birliği dağılacağını ilan etti ve dağıldı. O zamanlardan bu görünüyordu. Dolayısıyla Türkiye’de, zannediyorum dış politikayı yapanların bir kısmında bir panik meydana geldi. “Sovyetler Birliği dağılırsa Batı nezdindeki önemimiz azalacak, aman o önemimiz azalmadan kapağı atalım” gibi bir panikle ve rahmetli Turgut Özal’ın çabasıyla biz Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müracaat ettik ve hatırlayacaksınız, o üyelik başvurumuz reddedildi. Bu bence Türkiye için fevkalâde yanlış bir adımdı.

Yani 1987’de, 1963 Ankara Anlaşması’nın öngördüğü kronolojiyi tek taraflı öne çekme çabasına girdik. 1995’de de Gümrük Birliği Anlaşması’nı imzaladık. Halbuki Gümrük Birliği Anlaşması 1963 anlaşmasının öngördüğü kronolojiye göre, tam üyeliğe geçiş süreciyle birlikte olacaktı. Bakın şimdi ise, 1995’te Gümrük Birliği, 9 yıl sonra geçiş süreci… Dolayısıyla bizim bu tip acul hareketlerimiz hep Avrupa Birliği’nin bize bakışını etkiledi.

Avrupa Birliği Türkiye’yi, “Ne pahasına olursa olsun bize girmek istiyorlar” şeklinde algıladı ve bu görüş “O zaman ben bunun bu psikolojisinden yararlanayım. Bunu kapının önünde oyalayayım” politikalarına sevk etti. Hem de bizim Türk Cumhuriyetleri ile, yani asıl hedefimiz olması gereken, dış politikada asıl kaynaşma, işbirliği yapma mecburiyetimiz olan Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimizi de zayıflattı. 

57’nci Hükümet’in son zamanlarında Sayın Ahmet Necdet Sezer’in Sayın Süleyman Demirel’in yerine Cumhurbaşkanı olması da , Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimizde olumsuz etki yaptı. O ülkelerin de yapısını dikkate alırsak, en yukarıdan en yukarıya (zirvede) ilişkiler son derece önemliydi, Turgut Özal’ın ve Süleyman Demirel’in geliştirdiği bu ilişkiler maalesef Ahmet Necdet Sezer ile, belki de onun kişiliğinden kaynaklanan sebeplerle devam etmedi. Umarım şimdi, 11’inci Cumhurbaşkanımız Sayın Gül ile bu ilişkiler tekrar gelişir.

AKP iktidarının da daha önce başlamış olan Avrupa Birliği seyrini, belki de onlardan daha istekli devam ettirmek çabasıyla, siyasetin kıblesinin tamamen Avrupa Birliği’ne dönmesiyle de, Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimiz son derece zayıf bir noktaya getirildi.  

21’İNCİ ASIR, TÜRK ASRI VİZYONU

Ültanır: 1992-94 yılları Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimizde gerçekten bahar aylarıydı. O zaman kullanılan bir söz vardı, “21’inci yüzyıl Türk Asrı” olacak diye. Bugün geldiğimiz noktada maalesef bu vizyon ve ufuk ortada yok. Ama yine de şunu sormak istiyorum. 21’inci yüzyılda bir “Türk Ekonomik İşbirliği” oluşabilir mi, bunun olabileceğine ilişkin bir taban, yeşerebileceği bir ortam görüyor musunuz?

Kavuncu: Özcan Ağabey biliyorsunuz ben istatistikçiyim. Benim işim tahmin yapmak. Ama bu konularda ben kendimi tahmin yapmak konumunda değil, tam tersine hedefleri olan ve o hedefleri gerçekleştirmek için çaba gösteren insan konumunda hissediyorum. Dolayısıyla 21’inci asır Türk Asrı olur mu olmaz mı, böyle bir tahmin yapmıyorum. 21’inci asır Türk Asrı olacaktır, olsun diye ben çaba gösteriyorum.

Buna doğru giden yolda neler yapmamız lazım? Demin söylediğim gibi akılcı, planlı, programlı, herkesin kendi gerçeklerine saygı göstereceği bir yaklaşımla ülkeler arasındaki ilişkiler yumağını bizim artırmamız lazım. Yani, artık geri dönülmez noktalara getirecek bir yoğunluk ilişkilere kazandırılmalı. Öyle bir yumağı her ülkeyle, her Türk Cumhuriyeti ile meydana getirmemiz lazım. Onun için 1992’den beri atılan adımları da devam ettirmek lazım.

İşte 8’inci Türk Kurultayı yapıldı. Ona Türkmenistan ve Özbekistan Cumhurbaşkanları katılmadı, Antalya’ya gelmediler. Olsun, ısrarla devam ettirilmeli, onların gelmesi için çaba göstermeye Türkiye’nin devam etmesi lazım. Söylediğiniz gibi Ekonomi Birliği’ni meydana getirmesi lazım.  Azerbaycan ve Türkiye dışında, Hazar Denizi’nin öbür tarafında Türkistan Cumhuriyetlerinde bir birlik arayışı var.  O birlik arayışına biz mümkün olduğu kadar yapıcı etkide bulunmalıyız. Çünkü Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan bir araya gelirse, Tacikistan da onlara eklenirse, daha sonra bizim Hazar Denizi’nin bu tarafından katılmamız mümkün.

ECO, yani 10 tane ülkenin meydana getirdiği Economic Cooperation Organization, Afganistan, Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Pakistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Türkiye, bu 10 ülkenin meydana getirdiği ECO’yu bizim KEİ, yani Karadeniz Ekonomik İşbirliği kadar önemsememiz lazım. Israrla ben 1996’dan beri söylüyorum, üzerinde duruyorum, ama bir yaptırım gücüm olmadığı için kurulamıyor. ECO ülkelerinin ortak parlamentosu kurulmalı. Avrupa Parlamentosu gibi, KEİ için de böyle bir yapı meydana geldi. Bunlara doğru bizim gitmemiz lazım. Burada uğraştık da olmadı diye bir ümitsizliğe ve hüsrana da gerek yok. Uğraşırız olmaz, ama bir adım geri çekilirsiniz, iki adım ileri gidersiniz.

Kısacası, ben gelecek için ümit varım. Akıllı gitmemiz lazım. Heyecanlarımızı muhafaza etmemiz lazım. Hatta heyecanlarımızı artırmamız lazım, ama heyecanlarımız akılcı olmamıza engel olmamalı. Tam tersine aklımızı da yöneten heyecanlar içinde  olmamız lazım.

Ültanır: Sevgili Orhan, bu ilginç söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Kavuncu: Ben de bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim Özcan Ağabey.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü