Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Rektör Prof. Dr. Rıza AYHAN: Gazi Üniversite’sinin Hedefine “Türk Milletini Muasır Medeniyet Seviyesinin Üstüne Çıkartma” İdealini Yerleştiriyoruz.*

26 Kasım 2014
Söyleşi Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMİR

Her dört yılda bir üniversitelerde rektörlük seçimleri yapılıyor. Prof. unvanını taşıyan her öğretim üyesi rektörlüğe aday olabiliyor. Seçim yapıldıktan sonra en çok oy alan 6 öğretim üyesinin ismi YÖK’e gönderiliyor ve YÖK bu adaylar içinde de eleme yaparak en çok oyu alsın veya almasın 3 adayı Cumhurbaşkanlığı makamına sunuyor. Cumhurbaşkanı da bu üç adaydan birini rektör olarak atıyor. 2004 yılında en çok oyu aldığı halde rektör olarak atanmayan Prof. Dr. Rıza AYHAN, bu dönemde yeniden aday oldu ve Cumhurbaşkanı tarafından yeniden Gazi Üniversitesi rektörü olarak atandı. Türk Yurdu dergisi, üniversite sorunlarını önemsediği için önümüzdeki aylarda bir dizi röportaj yaparak yeni seçilmiş rektörlerle sorunlarını ve çözüm önerilerini tartışacak. İlk röportajımız Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza AYHAN ile yapıldı.

 -Sayın Rektörüm, Türk Ocakları ve Türk Yurdu dergisi adına rektör olarak atanmanızı tebrik ediyorum. Türkiye’de siyasi çalkantıların yoğun olduğu bir dönemde aday oldunuz ve yeniden öğretim üyelerinin teveccühünü kazandınız. Şimdi seçim geride kaldı ve tüm üniversitenin rektörü sıfatını yeniden kazandınız. Hiç kuşkusuz rektörü olduğunuz üniversitenin vizyonu var. Bir de rektör olarak sizin vizyonunuzu öğrenebilir miyiz?

-33 yıldır akademik dünyanın içindeyim, 18 yıldır idarecilik görevleri üstleniyorum. Bir dönem burada Gazi Üniversitesinde rektörlük yaptım. Bu ikinci dönem. Vizyon, bir üniversitenin imkânları, şartları, ülkenin genel durumu çerçevesinde oluşur. Bütün bunları hesaplayarak, kapasitenin en verimli şekilde kullanılması üzerinden ideal durumu öngörür ve buna ulaşmaya çalışırsınız. Biz 1926 yılında temelleri atılan, çeşitli aşamalardan geçerek bugüne gelen Gazi Üniversite’sinin hedefine her şeyden önce, kurucusu Atatürk’ün “Türk milletini muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartma” idealini yerleştiriyoruz. Üniversite ilgili olduğu topluma ve nihayet insanlığa karşı sorumludur. Bunların ikisi birbiriyle çelişmez, aksine birbirini tamamlarlar. Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmanın bugünkü karşılığı, küresel dünyanın kriterlerini atlamaksızın, bu ölçekteki bir rekabet ve verimlilik zemini üzerinde en iyisini yapmaya çalışmaktır. Gazi Üniversitesinin kendisini yerleştirdiği bağlam, kesinlikle Türkiye ile sınırlı değildir. Sadece batı dünyası ile de sınırlı değildir. Bizim mutlaka doğuya, Ortadoğu’ya Afrika’ya oradaki üniversitelere de açılmamız lazım. Zaten dünyanın her yanından öğrenciler geliyor, onlar bu ilişkilerin ilk ipuçları. Fakat asıl yapılması gereken karşılıklı çeşitli anlaşmalarla programlar düzenlemek, alışverişte bulunmak, nihayet rekabet için somut ilişkilerin teşvik ediciliğinden yararlanmaktır.
Bu amaçlara ulaşmak için, üniversitenin üzerinde yükseldiği, onun yapı taşını teşkil eden öğrenci, öğretim üyesi, idareci ve hizmetlilerin işbirliği ve dayanışmasını temin etmek, şartlarını iyileştirmek gerekir. Bu yönde çalışmalarımız var. Bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerini teşvik etmek çok önemli. Bu konuda da hem yerel hem uluslararası kaynakları seferber etmek için çalışmalar yapıyoruz. Öğretim üyelerimizin bilgi ve görgülerini artırmaya dönük onları uluslararası bilim dünyasıyla aynı zeminde buluşturacak organizasyonlarımız olacak.  Yaklaşık altmış bin öğrencimiz var. Bu ciddi bir mekân problemi doğuruyor. Yeni mekânlar oluşturmak istiyoruz. Çubuk yerleşkesi bu projelerimizden birisi. Eskişehir yolundaki Türkobası da üniversite için uygun bir yer. Amacımız hem mekân olarak üniversiteyi rahatlatmak, hem de ders ve bilimsel çalışma arasında bir dengeyi tesis etmek. Öğrencilerimiz için Erasmus programı çok önemli. Bunu hassasiyetle takip edeceğiz. Leonardo programı ile mesleki ve teknik gelişmeleri artıracağız. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Hayat Boyu Öğrenme alanında da çalışmalarımız sürüyor. Bu mânâda AB üyeliğini hedefleyen ülkemizin ilgili sürecin gerektirdiği tüm müktesebata üniversite olarak uyma konusuna da özel bir önem veriyoruz.
Yeni kurulan üniversitelere öğretim üyesi yetiştirme programı üzerinden destek vermek istiyoruz. Üniversite ile sanayi arasındaki işbirliğini sağlam temeller üzerine kurarak karşılıklı yararın sağlanacağı bir yolda yürümek istiyoruz. Daha saymam gereken birçok proje var. Bütün bunların yaslandığı vizyon, küresel rekabet ve verimliliğin ışığında milletimizi muasır medeniyetin üstüne çıkartmak için bize düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmektir.

 -Bir önceki dönemde sizin izninizle ve desteğinizle Türkiye’de ve Dünya’ da ilk kez bir üniversite olarak Gazi Üniversitesi’nin profilini araştırmıştık. O zaman bir rektör olarak çok cesur davranmıştınız. Daha sonra yine sizin desteğinizle bu araştırmayı bütün Türkiye çapında yapmıştık. Siz rektör olarak ilk araştırmanın sonuçlarını değerlendirmiş ve hiç yurt dışına çıkmamış öğretim elemanlarının varlığını dikkate alarak bir proje geliştirmiş ve yüzlerce öğretim elemanını yurt dışına göndermiştiniz. Ben de bu projeyi yakından takip edenlerdenim. Bu proje sayesinde yurtdışında deneyim kazanan genç meslektaşlarımızın çoğu, döndükten sonra kazandıkları dinamizmle bilimsel yayın üretmede büyük bir başarı sergilediler. Bu dönemde de öğretim üyelerinin gelişiminin ve niteliklerinin artması için ne tür projeleri hayata geçirmeyi düşünüyorsunuz?
-Üniversitemizin öğretim üyesi kadrosu yaklaşık 1800’dür. Keza 1700’ün üzerinde araştırma görevlisi, okutman, öğretim görevlisi gibi kadrolarımız vardır. Şunu biliyoruz: Öğretim üyeleri kişisel inisiyatifleriyle kendilerini geliştiriyorlar, bilimsel faaliyetlerde bulunuyorlar, çeşitli ilişkiler kuruyorlar. Bu madalyonun bir yüzü. Eğer bir üniversitenin ortamı, imkânları öğretim üyelerinin kendilerini geliştirmeleri bakımından teşvik edici ise onlara çeşitli tercihler sunuyorsa, bu durum hem kalite hem sayı olarak bilimsel faaliyetleri artırır. Bahsettiğiniz dönemde üniversitenin gerçek durumunu görmek için o araştırmayı yaptırmış ve hiçbir komplekse kapılmaksızın kendimizle yüzleşmiş, problemleri nasıl telafi edeceğimizi düşünerek bir dizi program hazırlamıştık. Problemleri halletmenin ilk adımı onu görmek, ne kadar dramatik olursa olsun kabul etmek ve gereğini yerine getirmektir. Uluslararası tecrübesi olmayan bilim insanlarından küresel rekabete girmelerini bekleyemezsiniz. O dönemde başlattığımız, öğretim üyelerinin bilgi ve görgülerini artırmak için yurt dışına gitmeleri projesini yeniden hayata taşıyacağız. Bunun için Amerika’da ve Avrupa’daki bazı üniversitelerle temaslara başladık.
İkincisi öğretim üyelerinin özlük haklarına ilişkin iyileştirme taleplerimiz var. 1980 yılından beri gelen bir kayıp söz konusu. 12 Eylül anlayışının tasfiyesinden bahsedildiği bir dönemde onun uzantısı olan öğretim üyelerini, özlük hakları üzerinden cezalandırma anlayışının da tasfiye edileceğini ümit ediyoruz. Bunun ötesinde döner sermayenin nasıl yaygınlaştırılıp tüm öğretim üyelerine açık hale getirilebileceğini inceliyoruz. Türkiye’de araştırma geliştirme faaliyetlerini teşvik eden çeşitli kurumlar var. Keza AB ile ilişkilerimiz çerçevesinde kullanılmayı bekleyen fonlar, kaynaklar var. Bunları merkezi bir yapı aracılığıyla takip etmeyi, bağlantıyı kurmayı hedefliyoruz. Öte yandan lisansüstü eğitim aşamasındaki gençlerimizin kendilerini etkin bir şekilde yetiştirmelerine yönelik de fon ve burs imkânlarını seferber etmeyi planlıyoruz. İndekslere giren yayınlara yönelik maddi ve moral ödüllerimiz artarak devam edecektir.
Bu konuda bir önemli husus da öğretim üyelerinin barış, huzur ve esenlik içinde çalışabilmeleri, çatışma ve gerginlikler yaşamamalarıdır. Hukuk esasında, kurumsal yapıları, kuralları ve nihayet teamülleri dikkate alan bir yönetimin barış ve istikrarı en üst düzeyde sağlayacağı muhakkaktır. Gazi’de bu istikrarı, esenliği kurumsal bir alt yapı ile birlikte temin edeceğiz.
Yönetimin kapısı bütün öğretim üyelerine açıktır. En önemli ölçümüz, bilime ve eğitime katkıdır. Bunu kim yaparsa başımızın üstünde yeri vardır.

 - Sayın Rektörüm, TÜBİTAK’ın 1994 yılında yayınladığı, Harvard Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi dekanlarından Henry Rosovsky’nin Bir Dekan Anlatıyor adlı kitabı Türkiye’de yayınladığı yıllarda büyük yankı uyandırmıştı. Size Rosovsky’nin kitabında belirlediği bazı ilkeleri okuyacağım ve izninizle bu ilkelerin altını doldurmanızı isteyeceğim:

“Her şey daha demokratik davranmakla düzelmez”.
-Sözleri elbette, niçin söylendikleri, bağlamının ne olduğu hususlarını atlamadan düşünmek lazım. Ama bunlardan bağımsız olarak bir ilk çağrışım şeklinde kanaatlerimi şu şekilde ifade edebilirim: İkinci dünya savaşının hemen öncesinde bir şair, “Demokrasi o kadar çok fazla anlam ifade ediyor ki artık onun gerçek anlamının ne olduğunu bilemiyoruz” şeklinde bir söz etmişti. Demokrasi bir yönetim biçimi olarak, halkın rızasını esas alması, keza rasyonel bir kamusal müzakereyi sağlayarak siyasal iradeyi şekillendirmesi bakımından çok önemli. Ancak her yerde ve her şeyde demokrasi gerekir, şeklinde bir yaklaşım söz konusu olamaz. Bir kurum olarak üniversitenin tabi olduğu bir hukuk, işlerin yürümesi için teşekkül etmiş kurullar ve karar süreçlerinin işlemesine yönelik, ilgili yasal çerçeve kadar teamüller vardır. Yöneticilerin kimi yetkileri, elbette idarenin genel ilkeleri esasında şahsi inisiyatiflere bağlıdır. Bu öngörülürken, işlerin yürümesi için nihai karar merciine ilişkin bir düzenleme yapılmıştır. Bunlardan sarfı nazar etmek, süreçleri bütünüyle oylama esası üzerine kurmak mümkün değildir. En demokratik yapılar İspanya iç savaşındaki anarşist birlikleriydi. Bu meziyet gibi görülen özellikleri onların yıkımlarının asıl nedeni oldu. Demokrasiyi çok önemsiyorum fakat onu kutsamıyorum, yöntemi amacın yerine koymuyorum.  

“Bir üniversitede bilgili olanların söz hakkı daha fazladır.”
-Bu aslında yasalarla düzenlenemeyecek, ancak her türlü sosyal ilişkide kendiliğinden ortaya çıkan bir ilkedir. Bilgi insana daha fazla cesaret ve kararlılık verir. Bilmeyen insan ise kendisine güvenemez, iddialarını delillendiremez. Üniversite ortamı müzakerelerde akli nitelikleri dikkate alan, dolayısıyla bilgiyi öne çıkartan bir ortamdır. Bunun elbette istisnaları vardır. Bazen bilgili insanlar sessizleşip kenara çekilmek isterler. Ama bilim namusu olan, vicdan sahibi insanların onları teşvik etmeleri, sözlerine kulak verilmesi için desteklerini esirgememeleri gerekir.  

“Üniversitede kararların kalitesi, çıkar çatışmasını bilinçli olarak önlemek yoluyla artırılabilir.”
-Çıkar çatışmasına dayalı olarak rasyonel bir toplum kurulacağı iddiası, temelde kapitalizmin amentüsüdür. Ancak acaba her tür sosyal kategori için bu doğru mudur? Ekonomik hayat için bu düşünülebilir bir ilkedir. Çünkü nihayet söz konusu olan kişisel ve kimi ortak çıkarlardır. Fakat bilimin ilgili olduğu dünyada çıkar gibi bir bakıma hayli muğlâk, fakat akla hemen kişisel maddi ve moral arayışları getiren bir kavramı esas kabul etmek demek, ilişkileri bilimsel düzlemden çıkar ve güç ilişkileri düzlemine çekmek demektir ki bundan üniversitenin ve bilimin zarar göreceği muhakkaktır. Yönetici kadroların üniversitenin varoluşuna ilişkin asıl unsurları hiçbir zaman gözden ırak etmeksizin inisiyatifleri çerçevesinde, bilimsel süreçleri tehdit etme potansiyelindeki çıkar çatışmalarına karşı bilinçli bir tavır almaları gerekir.  
“Üniversitedeki örgütlenme yapısı, öğretim üyelerinin idari görevlere ayıracakları zamanı en düşük düzeye indirmelidir.”
-Öğretim üyesinin asli işi bilimsel faaliyettir, öğrenciyi donanımlı, yetkin bir şekilde yetiştirmektir. İdari görevler için, bilindiği gibi idari kadrolar mevcuttur. Fakat kimi idari görevler, üniversitenin bilim üretme ve öğrenci yetiştirme özelliğiyle kritik bir ilişki içindedir ve buralarda öğretim üyeleri ister istemez görev almak zorundadırlar. İdeal olanı, öğretim üyesinin idari görevlerini azaltmak, zamanlarını ve mesailerini asıl işlerine ayırmalarını temin etmektir.   

 -YÖK sistemini ve mevzuatını değiştirmek amacıyla son yıllarda, gerek YÖK gerekse MEB tarafından hazırlanan taslaklar kapsamlı bir çözüm üretemedi, taraflar arasında uzlaşma sağlanamadı. Geçen dönemki rektörlük tecrübenize dayanarak YÖK Sisteminin sorunlara çözüm arayabilmesi için nasıl bir yapılanmaya doğru gidilmesini tavsiye edersiniz?
-YÖK, üniversitelerin üzerinde bir kurul olarak oluşturuldu. Eğitim öğretime ve idari işlere ilişkin önemli yetkileri var. Modern düşünce, ademi merkeziyetin yönetimdeki yeri üzerine bir çok tez geliştirirken, merkezi yönetimlerin kapasite kullanımından süreçlerin idaresine kadar bir çok açıdan ne tür problemler doğurduğuna ilişkin etkileyici bir külliyat oluşmuşken, bilimin asli mekanı olan üniversitelerin bir merkezi düzenle idare edilmesi düşünülemez. Elbette üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayacak, standartları yine üniversitelere dayanarak ortaya koyacak, akademik yükseltmelerde rol alacak bir kuruma ihtiyaç var.  YÖK, bir koordinasyon merkezine dönüştürülmeli, üniversiteler bakımından vesayet anlamına gelecek yetkilerinden arındırılmalıdır. Esasen sadece YÖK’ü değil üniversitelerdeki yapılanmayı da yeni baştan düşünmek de fayda vardır. Bunlardan birisi de hemen aşağıdaki soruda ifade ettiğiniz rektörlük seçimleridir.

 -Sayın Rektörüm, yakın zamanda rektörlük seçimini hep beraber yaşadık. Sizinle rektörlük seçimini ve üniversiteye etkisini konuşmak istiyorum. Seçim sürecinde yaşananlar ilişkiler medeni ölçüler içinde cereyan etmiyor maalesef. Tabirimi lütfen mazur görün, köy muhtarlığı seçimine dönüşüyor rektörlük seçimleri. Yıllarca süren küskünlük ve kırgınlıkların tohumu atılıyor böylece. Son günlerde basında yansıyan haberlere baktığımızda YÖK’ün rektörlük seçimlerine yeni bir düzenleme getireceği anlaşılıyor. Türkiye üniversitelerinin daha ehil ellere teslim edilebilmesi için rektörlük seçim veya atamalarına ilişkin nasıl bir model önerirsiniz?
-Bilindiği gibi rektörler, ilgili üniversitenin öğretim üyelerinin oylarıyla tercih edilen adaylardan ilk altısının arasından, YÖK’ün yaptığı ikinci bir seçimle üçe indirilenlerin Cumhurbaşkanının onayına sunulması ve akabinde birisinin atanması şeklinde oluyor. Esasen bu sistem ne seçim ne atama. Bazen seçimden birinci çıkan atanabiliyor, bazen üçüncü çıkan. Belli bir sisteme bağlanmadığı için atama her zaman tartışmalara konu oluyor. Seçime gelince. Birçok üniversitede en kalabalık fakülte aynı zamanda rektörü de belirleyen fakülte oluyor. O zaman ne diyebiliriz, bu seçim üniversitenin değil filan fakültenin oluyor. İkinci olarak, seçim rekabet demektir. Rekabet nasıl şekillenecek? İster istemez devreye çeşitli dayanışma grupları giriyor. Nasıl iktidarın karar ve tercihlerini belirleyen onun teşekkül biçimi ise, aynı şekilde rektörün o makama geliş biçimi de bir iktidar olarak onun kararlarında etkili olabiliyor. Mutlaka böyle oluyor demiyorum, bir potansiyel durumdan, üzerine tartışılan konulardan bahsediyorum. Nihayet rektör olan kişi, ikinci dönem de orada kalabilmek için kendisini destekleyeceklerin sayısını artırmaya yönelik bir kadrolaşma yapabiliyor. Nitekim bakıyorsunuz, ikinci dönemi için hemen hemen seçilmeyen rektör yoktur. Ben dört defa seçimlere katıldım. Bu tür tartışmalı konulardan arkadaşlarla birlikte kaçınmaya çok dikkat ettik. Eminim birçok rektör de böyle yapıyor, ama yine de bunun bir zorluk olduğu muhakkak. Sistem, bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi daha sınırlı bir seçiciler kuruluna bırakılabilir, ya da kimi nesnel ölçütler esasında müracaat hakkı kazanan öğretim üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılabilir.  

-Eğitim Reformu Girişimi’nin 2006 yılında hazırladığı “Türkiye İçin Yeni Bir Yükseköğretim Vizyonu” adlı taslak raporda, Cumhuriyet’in ilk yıllarında üniversiteden “milli kimlik inşasına katkı” yapması beklenirdi. Türkiye’nin artık bu anlayışları aşmanın zamanı gelmiştir. Üniversitelerin asli görevi sorgulamak, bilgi üretmektir. Günümüzde toplumların gücü, ürettikleri bilgi ile ilişkilidir görüşüne yer veriliyor.  Bu görüşe katılır mısınız?
-Esasen bu iki konunun birbiriyle çeliştiğini düşünmüyorum. Milli kimlik inşasına katkı elbette üniversitenin asli görevi olamaz, çünkü bu iş sürekli toplumsal müzakere ile teşekkül eden bir alandır. Fakat sorgulayan ve bilgi üreten üniversite, bizatihi bilimlerin kendisi dahi normlardan uzak duramazken, hangi normlar adına bu işlere anlam verecektir? İçinde yer aldığın ülkeye, oranın halkına hizmet etmek de milli kimlik inşasına katkıdır. Üniversiteleri ilgili oldukları toplumdan, onun değerlerinden, hayatından koparıp, fildişi kulede bilim fabrikaları haline getirmek mümkün değildir. Toplumların gücünü tayin eden ürettikleri bilgi, bunu uygulamaya taşıma becerileri, dayanışma yetenekleri, kader birliği edebilme kabiliyetleridir. Ortak kimliğin heyecan verici, seferberlik sağlayıcı, ortak idealler etrafında o insanları toplayıcı gücü olmaksızın o toplumun kudretli olması düşünülemez.
Öte yandan milli kimlik dediğimiz değerler dizgesi suni, icat edilen, hayatta karşılığı bulunmayan, hayali düzlemde yer alan bir yapı değildir. Sosyoloji marifetiyle toplumu tanırken, eğilimlerini bilirken, iktisatla maddi değerlerini, tüketim, bölüşüm, üretim niteliklerini tespit ederken, hukukla yasaları ve uygulamalarını analiz ederken, diğer bilimlerin kendi sahalarındaki çalışmalarını sürdürürken sonuçta tüm yaptıklarımız milli kimlikle ilişkilidir. Zihni bir kurgu olarak milli kimlikle bilimi ayrı yerlere koyabilirsiniz, fakat hayat bunu kabul etmez.

 - Son iki yılda açılan üniversite sayısı 50’ye yaklaştı. Alt yapısı olmayan, öğretim elemanı kadrosu bulunmayan bu üniversiteler ile köklü üniversiteler arasında kalite açısından eşitsizlikler yaşanıyor. Bunu göz ardı eden şimdiki sistem yeni üniversitelere tam destek olamadığı gibi köklü üniversitelerin de kalite problemlerine çözüm getiremiyor. Eğer YÖK’te yeni bir yapılanmaya gidilecekse, ne tür uygulamaların önü açılmalıdır?
-Yeni üniversitelerin açılmasını destekliyorum. Bunlara ilişkin tartışmalar olabilir, eğitimlerinin kalitesi, öğretim üyelerinin yeterliliği üzerine konuşulabilir. Hiç itiraz etmem. Aslında bu konularla ilgili değerlendirmeler tüm üniversiteleri kapsamalıdır, çünkü her biri için bu vadide söylenecek sözler vardır. Ama yeni üniversiteler, kuruldukları yerdeki vatandaşların ayağına bilimi götürmek, oradaki insanlara üniversite fırsatı sağlamak bakımından eşsiz bir işlevi yerine getirirler. Hep demokrasiden bahsediyoruz, demokrasi bir ilkeler rejimidir aynı zamanda ve bu meyanda fırsat eşitliğinden söz edilir. Bunu nasıl sağlayacaksınız? Ya insanları eşit kılacaksınız, ya da onların ulaşabildikleri imkânlar bakımından bir denklik sağlamaya çalışacaksınız. Birincisi mümkün değil, öyleyse ikincisi konusunda daha fazla çaba sarf etmek gerekir ki, yeni üniversiteler eğitim bakımından böyle bir ihtiyacı karşılarlar.
Bu üniversiteleri eleştirmek yerine, onları desteklemek gerekir. Eleştiri dile getiren insanlar, aynı zamanda şahsen kaliteyi artırmak bakımından ne tür bir görev üstlenecekleri üzerinde de düşünmelidir. Bu vicdanlı olmanın bir gereğidir. Eleştiri çok kolaydır, zor olan sözlerin yerine eylemi koymaktır. Biz Gazi Üniversitesi olarak Anadolu’daki üniversitelere her tür desteği verme kararındayız. Özellikle öğretim üyesi yetiştirme programlarıyla önemli katkılar sağlayacağımızı düşünmekteyim.
Üniversitelerin kalitelerini artırmaları bakımından ihtiyaç duydukları üç temel, herhalde, kadro, kaynak ve motivasyondur. Ama takdir edersiniz ki sürekli “yok” demek yerine “var” olanı en verimli en rekabetçi şekilde kullanmak çok önemlidir ve ahlakın gereğidir.
-Teşekkür ederiz.

*Söyleşi Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMİR. Türk Yurdu Genel Yayın Müdürü                                                                      

  Rektör Prof. Dr. Rıza AYHAN:Gazi Üniversite’sinin Hedefine  “Türk Milletini Muasır Medeniyet Seviyesinin Üstüne Çıkartma” İdealini Yerleştiriyoruz.*

Her dört yılda bir üniversitelerde rektörlük seçimleri yapılıyor. Prof. unvanını taşıyan her öğretim üyesi rektörlüğe aday olabiliyor. Seçim yapıldıktan sonra en çok oy alan 6 öğretim üyesinin ismi YÖK’e gönderiliyor ve YÖK bu adaylar içinde de eleme yaparak en çok oyu alsın veya almasın 3 adayı Cumhurbaşkanlığı makamına sunuyor. Cumhurbaşkanı da bu üç adaydan birini rektör olarak atıyor. 2004 yılında en çok oyu aldığı halde rektör olarak atanmayan Prof. Dr. Rıza AYHAN, bu dönemde yeniden aday oldu ve Cumhurbaşkanı tarafından yeniden Gazi Üniversitesi rektörü olarak atandı. Türk Yurdu dergisi, üniversite sorunlarını önemsediği için önümüzdeki aylarda bir dizi röportaj yaparak yeni seçilmiş rektörlerle sorunlarını ve çözüm önerilerini tartışacak. İlk röportajımız Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza AYHAN ile yapıldı.

 -Sayın Rektörüm, Türk Ocakları ve Türk Yurdu dergisi adına rektör olarak atanmanızı tebrik ediyorum. Türkiye’de siyasi çalkantıların yoğun olduğu bir dönemde aday oldunuz ve yeniden öğretim üyelerinin teveccühünü kazandınız. Şimdi seçim geride kaldı ve tüm üniversitenin rektörü sıfatını yeniden kazandınız. Hiç kuşkusuz rektörü olduğunuz üniversitenin vizyonu var. Bir de rektör olarak sizin vizyonunuzu öğrenebilir miyiz?

-33 yıldır akademik dünyanın içindeyim, 18 yıldır idarecilik görevleri üstleniyorum. Bir dönem burada Gazi Üniversitesinde rektörlük yaptım. Bu ikinci dönem. Vizyon, bir üniversitenin imkânları, şartları, ülkenin genel durumu çerçevesinde oluşur. Bütün bunları hesaplayarak, kapasitenin en verimli şekilde kullanılması üzerinden ideal durumu öngörür ve buna ulaşmaya çalışırsınız. Biz 1926 yılında temelleri atılan, çeşitli aşamalardan geçerek bugüne gelen Gazi Üniversite’sinin hedefine her şeyden önce, kurucusu Atatürk’ün “Türk milletini muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartma” idealini yerleştiriyoruz. Üniversite ilgili olduğu topluma ve nihayet insanlığa karşı sorumludur. Bunların ikisi birbiriyle çelişmez, aksine birbirini tamamlarlar. Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmanın bugünkü karşılığı, küresel dünyanın kriterlerini atlamaksızın, bu ölçekteki bir rekabet ve verimlilik zemini üzerinde en iyisini yapmaya çalışmaktır. Gazi Üniversitesinin kendisini yerleştirdiği bağlam, kesinlikle Türkiye ile sınırlı değildir. Sadece batı dünyası ile de sınırlı değildir. Bizim mutlaka doğuya, Ortadoğu’ya Afrika’ya oradaki üniversitelere de açılmamız lazım. Zaten dünyanın her yanından öğrenciler geliyor, onlar bu ilişkilerin ilk ipuçları. Fakat asıl yapılması gereken karşılıklı çeşitli anlaşmalarla programlar düzenlemek, alışverişte bulunmak, nihayet rekabet için somut ilişkilerin teşvik ediciliğinden yararlanmaktır.
Bu amaçlara ulaşmak için, üniversitenin üzerinde yükseldiği, onun yapı taşını teşkil eden öğrenci, öğretim üyesi, idareci ve hizmetlilerin işbirliği ve dayanışmasını temin etmek, şartlarını iyileştirmek gerekir. Bu yönde çalışmalarımız var. Bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerini teşvik etmek çok önemli. Bu konuda da hem yerel hem uluslararası kaynakları seferber etmek için çalışmalar yapıyoruz. Öğretim üyelerimizin bilgi ve görgülerini artırmaya dönük onları uluslararası bilim dünyasıyla aynı zeminde buluşturacak organizasyonlarımız olacak.  Yaklaşık altmış bin öğrencimiz var. Bu ciddi bir mekân problemi doğuruyor. Yeni mekânlar oluşturmak istiyoruz. Çubuk yerleşkesi bu projelerimizden birisi. Eskişehir yolundaki Türkobası da üniversite için uygun bir yer. Amacımız hem mekân olarak üniversiteyi rahatlatmak, hem de ders ve bilimsel çalışma arasında bir dengeyi tesis etmek. Öğrencilerimiz için Erasmus programı çok önemli. Bunu hassasiyetle takip edeceğiz. Leonardo programı ile mesleki ve teknik gelişmeleri artıracağız. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Hayat Boyu Öğrenme alanında da çalışmalarımız sürüyor. Bu mânâda AB üyeliğini hedefleyen ülkemizin ilgili sürecin gerektirdiği tüm müktesebata üniversite olarak uyma konusuna da özel bir önem veriyoruz.
Yeni kurulan üniversitelere öğretim üyesi yetiştirme programı üzerinden destek vermek istiyoruz. Üniversite ile sanayi arasındaki işbirliğini sağlam temeller üzerine kurarak karşılıklı yararın sağlanacağı bir yolda yürümek istiyoruz. Daha saymam gereken birçok proje var. Bütün bunların yaslandığı vizyon, küresel rekabet ve verimliliğin ışığında milletimizi muasır medeniyetin üstüne çıkartmak için bize düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmektir.

 -Bir önceki dönemde sizin izninizle ve desteğinizle Türkiye’de ve Dünya’ da ilk kez bir üniversite olarak Gazi Üniversitesi’nin profilini araştırmıştık. O zaman bir rektör olarak çok cesur davranmıştınız. Daha sonra yine sizin desteğinizle bu araştırmayı bütün Türkiye çapında yapmıştık. Siz rektör olarak ilk araştırmanın sonuçlarını değerlendirmiş ve hiç yurt dışına çıkmamış öğretim elemanlarının varlığını dikkate alarak bir proje geliştirmiş ve yüzlerce öğretim elemanını yurt dışına göndermiştiniz. Ben de bu projeyi yakından takip edenlerdenim. Bu proje sayesinde yurtdışında deneyim kazanan genç meslektaşlarımızın çoğu, döndükten sonra kazandıkları dinamizmle bilimsel yayın üretmede büyük bir başarı sergilediler. Bu dönemde de öğretim üyelerinin gelişiminin ve niteliklerinin artması için ne tür projeleri hayata geçirmeyi düşünüyorsunuz?
-Üniversitemizin öğretim üyesi kadrosu yaklaşık 1800’dür. Keza 1700’ün üzerinde araştırma görevlisi, okutman, öğretim görevlisi gibi kadrolarımız vardır. Şunu biliyoruz: Öğretim üyeleri kişisel inisiyatifleriyle kendilerini geliştiriyorlar, bilimsel faaliyetlerde bulunuyorlar, çeşitli ilişkiler kuruyorlar. Bu madalyonun bir yüzü. Eğer bir üniversitenin ortamı, imkânları öğretim üyelerinin kendilerini geliştirmeleri bakımından teşvik edici ise onlara çeşitli tercihler sunuyorsa, bu durum hem kalite hem sayı olarak bilimsel faaliyetleri artırır. Bahsettiğiniz dönemde üniversitenin gerçek durumunu görmek için o araştırmayı yaptırmış ve hiçbir komplekse kapılmaksızın kendimizle yüzleşmiş, problemleri nasıl telafi edeceğimizi düşünerek bir dizi program hazırlamıştık. Problemleri halletmenin ilk adımı onu görmek, ne kadar dramatik olursa olsun kabul etmek ve gereğini yerine getirmektir. Uluslararası tecrübesi olmayan bilim insanlarından küresel rekabete girmelerini bekleyemezsiniz. O dönemde başlattığımız, öğretim üyelerinin bilgi ve görgülerini artırmak için yurt dışına gitmeleri projesini yeniden hayata taşıyacağız. Bunun için Amerika’da ve Avrupa’daki bazı üniversitelerle temaslara başladık.
İkincisi öğretim üyelerinin özlük haklarına ilişkin iyileştirme taleplerimiz var. 1980 yılından beri gelen bir kayıp söz konusu. 12 Eylül anlayışının tasfiyesinden bahsedildiği bir dönemde onun uzantısı olan öğretim üyelerini, özlük hakları üzerinden cezalandırma anlayışının da tasfiye edileceğini ümit ediyoruz. Bunun ötesinde döner sermayenin nasıl yaygınlaştırılıp tüm öğretim üyelerine açık hale getirilebileceğini inceliyoruz. Türkiye’de araştırma geliştirme faaliyetlerini teşvik eden çeşitli kurumlar var. Keza AB ile ilişkilerimiz çerçevesinde kullanılmayı bekleyen fonlar, kaynaklar var. Bunları merkezi bir yapı aracılığıyla takip etmeyi, bağlantıyı kurmayı hedefliyoruz. Öte yandan lisansüstü eğitim aşamasındaki gençlerimizin kendilerini etkin bir şekilde yetiştirmelerine yönelik de fon ve burs imkânlarını seferber etmeyi planlıyoruz. İndekslere giren yayınlara yönelik maddi ve moral ödüllerimiz artarak devam edecektir.
Bu konuda bir önemli husus da öğretim üyelerinin barış, huzur ve esenlik içinde çalışabilmeleri, çatışma ve gerginlikler yaşamamalarıdır. Hukuk esasında, kurumsal yapıları, kuralları ve nihayet teamülleri dikkate alan bir yönetimin barış ve istikrarı en üst düzeyde sağlayacağı muhakkaktır. Gazi’de bu istikrarı, esenliği kurumsal bir alt yapı ile birlikte temin edeceğiz.
Yönetimin kapısı bütün öğretim üyelerine açıktır. En önemli ölçümüz, bilime ve eğitime katkıdır. Bunu kim yaparsa başımızın üstünde yeri vardır.

 - Sayın Rektörüm, TÜBİTAK’ın 1994 yılında yayınladığı, Harvard Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi dekanlarından Henry Rosovsky’nin Bir Dekan Anlatıyor adlı kitabı Türkiye’de yayınladığı yıllarda büyük yankı uyandırmıştı. Size Rosovsky’nin kitabında belirlediği bazı ilkeleri okuyacağım ve izninizle bu ilkelerin altını doldurmanızı isteyeceğim:

“Her şey daha demokratik davranmakla düzelmez”.
-Sözleri elbette, niçin söylendikleri, bağlamının ne olduğu hususlarını atlamadan düşünmek lazım. Ama bunlardan bağımsız olarak bir ilk çağrışım şeklinde kanaatlerimi şu şekilde ifade edebilirim: İkinci dünya savaşının hemen öncesinde bir şair, “Demokrasi o kadar çok fazla anlam ifade ediyor ki artık onun gerçek anlamının ne olduğunu bilemiyoruz” şeklinde bir söz etmişti. Demokrasi bir yönetim biçimi olarak, halkın rızasını esas alması, keza rasyonel bir kamusal müzakereyi sağlayarak siyasal iradeyi şekillendirmesi bakımından çok önemli. Ancak her yerde ve her şeyde demokrasi gerekir, şeklinde bir yaklaşım söz konusu olamaz. Bir kurum olarak üniversitenin tabi olduğu bir hukuk, işlerin yürümesi için teşekkül etmiş kurullar ve karar süreçlerinin işlemesine yönelik, ilgili yasal çerçeve kadar teamüller vardır. Yöneticilerin kimi yetkileri, elbette idarenin genel ilkeleri esasında şahsi inisiyatiflere bağlıdır. Bu öngörülürken, işlerin yürümesi için nihai karar merciine ilişkin bir düzenleme yapılmıştır. Bunlardan sarfı nazar etmek, süreçleri bütünüyle oylama esası üzerine kurmak mümkün değildir. En demokratik yapılar İspanya iç savaşındaki anarşist birlikleriydi. Bu meziyet gibi görülen özellikleri onların yıkımlarının asıl nedeni oldu. Demokrasiyi çok önemsiyorum fakat onu kutsamıyorum, yöntemi amacın yerine koymuyorum.  

“Bir üniversitede bilgili olanların söz hakkı daha fazladır.”
-Bu aslında yasalarla düzenlenemeyecek, ancak her türlü sosyal ilişkide kendiliğinden ortaya çıkan bir ilkedir. Bilgi insana daha fazla cesaret ve kararlılık verir. Bilmeyen insan ise kendisine güvenemez, iddialarını delillendiremez. Üniversite ortamı müzakerelerde akli nitelikleri dikkate alan, dolayısıyla bilgiyi öne çıkartan bir ortamdır. Bunun elbette istisnaları vardır. Bazen bilgili insanlar sessizleşip kenara çekilmek isterler. Ama bilim namusu olan, vicdan sahibi insanların onları teşvik etmeleri, sözlerine kulak verilmesi için desteklerini esirgememeleri gerekir.  

“Üniversitede kararların kalitesi, çıkar çatışmasını bilinçli olarak önlemek yoluyla artırılabilir.”
-Çıkar çatışmasına dayalı olarak rasyonel bir toplum kurulacağı iddiası, temelde kapitalizmin amentüsüdür. Ancak acaba her tür sosyal kategori için bu doğru mudur? Ekonomik hayat için bu düşünülebilir bir ilkedir. Çünkü nihayet söz konusu olan kişisel ve kimi ortak çıkarlardır. Fakat bilimin ilgili olduğu dünyada çıkar gibi bir bakıma hayli muğlâk, fakat akla hemen kişisel maddi ve moral arayışları getiren bir kavramı esas kabul etmek demek, ilişkileri bilimsel düzlemden çıkar ve güç ilişkileri düzlemine çekmek demektir ki bundan üniversitenin ve bilimin zarar göreceği muhakkaktır. Yönetici kadroların üniversitenin varoluşuna ilişkin asıl unsurları hiçbir zaman gözden ırak etmeksizin inisiyatifleri çerçevesinde, bilimsel süreçleri tehdit etme potansiyelindeki çıkar çatışmalarına karşı bilinçli bir tavır almaları gerekir.  
“Üniversitedeki örgütlenme yapısı, öğretim üyelerinin idari görevlere ayıracakları zamanı en düşük düzeye indirmelidir.”
-Öğretim üyesinin asli işi bilimsel faaliyettir, öğrenciyi donanımlı, yetkin bir şekilde yetiştirmektir. İdari görevler için, bilindiği gibi idari kadrolar mevcuttur. Fakat kimi idari görevler, üniversitenin bilim üretme ve öğrenci yetiştirme özelliğiyle kritik bir ilişki içindedir ve buralarda öğretim üyeleri ister istemez görev almak zorundadırlar. İdeal olanı, öğretim üyesinin idari görevlerini azaltmak, zamanlarını ve mesailerini asıl işlerine ayırmalarını temin etmektir.   

 -YÖK sistemini ve mevzuatını değiştirmek amacıyla son yıllarda, gerek YÖK gerekse MEB tarafından hazırlanan taslaklar kapsamlı bir çözüm üretemedi, taraflar arasında uzlaşma sağlanamadı. Geçen dönemki rektörlük tecrübenize dayanarak YÖK Sisteminin sorunlara çözüm arayabilmesi için nasıl bir yapılanmaya doğru gidilmesini tavsiye edersiniz?
-YÖK, üniversitelerin üzerinde bir kurul olarak oluşturuldu. Eğitim öğretime ve idari işlere ilişkin önemli yetkileri var. Modern düşünce, ademi merkeziyetin yönetimdeki yeri üzerine bir çok tez geliştirirken, merkezi yönetimlerin kapasite kullanımından süreçlerin idaresine kadar bir çok açıdan ne tür problemler doğurduğuna ilişkin etkileyici bir külliyat oluşmuşken, bilimin asli mekanı olan üniversitelerin bir merkezi düzenle idare edilmesi düşünülemez. Elbette üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayacak, standartları yine üniversitelere dayanarak ortaya koyacak, akademik yükseltmelerde rol alacak bir kuruma ihtiyaç var.  YÖK, bir koordinasyon merkezine dönüştürülmeli, üniversiteler bakımından vesayet anlamına gelecek yetkilerinden arındırılmalıdır. Esasen sadece YÖK’ü değil üniversitelerdeki yapılanmayı da yeni baştan düşünmek de fayda vardır. Bunlardan birisi de hemen aşağıdaki soruda ifade ettiğiniz rektörlük seçimleridir.

 -Sayın Rektörüm, yakın zamanda rektörlük seçimini hep beraber yaşadık. Sizinle rektörlük seçimini ve üniversiteye etkisini konuşmak istiyorum. Seçim sürecinde yaşananlar ilişkiler medeni ölçüler içinde cereyan etmiyor maalesef. Tabirimi lütfen mazur görün, köy muhtarlığı seçimine dönüşüyor rektörlük seçimleri. Yıllarca süren küskünlük ve kırgınlıkların tohumu atılıyor böylece. Son günlerde basında yansıyan haberlere baktığımızda YÖK’ün rektörlük seçimlerine yeni bir düzenleme getireceği anlaşılıyor. Türkiye üniversitelerinin daha ehil ellere teslim edilebilmesi için rektörlük seçim veya atamalarına ilişkin nasıl bir model önerirsiniz?
-Bilindiği gibi rektörler, ilgili üniversitenin öğretim üyelerinin oylarıyla tercih edilen adaylardan ilk altısının arasından, YÖK’ün yaptığı ikinci bir seçimle üçe indirilenlerin Cumhurbaşkanının onayına sunulması ve akabinde birisinin atanması şeklinde oluyor. Esasen bu sistem ne seçim ne atama. Bazen seçimden birinci çıkan atanabiliyor, bazen üçüncü çıkan. Belli bir sisteme bağlanmadığı için atama her zaman tartışmalara konu oluyor. Seçime gelince. Birçok üniversitede en kalabalık fakülte aynı zamanda rektörü de belirleyen fakülte oluyor. O zaman ne diyebiliriz, bu seçim üniversitenin değil filan fakültenin oluyor. İkinci olarak, seçim rekabet demektir. Rekabet nasıl şekillenecek? İster istemez devreye çeşitli dayanışma grupları giriyor. Nasıl iktidarın karar ve tercihlerini belirleyen onun teşekkül biçimi ise, aynı şekilde rektörün o makama geliş biçimi de bir iktidar olarak onun kararlarında etkili olabiliyor. Mutlaka böyle oluyor demiyorum, bir potansiyel durumdan, üzerine tartışılan konulardan bahsediyorum. Nihayet rektör olan kişi, ikinci dönem de orada kalabilmek için kendisini destekleyeceklerin sayısını artırmaya yönelik bir kadrolaşma yapabiliyor. Nitekim bakıyorsunuz, ikinci dönemi için hemen hemen seçilmeyen rektör yoktur. Ben dört defa seçimlere katıldım. Bu tür tartışmalı konulardan arkadaşlarla birlikte kaçınmaya çok dikkat ettik. Eminim birçok rektör de böyle yapıyor, ama yine de bunun bir zorluk olduğu muhakkak. Sistem, bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi daha sınırlı bir seçiciler kuruluna bırakılabilir, ya da kimi nesnel ölçütler esasında müracaat hakkı kazanan öğretim üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılabilir.  

-Eğitim Reformu Girişimi’nin 2006 yılında hazırladığı “Türkiye İçin Yeni Bir Yükseköğretim Vizyonu” adlı taslak raporda, Cumhuriyet’in ilk yıllarında üniversiteden “milli kimlik inşasına katkı” yapması beklenirdi. Türkiye’nin artık bu anlayışları aşmanın zamanı gelmiştir. Üniversitelerin asli görevi sorgulamak, bilgi üretmektir. Günümüzde toplumların gücü, ürettikleri bilgi ile ilişkilidir görüşüne yer veriliyor.  Bu görüşe katılır mısınız?
-Esasen bu iki konunun birbiriyle çeliştiğini düşünmüyorum. Milli kimlik inşasına katkı elbette üniversitenin asli görevi olamaz, çünkü bu iş sürekli toplumsal müzakere ile teşekkül eden bir alandır. Fakat sorgulayan ve bilgi üreten üniversite, bizatihi bilimlerin kendisi dahi normlardan uzak duramazken, hangi normlar adına bu işlere anlam verecektir? İçinde yer aldığın ülkeye, oranın halkına hizmet etmek de milli kimlik inşasına katkıdır. Üniversiteleri ilgili oldukları toplumdan, onun değerlerinden, hayatından koparıp, fildişi kulede bilim fabrikaları haline getirmek mümkün değildir. Toplumların gücünü tayin eden ürettikleri bilgi, bunu uygulamaya taşıma becerileri, dayanışma yetenekleri, kader birliği edebilme kabiliyetleridir. Ortak kimliğin heyecan verici, seferberlik sağlayıcı, ortak idealler etrafında o insanları toplayıcı gücü olmaksızın o toplumun kudretli olması düşünülemez.
Öte yandan milli kimlik dediğimiz değerler dizgesi suni, icat edilen, hayatta karşılığı bulunmayan, hayali düzlemde yer alan bir yapı değildir. Sosyoloji marifetiyle toplumu tanırken, eğilimlerini bilirken, iktisatla maddi değerlerini, tüketim, bölüşüm, üretim niteliklerini tespit ederken, hukukla yasaları ve uygulamalarını analiz ederken, diğer bilimlerin kendi sahalarındaki çalışmalarını sürdürürken sonuçta tüm yaptıklarımız milli kimlikle ilişkilidir. Zihni bir kurgu olarak milli kimlikle bilimi ayrı yerlere koyabilirsiniz, fakat hayat bunu kabul etmez.

 - Son iki yılda açılan üniversite sayısı 50’ye yaklaştı. Alt yapısı olmayan, öğretim elemanı kadrosu bulunmayan bu üniversiteler ile köklü üniversiteler arasında kalite açısından eşitsizlikler yaşanıyor. Bunu göz ardı eden şimdiki sistem yeni üniversitelere tam destek olamadığı gibi köklü üniversitelerin de kalite problemlerine çözüm getiremiyor. Eğer YÖK’te yeni bir yapılanmaya gidilecekse, ne tür uygulamaların önü açılmalıdır?
-Yeni üniversitelerin açılmasını destekliyorum. Bunlara ilişkin tartışmalar olabilir, eğitimlerinin kalitesi, öğretim üyelerinin yeterliliği üzerine konuşulabilir. Hiç itiraz etmem. Aslında bu konularla ilgili değerlendirmeler tüm üniversiteleri kapsamalıdır, çünkü her biri için bu vadide söylenecek sözler vardır. Ama yeni üniversiteler, kuruldukları yerdeki vatandaşların ayağına bilimi götürmek, oradaki insanlara üniversite fırsatı sağlamak bakımından eşsiz bir işlevi yerine getirirler. Hep demokrasiden bahsediyoruz, demokrasi bir ilkeler rejimidir aynı zamanda ve bu meyanda fırsat eşitliğinden söz edilir. Bunu nasıl sağlayacaksınız? Ya insanları eşit kılacaksınız, ya da onların ulaşabildikleri imkânlar bakımından bir denklik sağlamaya çalışacaksınız. Birincisi mümkün değil, öyleyse ikincisi konusunda daha fazla çaba sarf etmek gerekir ki, yeni üniversiteler eğitim bakımından böyle bir ihtiyacı karşılarlar.
Bu üniversiteleri eleştirmek yerine, onları desteklemek gerekir. Eleştiri dile getiren insanlar, aynı zamanda şahsen kaliteyi artırmak bakımından ne tür bir görev üstlenecekleri üzerinde de düşünmelidir. Bu vicdanlı olmanın bir gereğidir. Eleştiri çok kolaydır, zor olan sözlerin yerine eylemi koymaktır. Biz Gazi Üniversitesi olarak Anadolu’daki üniversitelere her tür desteği verme kararındayız. Özellikle öğretim üyesi yetiştirme programlarıyla önemli katkılar sağlayacağımızı düşünmekteyim.
Üniversitelerin kalitelerini artırmaları bakımından ihtiyaç duydukları üç temel, herhalde, kadro, kaynak ve motivasyondur. Ama takdir edersiniz ki sürekli “yok” demek yerine “var” olanı en verimli en rekabetçi şekilde kullanmak çok önemlidir ve ahlakın gereğidir.
-Teşekkür ederiz.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü