Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Doç. Dr. Çağrı ERHAN: ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE K.IRAK’TA KOSOVA BENZERİ BİR SÜREÇ YAŞANABİLİR

26 Kasım 2014
Söyleşi: Ömer BEKEÇ – Ayşe ÇALIŞKAN

SUNUŞ:
Son ABD Başkanlık seçimleri daha öncekilerden hayli farklı olarak, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok yakından izlendi. Bunda baş etken, beyaz olmayan birinin Demokratlar’ın adayı olarak seçime giriyor olmasıydı elbette. Ocak ayında görevi resmen devralacak olan Barack Obama’nın seçim zaferi, belki de sırf zenci olduğu için özellikle üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların birçoğunda sevinç yarattı. Büyük bir ekonomik kriz döneminde değişim sloganlarıyla başkanlık koltuğuna oturan Obama ile birlikte ABD dış politikasının ve Türk-Amerikan ilişkilerinin nasıl şekillenebileceğini, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi ve Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Çağrı Erhan’la değerlendirdik.

- Zenciliği ne kadar temsil ettiği tartışmalı olsa da ABD tarihinde ilk kez siyahi birinin başkanlığa seçilmesi sizce ne anlama geliyor?

- ABD tarihinde değil, dünya tarihinde ilk defa batılı bir devletin başına kara derili biri geliyor. Sadece Avrupa’da olan batılı devletlerden bahsetmiyorum, onların Avrupa dışında kurmuş olduğu Avustralya gibi Yeni Zelanda gibi çoğunluğunu beyazların oluşturduğu devletler de buna dahil. Bunun tek istisnası Roma döneminde Septimius Severus diye Afrika kökenli birinin imparator olması ama o da gerçek anlamda bir zenci olmadığı için bu kuralı bozmuyor.
Annesi beyaz, babası Kenyalı ama Obama “Ben siyah Amerikalıyım” diyor. Peki Obama ne kadar siyah? Yani derisinin renginin ötesinde ne kadar siyah diye baktığımızda, ABD’de bugün hâlâ ırk ayrımcılığının yapıldığı birtakım eyaletler olduğunu, fakat özellikle 80’li yıllardan sonra artık o ayrımcılığın yavaş yavaş ortadan kalktığını, insanların adayları rengiyle değil görüşleriyle değerlendirmeye başladıklarını görüyoruz. Bu özellikle genç kesimde böyle. Diğer yandan, Obama’nın siyahlara sahip çıkan, onların içerisinden gelip onların haklarını savunmak üzere Beyaz Saray’a gittiğini ifade eden bir söylemi hiçbir zaman olmadı. Kendinden önce yine Demokrat Parti’den başkan adayı olan Rahip Owen veyahut daha evvel 1960’larda siyaset yaparken öldürülen Martin Luther King gibi çok önemli zenci liderler siyah haklarını savunarak gelmişlerdi. Fakat Obama genel olarak bir “Amerikalılık” vurgusu içerisinde, herkesin haklarını savunan bir söylemle geldi. Bunun içerisinde siyahlara bir ayrıcalık vermedi. Böyle olunca da beyazlar değil zenciler bazen Obama’yı eleştirdi.
Obama Amerikan sistemi içerisinde yetişmiş, babası terk ettikten sonra daha ziyade annesiyle Endonezya’da, akabinde de anneannesinin yanında Hawai’de kalmış, Harvard Üniversitesinde hukuk eğitimi almış ve aslında hayatı boyunca herşeyi beyazlardan öğrenmiş. Yani Amerikan sisteminin bir parçası haline gelmiş. Şimdi bugün itibariyle kendisini bu sistemin dışında konumlandırması ve sadece siyahların haklarını savunur bir başkan adayı olarak ortaya çıkmasına imkan yok. Ama öbür taraftan da şunu unutmayalım; bu renk işi dezavantaj olabileceği gibi bazen avantaja da dönüşebiliyor. Nasıl bir avantaj? Bush döneminde ABD o kadar kötü bir imaja sahip oldu ki dünyada. Amerika’da özellikle dış politikanın oluşturulma sürecine katkı sağlayan ting-tang’lerin bir bölümü, New York Times başta olmak üzere çok önemli bazı gazeteler, Amerikan imajının olumsuz olduğu yerlerde, Amerika’da zenci bir başkanın gelmesinin bile bizatihi bu imajın değişmesine katkı sağlayacağını yazıp çizdiler. Bu kuşkusuz Amerikan halkında bir yönlendirmeye sebep oldu. Çünkü, McCain gelmiş olsaydı Bush’un devamı olacaktı, Amerika’nın olumsuz imajı aynı şekilde devam edecekti.
Diğer taraftan, Obama’nın genç-dinamik oluşu, değişimi dile getirmesi de etkili oldu. Değişim sözünü ifade edişi yüzünden onu fazla ütopik olmakla suçlayanlar da oldu ama özellikle gençler, ilk defa oy vermeye gidecek olanlar onun bu söyleminden etkilendiler.
Ben Ağustos ayında Amerika’ya gittim. Buraya döndüğümde McCain’in kazanacağına kesin gözüyle bakıyordum. Çünkü o günlerde, insanlar oy vermek için o kabinin içerisine girdiklerinde “beyaza mı siyaha mı oy vereceğim” düşüncesiyle tercihlerini kullanacaklar diye bir inanış vardı Amerika’da, ki bu daha evvel de doğrulanmıştı. Fakat arkasından Eylül ayında ekonomik kriz patladı, ben Ekim’de tekrar Amerika’ya gittim ve bu sefer geri döndüğümde kesinlikle Obama’nın kazanacağına ikna olmuştum. Çünkü daha evvel görüştüğüm insanların büyük bir bölümü artık Obama’dan yana olduklarını ifade etmişlerdi...

- Ekonomik kriz yüzünden mi insanlar Obama’ya yöneldi?

- Ekonomik krizin çok büyük bir etkisi var çünkü bir defa krizin bütün faturası Bush’a çıkartıldı. Bugüne kadar tedbir almamakla suçlandı, büyük patronları kurtarırken fakirleri düşünmemekle suçlandı, Irak ve Afganistan savaşlarının maliyetini fakir insanların sırtına yüklemekle suçlandı. Hepsinden önemlisi McCain ile Obama tam o günlerde televizyonlarda üç kez münazara yaptılar. Obama’nın çok iyi hazırlandığını, ekonomik konularda ne gibi çözümler üreteceğini anlaşılır bir dille çok güzel anlattığını, McCain’in ise bırakın bu konularda konuşmayı, hazırlıksız olduğu için münazaranın ertelenmesini talep ettiğini gördük. Bu tür şeyler çok etkiliyor Amerikan halkını.
Amerikalılar da bizim gibi, seçimde oy verirken çok fazla dış politika konularıyla ilgilenmiyorlar. Çok da umurunda değil Amerikalının, Irak’ta, Afganistan’da ne olup bittiği. Benzin fiyatlarının 2000’de ve bugün kaç para olduğuna bakıyor, üç kat artmış benzin fiyatları. Mortgage faizinin krediyi aldığı 6 sene önce ve bugün hangi oranda olduğuna bakıyor, üç katı artmış. Ekonomik kriz sebebiyle işini kaybeden insanları görüyor, bankaların el koyduğu gayrimenkulleri görüyor, kendi emekliliğinin yandığını görüyor. Özel emeklilik fonu Türkiye’de devlet garantisinde, banka çökerse devlet ödeyecek. Ama Amerika’da banka çökerse özel emekliliğiniz yanıyor. Bütün bunları hisseden Amerikalı, artık Obama’nın söylediklerinin ütopik olup olmadığına bakmaz, hiç olmazsa adam bir çare üretmeye çalışıyor diye düşünür. Obama gelirin adilce paylaşılmasından, devlet müdahalesinden söz etti. Buna karşılık onu komünistlikle, sosyalistlikle suçlayanlar oldu. McCain’in başkan yardımcısı adayı Palin bunu açık açık da söyledi, aşırı bir sosyalist olmakla itham etti Obama’yı.
Dolayısıyla toparlayacak olursak, bugün artık 1960’larda yaşamıyoruz. Amerikan toplumunun bir bölümünde, özellikle güney eyaletlerinde ve “mid-west” denilen orta batı eyaletlerinde, insanların derisinin rengi siyasette ve devlet kademesinde bir yere gelmek için hâlâ önemli. Hâlâ insanlar çocuklarını okula gönderirken, o okulda daha çok zenci olup olmadığına bakıyorlar, o çocuklarla arkadaşlık edip etmemeleriyle ilgili telkinde bulunuyorlar. Ama ülkenin genelinde, o 60’larda var olan keskin ayrımcılık ortadan kalkmış durumda. Özellikle yeni nesiller kendilerine çeşitli pozisyonlarda takdim edilen zencilerin Amerikan başkanlığı gibi bir yere de gelmesinin çok da kötü olmayacağını düşünmeye başladılar. Biliyorsunuz, Colin Powell Amerikan Dışişleri Bakanıydı, o sırada Condoleezza Rice ulusal güvenlik danışmanıydı. Colin Powell ayrıldı, Condoleezza Rice Dışişleri Bakanı oldu.
Zaten küreselleşme döneminin, özellikle 80 sonrası dönemin yavaş yavaş, alıştıra alıştıra vermiş olduğu bir şeydi bu Amerikan toplumuna. Ama unutmayın ki Obama beyazların da 50 milyon oyunu alarak geldi. Amerika’da zencilerin nüfusu, yüzde 12-13 arasında. Peki, beyazlara bir zenci olarak gözükmüyor mu Obama? Gözüküyor ama akıllı bir zenci. Çözüm üreteceğini söyleyen bir zenci. İyi bir eğitim almış, Amerika’ya saygı duyan bir zenci. En kötü ihtimalle Bush’tan daha iyi bir başkan olabilecek bir zenci.

- Obama seçim kampanyası süresince hep değişimi vurguladı. Belli bir tarih de vererek Amerikan askerlerinin Irak’tan çekileceği yolunda beyanlarda bulundu. Siz Obama döneminde Amerika’nın Irak politikasının değişeceğine inanıyor musunuz ve bu bağlamda Ortadoğu denkleminin bundan sonra nasıl şekillenebileceğini öngörüyorsunuz?

- ABD zaten Irak’tan asker çekmek zorunda. Çekmezse Iraklılar onları gönderecekler. Öyle bir noktaya gelinmiş. O sebeple McCain de önceleri bu konulardan uzak durmayı tercih ederken, son bir ayda o da kontrollü bir şekilde asker çekilmesinden yana olduğunu ifade etmek zorunda kaldı.
Amerikan askerlerinin Irak’taki hukuki mevcudiyetini sağlayan anlaşma 31 Aralık itibariyle sona eriyor ve yerine yeni bir anlaşma ikame edilebilmiş değil. 31 Aralık’a kadar bu anlaşma(Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması) imzalanmazsa* veyahut BM Güvenlik Konseyi bir karar almazsa, hukuksuz oluyor Amerikan askerlerinin oradaki mevcudiyeti. Öncelikle hukuki meşruiyeti sağlamaları lazım kuşkusuz. Akabinde de Obama kademeli olarak Amerikan askerlerini buradan çekmeyi birinci önceliği olarak belirlemiş durumda. Afganistan’ın daha önemli olduğunu, o bölgelerin teröristleri barındırdığını, oraya yüklenilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Bunu gerçekleştirebilir mi? Amerikan başkanı dediğiniz adam koltuğa oturduğunda, dâhi bile olsa beraber çalışacağı bir kadrosu var. Obama’nın kadronun kimlerden oluşacağı çok önemli, bunu şu anda bilmiyoruz. ABD’deki bürokrasi bizdekinden farklıdır. Bizdekine partizanlık olması bakımından benzer ama farklı tarafı herkesin, herkesin ne olduğunu bilmesidir. Cumhuriyetçiler geldiğinde Demokratlar emekli edilir gönderilir, Demokratlar geldiğinde de Cumhuriyetçiler emekli edilip gönderilir. Şu anda da bütün bürokratik kadro değişiyor Amerika’da. Obama’nın çalışacağı insanlar bu işe nasıl yaklaşacaklar, bunu da bilmiyoruz.
Aslında, Amerikan askerlerinin Irak’tan hangi tarihte çekileceği değil, Amerikan askerleri çekilirse ne olacağı önemli. Çünkü Joe Biden yani Obama’nın başkan yardımcısı seçilen zat, bundan iki yıl evvel Senato Dış İlişkiler Komitesi adına bir Irak raporu hazırladı. Bu raporda bir Sünni Arap devleti, bir Arap Şii devleti ve bir de Kürt devleti olmak üzere Irak’ın üçe bölünmesi gerektiğini savunuyordu. Daha sonra bu fikrini gevşek bir konfederasyona dönüştürdü ama hiçbir zaman bundan vazgeçmedi. Yani gevşek konfederasyon dediğiniz şeyin de aslında bölünmeden bir farkı yok. Hâlihazırda zaten federal bir yapı var Irak’ta. Federalizmin daha ötesinde bir gevşeme, beraberinde de bir özerklik ve tabii ki bağımsızlık.
Barak Obama’nın dış politikada hiçbir tecrübesi yok. Dört senedir senatoda. Çok süratle yükselmiş. Eyalet Senatosunda bulunmuş Illinois’de, oradan gelmiş Amerikan Senatosuna girmiş, dört yıldır orada bulunuyor. Dış politikayla uzaktan yakından alakası yok, sivil toplum örgütleriyle çok çalışmış, insan hakları, temel haklar, sivil haklar konularıyla ilgileniyor. Söylem dışında derinlemesine bir bilgi sahibi değil. Ama Joe Biden öyle değil, yıllardır Senato Dış İlişkiler Komitesi içerisinde. Irak ile ilgili raporu hazırlayan kişi. Cumhuriyetçileri andırırcasına birtakım çevrelerle, mesela o bölgeyle ilgisi olan enerji çevreleriyle yakın ilişkileri var. Ve bir süre, -ki bu bir süre altı ayla bir yıl arasında değişebilir- dış politikayı yönlendirecek kişi başkan yardımcısı Joe Biden olacak. Bu bir yıllık süre zarfında tabii Dışişleri ve Savunma Bakanlarının kimler olacağı da önemli. Ama Joe Biden herhalde damgasını vuracak. Eğer Irak’tan çekilmeye paralel olarak bağımsız bir Kürt devletine karar verirlerse, o zaman çekilmeyi de ona göre kurgularlar.
Ki bunun kokusunu alan bir kişi var, Barzani. Mesud Barzani 15 gün evvel Washington’u ziyaret etti, Başkan Bush ile görüştü. Bush’a söylediği şey şu oldu: “Eğer Bağdat Amerikan askerlerini çıkarıyorsa, gelin Kuzey Irak’a yerleşin!” Zaten hâlihazırda Amerikalılar tarafından iki tane üs inşa ediliyor Kuzey Irak’ta. Barzani bunu niye istiyor? Çünkü ortada koskoca bir Kosova örneği var. Sırbistan’ın geçmişteki durumu çok büyük benzerlikler içeriyor, Irak’ın bugünkü durumuyla. Slobodan Miloseviç diye bir adam, önce Boşnaklara daha sonra Arnavutlara zulüm yapmaya başladı, bu tarafta da Saddam Hüseyin diye bir adam Araplara, Şiilere, Kürtlere ve Türkmenlere zulüm yaptı. Miloseviç’e NATO müdahale etti, bu tarafta da Saddam’a ABD müdahale etti. Müdahaleden sonra 99’da Sırbistan’ın içerisinde Kosova diye ayrı bir yer kurdular, burası daha evvel özerkti, o özerk birimi bu sefer BM idaresine verdiler. Burada da yine Irak Anayasasına göre, eski anayasaya göre, özerk olan Kuzey Irak’ın yani Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni Irak Federal Anayasası içerisinde bir federal birim haline getirdiler. Irak’ta bu anayasayı dikte ettiren ABD, Kosova’daki Sırbistan Anayasası’nı dikte ettiren de Avrupa Birliği ile ABD.
Ne oldu, Mart ayında Kosova Parlamentosu bağımsızlık ilan etti. Aralarında Amerika ve Türkiye’nin de bulunduğu 20 küsur ülke bunu hemen tanıdı. Şimdi Kürdistan Parlamentosu -ki 1991’den beri böyle bir parlamento var- bağımsızlık ilan etse, Amerika ve Avrupa Birliği ülkeleri bunu tanısalar, kim tanımayacak! Savaş mı çıkacak bölgede? Barzani bunu çok iyi biliyor. O yüzden Washington’a gitti, Bush ile görüştü. Oradayken Obama’nın danışmanlarıyla da görüştü. O yüzden Obama’nın ilk sınavı, böyle bir süreçte ipleri Joe Biden’in eline verirken bölgede bu konudan doğrudan doğruya en fazla etkilenecek olan Türkiye ile istişare edip etmeyeceği.
15 gün evvel Barzani Amerika’dayken Türkiye’den de Ahmet Davutoğlu başkanlığında bir heyet oradaydı ve aynı tarihlerde müsteşar muavini Murat Özçelik başkanlığında başka bir heyet de Kuzey Irak’ta temaslar yapıyordu. Bu sürecin beraberce götürülebileceğinin işaretleri bunlar. Eğer Irak’ta konfederatif bir yapı kurulacaksa, bu Türkiye’nin de rızası alınarak sağlanacak. Karşılığında da Amerika tarafından Barzani’nin PKK’ya karşı bugüne kadar gösterdiğinin tam tersi bir harekete girişmesi sağlanacak. Yani 96 öncesine dönülecek, çünkü o zaman peşmergeler Türkiye’nin yanında PKK ile savaşıyordu. Türkiye de bunun karşılığında çok büyük ihtimalle bu oluşan yarı bağımsız devlete göz yumacak, destek olacak, elektrik verecek, yeni sınır kapıları açacak…

- Bu konularda Obama döneminde de Türkiye’nin hayrına gelişmeler olmayacağı anlaşılıyor. Buna rağmen bizim medyada estirilen olumlu rüzgârları nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Herkes kendi açısından bakıyor. Dünyanın her tarafında var bu. Sadece Kenya’da değil, bütün Afrika’da bayram var. Bu sabah döndüğüm Tayland’da yol boyunca Obama posterleri gördüm. Şimdi Tayland ile Amerika’nın ne alakası var! Neden seviniyorlar Obama’nın seçildiğine? Ezilmiş halklardan biri oldukları için. Buna Kunta Kinte kompleksi de denilebilir.
Türkiye’de de farklı farklı açılardan birtakım benzerlikler kuruluyor, Türkiye’deki bazı siyasetçilerle Obama arasında. İşte Türkiye’nin Obaması da falanca deniliveriyor. Özellikle bu Irak operasyonu sonrası yaşananlardan dolayı, mevcut Bush yönetimine o kadar büyük bir nefret duyuluyor ki Türkiye’de, bu yüzden Obama’ya bir kurtarıcı gözüyle bakan çok insan var. Türkiye’deki eski Marksistler, kapitalist bir devletin başına, hem de kapitalizmin lideri olan bir devletin başına, ekonomide sosyalist söylemleri olan bir adamın geçmesinden çok memnunlar. “Acaba bu adam Marks’ı tekrar diriltir mi?” diye sempati duyuyorlar.
Ama tahminimce çok büyük bir hayal kırıklığı olacak herkes açısından. Çünkü bir insana bu kadar büyük anlam yüklerseniz, kendi söylemediği şeyleri bile sanki yapacakmış gibi beklenti içerisine girerseniz, bunların gerçekleşmediğini birer birer gördükçe, bu sefer onun başarısızlığını büyük bir hayal kırıklığı içerisinde izlersiniz.
Şimdi otomobilin başındaki, direksiyonu kullanan adam otomobili sağa sola rahatlıkla döndürür. Fakat söz konusu olan bir trense, trenin makinisti kim olursa olsun o treni sağa sola döndürmesine imkan yok. Ray nereye giderse tren de oraya gider. Rayın kıvrılmadığı noktada trenin yönünü değiştirmeye çalışırsanız tren devrilir. ABD’yi bir tren gibi düşünmemiz gerekiyor. Evet Obama makinist vagonuna, lokomotife geçti ama arkasında koskoca sekiz yıllık bir Bush vagonu var. Hem içeride hem de küresel bir ekonomik kriz var. Obama bütün bu pislikleri temizlemek zorunda.
Bugün Amerika’nın dünyanın her tarafında 62 tane askeri üssü var. Irak’tan asker çekse ne olur, çekmese ne olur. Bir milyon 800 bin tane askerini bu 62 tane üsse yerleştirmiş. Dünyanın yedi denizinde yedi tane donanma dolaştırıyor. Peki, bunlar spor olsun diye mi dolaştırılıyorlar? Amerikan çıkarlarını korumak için orada dolaşıyorlar. Kimse dünyanın çıkarı, ortak çıkar gibi laflardan bahsetmesin. Obama için de Bush için de McCain için de, kim gelirse gelsin öncelikli olan sadece Amerika’nın çıkarıdır. Yani bugün böyle herkesin alkışlarla karşıladığı, birtakım dünya liderlerinin kendisine gönderdikleri mektuplarda “Sadece kendi halkınız için değil dünyadaki fakirliği, açlığı, hastalığı da kaldıracağınızı da bekliyoruz” şeklinde tebrik ettikleri, Van’da da bizim kardeşlerimizin 40 tane kurban keserek andığı bir adam bu. Ama ben bu beklentilerin büyük ölçüde karşılanmayacağını tahmin ediyorum.

- Önümüzdeki dönemde de Amerika tarafından bölgede Türkiye’ye biçilen rol çok fazla değişmeyecek anlaşılan…

- Bush Irak’ta bir bölünme planını  yürürlüğe sokmadı. Yani düğmeye bassaydı çoktan bölünmüştü zaten Irak. Burada Türkiye’nin aslında bu konudaki girişimleri de etkili oldu denilebilir. Çünkü, Türkiye’nin hassasiyeti çok açık. Ama Obama’nın böyle bir önceliği yok. Obama, eğer başkan olduktan sonra kendisine dışişleri ve savunma bakanlığı bürokrasisinin vereceği brifing esnasında Türkiye’nin ne kadar önemli bir ülke olduğuna ikna olursa, Ermeni meselesinden de vazgeçer, Irak’ı bölmekten de vazgeçer…

- Kıbrıs ve Ermeni meselesi Türkiye’ye karşı bugüne kadar hep bir baskı aracı olarak kullanıldı. Seçim sürecinde Obama bu konularda Türkiye aleyhinde adımlar atılacağı yolunda bazı taahhütlerde de bulundu. Siz bu meselelerde bir politika değişikliği bekliyor musunuz? Yoksa bunlar, seçim sürecinde kullanılan Rum ve Ermeni oylarını almaya yönelik popülist söylemlerden mi ibaretti?

- Bu konuda “Taç giyen baş akıllanır” şeklinde yorum getirenler var: “Amerika’da 72 buçuk millet var, hepsinden oy almak istiyor, tabii bir buçuk milyon örgütlü Ermeni oyunu almak için, bir milyon örgütlü Rum oyunu almak için de bu tür laflar söyledi ama koltuğa oturduktan sonra, Beyaz Saray’ın siyah kralı olduktan sonra  ‘Amerika’nın stratejik öncelikleri çerçevesinde ben bundan vazgeçtim’ diyecek.” Bu birinci görüş.
Fakat bir de ikinci görüş var ki ben buna daha mütemayilim. Clinton’dan ve Bush’dan farklı olarak, Obama sadece lâfzen dile getirmedi, imzalayıp üç sefer mektup gönderdi Ermeni lobisine. “Geldiğinde ‘soykırım’ı tanıyacağını” yazılı şekilde taahhüt etti. Ve değişimden bahsediyor. Kendisine nasıl brifing verilirse verilsin, kalkıp da “Ben önceki Amerikan başkanlarına benzemiyorum kardeşim, sözümün arkasında duruyorum, daha ilk günden sözümü yemem” diyerek, 24 Nisan günü yapacağı geleneksel konuşmada ‘katliam, üzücü olaylar’ gibi daha önce kullanılan laflar yerine, ‘soykırım’ kelimesini kullanırsa, bu tabii ki Türk-Amerikan ilişkilerinde bir zedelenmeye yol açar.
Nasıl bir zedelenme? Amerika ile ittifakımızı mı bozarız, NATO’dan mı çıkarız? Hayır öyle bir şey olmaz. Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki uçakların yüzde 87’si, donanmanın yarısından fazlası Amerikan menşeliyken kalkıp da ABD’ye açıktan kafa tutmanın imkânı yok. Fransa kabul etti de ne oldu, Türkiye’de Oyak-Renault diye bir firma hâlâ yok mu? Ordunun ortak olduğu Oyak firmasıyla Axa Fransız firması ortak değil mi?
Dolayısıyla böyle bir durumda hararetli birtakım reaksiyonlarda bulunulacağını düşünmek gerçekçi değil. Ama en azından şu hissettirilebilir: Amerika’nın zaten Bush döneminde Türk halkının gözündeki imajı yerlerde sürünüyor idi. Siz bunu yaparsanız bir daha Türkiye’ye hangi hükümet gelirse gelsin, o çirkin Amerikalı imajı değişmez. Obama da demek ki bunlardan biriymiş diye düşünür Türkler ve Türkiye bundan sonraki dönemde çok daha az istekli olur stratejik konularda sizinle işbirliği yapmak konusunda. Ne İran konusunda, ne Kafkasya’da, ne Suriye ne de Irak ile ilgili işbirliği yaparız; bunun hissettirilmesi lazım.
Kim hissettirecek bunu? Mevcut hükümet hissettirecek. Mevcut hükümetin paçası tutuşmuş, mahalli seçimleri kazanabilir miyim, arkasından iktidarda kalabilir miyim diye, kalkıp Amerika’ya böyle bir baskı yapma imkânı var mı? İşte Başbakan ABD’ye gidiyor gelecek hafta, Obama’dan randevu istemiş, verip vermeyecekleri meçhul. Muhtemelen de vermeyecekler.
Bağımlılığı ortadan kaldırırsın, o zaman daha rahat edersin. Çin’den de silah alırsın, Rusya’dan da; yerli savunma sanayiini de geliştirirsin. Bunlar bugünden yarına olacak şeyler değil ama yirmi senedir niye yapmadın! O da ayrı bir soru. Şimdi yine IMF ile stand-by’a oturuyorsun, ekonomik açıdan da bu kadar bağımlıyız. Coca-cola içmeyelim tamam, kapansın oradaki yüz bin kişi de işsiz kalsın. İşsiz kalan kim, benim insanım. Mc Donalds yemeyelim tamam, otuz bin kişi işsiz kalsın. Kendi kendimizi mi vuracağız yani!

- Hocam, bu son ekonomik krizle birlikte ABD’nin Çin ve Rusya karşısında daha da zayıfladığı konuşuluyor. Gürcistan krizinde de Amerika çok etkili görünmedi. Dünya güç dengeleri açısından baktığınızda, ABD’de böyle bir zayıflama görüyor musunuz? Obama’nın değişim söylemlerinin bu zayıflama-geri çekilme mecburiyetinin başka bir ifadesi olduğu fikrine ne dersiniz? ABD’nin bundan sonraki temel dış politika parametrelerinin neler olacağını düşünüyorsunuz?

- Bir dönüm noktasına geldiğimizi artık daha çok insan söylüyor. Bunu söyleyenler siyasi tarih çalışanlar, uluslararası ilişkiler çalışanlar, stratejistler. Dünya tarihinde 15. yüzyıldan beri her 100-150 yılda bir, hegamon güç el değiştirdi. Önce İspanya-Portekiz’di sonra Hollanda oldu, sonra Fransa oldu, sonra İngiltere oldu, sonra ABD oldu. İkinci Dünya savaşından sonra ABD’ye meydan okuyan bir Sovyetler Birliği çıktı fakat sonra ortadan kalktı, Amerika halen hegamon devlet olarak ortada duruyor. Ama bu küresel krizle birlikte bunun artık yavaş yavaş değişeceğini söyleyenler var. Fakat bu değişmenin de 21. yüzyılın ortalarından önce olmasının mümkün olmadığını söylüyorlar.
Çünkü bugün hem askeri hem de ekonomik güç itibariyle ABD kendisine rakip olabilecek diğer devletlerden çok çok daha ileride. Amerikan toplam askeri harcamalarının ve askeri gücünün kendisini takip eden dört ülkenin toplamından daha fazla. 11.5 trilyon dolarlık gayrisafi milli hasılasıyla, -Avrupa Birliğini bir kenara bırakın- başka hiçbir ülkenin kendisine yaklaşamadığını görüyorsunuz. Çin’in gayrisafi milli hasılası 2 trilyon dolar civarında. Amerika hem üretiyor ve hem de tüketiyor aynı zamanda. İmparatorluklar büyürler ve yavaş yavaş küçülürler. 1774 Küçük Kaynarca, 1922 Osmanlı devletinin ortadan kalkışı; 2 asır sürmüş nerdeyse. Büyük Britanya açısından düşündüğünüz zaman; Victoria döneminde zirve yapmış, 19. yüzyılın sonundan itibaren 50 sene sürmüş. İki dünya savaşı sonrasında ortadan kalkmış Büyük Britanya’nın dünya hakimiyeti. O sebeple, bunun süratle olmasını beklememek lazım.

- Ama bunun somut işaretleri görülüyor artık herhalde…

- Herkes bunu söylüyor, özellikle iktisadi sistemin çöküşü beraberinde Amerika’nın çekilmesini de getirecek diyorlar. 1929’da bu oldu. ABD, Birinci Dünya Savaşına son yılında, 1917’de girmişti, fakat arkasından başlayan ekonomik kriz sebebiyle yavaş yavaş içine çekildi ve dış politikayla hiç ilgilenmemeye başladı. Şimdi de acaba Obama döneminde Irak’tan ve belki arkasından Afganistan’dan çekilme, içe kapanmayı, klasik Amerikan dış politika ilkesi olan yalnızcılığı beraberinde getirir mi? Bunu getirirse bu küresel güç dengesine nasıl yansır? Onun bıraktığı boşluğu hangi kuvvet doldurur?
Ama Rusya ve Çin ile ilgili konuşurken dikkatli konuşmamız lazım. Evet, petrol fiyatları yükselirken, Rusya Sovyetler Birliğinin çökmesinden bu yana en müreffeh dönemini yaşadı. Putin neredeyse bir Çar oldu, petrol fiyatları 150 dolarları buldu. Avrupa’yı kendisine bağımlı hale getirdi. Yeniden büyük bir askeri güç olma yolunda ilerliyor. Şimdiyse fiyatlar düşmeye başladı ve bundan en fazla etkilenenlerin başında yine Rus müteşebbisleri geliyor. Krizin ilk haftasında Abramoviç başta olmak üzere Rus oligarkları 500 milyar dolardan fazla para kaybettiler borsalarda. Bu bir.
İkincisi, Çin, rezervlerinin büyük bir bölümünü hâlâ dolar olarak tutuyor. Japonya ise rezervlerinin büyük bölümünü Amerikan bankalarındaki hazine kağıtlarında tutuyor. Rusya’nın rezervlerinin büyük bir bölümü de yine dolar olarak veya hazine kağıtlarında duruyor. Dolayısıyla, zannedilenin aksine Amerikan ekonomisinin çöküşü, diğerlerinin onun yerini alacağı sonucunu doğurmuyor. Amerika göçtükçe Çin de göçüyor, çünkü Amerika’ya göbekten bağlı. Niye Avrupa Birliği ve arkasından Rusya ve Çin çok büyük kurtarma paketleri açıkladı? Niye kurtarıyorsun, sen iyi durumdaysan? Hayır, her şey o kadar iç içe geçmiş ki; Amerikan ekonomisinin süratli çöküşü, beraberinde Çin ekonomisinin de süratle çöküşünü getiriyor, bu bir. İkincisi, Çin son 15 senedir neredeyse yıllık yüzde 11-12 büyüme hızına sahip olan bir ülke. Çok üretiyor, peki bunu içeride mi tüketiyor? Hayır bunu satıyor, en büyük alıcısı da Amerika. Şimdi Amerikan halkının alım gücü düşerse, Çin’den mal almamaya başlarsa, Çin o malları ne yapacak, nereye satacak? Üretim daralması olacak. Üretim daralmasına bağlı olarak fabrika kapanmaları, insanların işten çıkartılmaları vs. Al sana, Çin’de de yeni bir kriz.
O yüzden, öyle Aristo mantığıyla “Amerika çöktüğüne göre, onun arkasından gelen Rusya var, Çin var, Avrupa Birliği var, bu üçünden biri hemen onun yerini alır” diye düşünmek doğru değil. Uluslararası ilişkiler küreselleşme döneminde o kadar girift hale geldi ki… Bir yüzyıl önce belki böyleydi. Yani 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında biri birine meydan okuyor, savaşıyorlar, galip olan bir sonraki hegamon güç oluyor. Ama bugün öyle değil. Bugün boğulmakta olan bir devlet, paçasından tutup bütün diğerlerini de aşağıya çekebiliyor. Küreselleşme bunu getirmiş, iç içe geçmiş her şey.
Türkiye’de de öyle olmadı mı? Bu kriz Amerikan krizidir, bizi etkilemez dedik; petrol fiyatları indi çıktı, dolar indi çıktı. Avrupa borsaları etkilendi, sonra dedik ki bizde sadece borsayı etkiler, başka kimseyi etkilemez. Borsa inmeye çıkmaya başladıktan sonra hepimizi etkilemeye başladı. Bugünki gazetelerin manşetlerine bakın, son bir ayda binlerce insan işten çıkartıldı Türkiye’de. Fabrikalar kapanıyor, binlerce insan işsiz kaldı. Çünkü her şey iç içe geçmiş. Özel firmalar için de bu böyle. Yatırımlarını dışarılarda bir yerlere yapıyorlar. O banka battığı zaman bunun yatırımı da batıyor. Veyahut kapasiteyi artırabilmek için bir yerlerden borç almak zorundalar, geçen sene yüzde 3-4 faizle alabildiği dolar bazındaki borcu, bu sefer yüzde 10 faizle arıyor ve bulamıyor.
Hükümetler için de aynı şey söz konusu. Önümüzdeki dönemde, bundan evvelki bütün büyük devletlerin, imparatorlukların başına geldiği gibi, ABD’nin küresel liderliğini yitireceğini, bundan on sene öncesine göre daha fazla insan söylüyor. Mesela 1991’de Francis Fukuyama tarihin sonu geldi diyordu, öyle bir kitap da yazdı. “Amerika ve liberalizm, kapitalizm bu savaşı kazandı, bundan sonra da kimse Amerika’yı bu koltuktan aşağı indiremez.” Ama aradan 15-20 sene geçtikten sonra bugün biz apayrı bir şeyden bahsediyoruz. Hiç kimsenin gücü sonsuz değil, hiçbir devletin de gücü sonsuz değil. Bu ister Amerika olsun ister Sovyetler Birliği olsun. İşte Sovyetler Birliği yıkıldı gitti. Bugün de Amerika’nın dünya egemenliği sarsılıyor.
Yarın öbür gün Obama’nın başına bir şey gelir de bu dört yılı tamamlayamazsa, o zaman Amerika içinde de çok büyük birtakım karışıklıkların çıkabileceği, ayrımcılıkların, bölücülüklerin yeniden başlayabileceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Amerikan Anayasası’na göre, Başkan ölürse yerine Joe Biden geçer. Öldürülen başkan da olmuştur geçmişte, Kennedy. Obama treni raydan çıkarmaya çalışırsa, onu da lokomotiften indirirler. Eğer bir derin devlet varsa dünyanın herhangi bir yerinde, bunun en derini Amerika’dadır. Amerika’yı başkanlar yönetmiyor, kurgulanmış olan bir sistem var, o sistem içerisinde Amerika bir yerlere gidiyor. Bunun içerisinde büyük sermayedarlar var, bunun içerisinde çok büyük etki grupları, baskı grupları var, bir gelenek devam ediyor. Kim başkan olursa olsun, birtakım eğilimlerin dışına öyle radikal bir şekilde çıkmanıza imkân yok. Ancak metodu değiştirebilirsiniz. Ama metodu değiştireyim derken içerideki grupların çıkarlarına hizmet etmeyecek birtakım işler yaparsanız, başınıza birtakım şeyler gelebilir.

- Gruplar demişken, Yahudi lobisinin son seçimlerde etkisi ne yönde oldu?

- Geleneksel olarak Yahudiler Demokratları desteklerler. Clinton döneminde sonuna kadar Demokratları desteklediler. Ama Yahudileri de tek bir grup olarak düşünmemek lazım. İkiye ayrılıyorlar, İsrail’deki gibi. Bir “dinci” Yahudiler, var bir de “laik” Yahudiler var. Amerika’da toplam 6 milyon Yahudi yaşıyor. Kuzeydeki gelişmiş eyaletlerdeki laik Yahudiler için önemli olan birtakım şeyleri, demokratlar söylüyor. Mesela bunular kürtajdan yanalar. Ama dinci Yahudiler için İsrail devletinin sonsuza kadar varlığı önemli. Ona destek veren Cumhuriyetçilere oy veriyorlar. Ama Obama gitti sinagogda bir konuşma yaptı, “İsrail devletinin ebediyyen yaşaması için Amerikan başkanı olarak elimden geleni yapacağım” dedi. Yani onlara da bir gül uzattı.
Obama’nın Ortadoğu barış sürecine tekrar hız vereceğini bekliyor herkes. Irak’tan çekilmeye paralel olarak bir yandan da Ortadoğu’da tarafları bir araya getirecek bir şey yapacak. İlginçtir, İsrail’de seçimler var. “İsrail’in 1967 sınırlarına geri çekilebileceği” bir eski başbakan tarafından ilk defa söylendi. Barış yanlısı olanların sayısında bir artış var. Belediye seçimi sonuçları henüz belli olmadı ama Kudüs belediyesini dinci bir aday değil, laik bir aday kazandı. Kudüs gibi en radikal kesimin yaşadığı bir yerde bu sonucun çıkması gösteriyor ki, İsrail halkında da artık bu işin bitmesi gerektiği yönünde bir talep var. O yüzden Obama’nın beklentileriyle İsrail’in beklentileri örtüşebilir. Ama bunu fişekleyenler de çıkacaktır kuşkusuz.

- Teşekkür ederiz.

 *Bu söyleşi yapıldıktan sonra 16 Kasım 2008 tarihinde Irak hükümeti, Amerikan askerlerinin ülkede 2011 yılına kadar kalmasına izin veren güvenlik anlaşmasını onayladı.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü