Dönüş

06 Mart 2010

Arabamın yarı açık camından içeri dolan çam kokulu dağ havasını zevkle ciğerlerime doldurup boşaltarak, koyu karanlığın koynunda ilerlerken birden motor öksürük nöbetine tutulmuş gibi sarsılmaya başladı. Bir iki teklemeden sonra tamamen sustu. Trafiğin akışını engellememek için, yolun iyice sağına yaklaşarak durdum. Arabanın ön ve arka taraflarına uzaktan fark edilecek şekilde reflektörleri yerleştirdim. Bir yandan “Hayırdır İnşallah” diye kendi kendime söylenirken, diğer yandan bunun olağan bir durum olmadığını düşünüyordum. Yola çıkmadan önce arabamın bakımını yaptırmıştım. Dolayısıyla büyük bir arıza olmamalıydı. Ama bu dağ başında arızanın büyüğü küçüğü fark etmezdi ki. Kısa bir süre nefesimi tutarak bekledim. Kontağı yarım devir açıp biraz durduktan sonra marşa basıp hafifçe gaza yüklendim. Ama nafile… Marş dinamosunun gıcırdayan sesi bir sonraki aşamaya geçememişti. Tavan lambasını yakarak eşimin meraklı ve tedirgin bakışlarına; omuzlarımı hafifçe yukarı kaldırıp, başımı da boynuma gömerek; “çalışmıyor, anlamadım, biraz bekleyelim bakalım.” diye karşılık verdim. Arka koltukta, olanlardan habersiz uyuyan beş ve on yaşlarındaki çocuklarım Hilâl ve Elif’i uyandırmamak için mümkün olduğunca sessiz hareket etmeye çalışıyordum. Torpido gözünden el fenerini alarak, bu işlerden anlarmışım gibi arabanın kaputunu açtım. Niyetim yapabileceğim bir şey olup olmadığını kontrol etmekti. Ama yoktu. Üstelik içeride ailemle beraberken hissetmediğim bir ürperti dışarıya çıkınca büyüyerek ta yüreğime işlemişti. Gecenin bir yarısı, Toroslar’ın en bilinmedik yerinde olmaktan kaynaklanan korku kendini iyice hissettirmişti. İki küçük çocuğum ve eşimle bu dağ başında korumasız ve çaresiz bir haldeydim. Güya kestirmeden giderek daha çabuk varmayı hedeflemiştik tatil köyüne. Kendimden başka kimsenin duymayacağı şekilde; “nasıl kestirmeyse” diye kendi kendime kızarak, söylene söylene kaputu sessizce kapatıp aceleyle yerime döndüm


Eşimin meraklı gözlerle aradığı sorunun cevabını, ümitsiz bakışlarımla verdiğimi düşünerek, boş bir çabayla bir iki kere daha marşa bastım ama hepsi boşunaydı. Gereksiz bir uğraştı yaptığım. Akünün şarjını tüketmekten başka bir işe yaramayacaktı.

Bu arada; eşimle her göz göze gelmemizde sözcüklere dökülmeyen ama ikimizin de çok iyi anladığı bir lisanla, aslında yola çıkmadan önce yaptığımız büyük hatayı ve bu hatanın sonucu olarak bu sıkıntıları yaşadığımızı biliyorduk. Yapmamız gereken şey bu durumu en kısa zamanda telafi etmekti. Ama nasıl?

Çoğu memur ailelerin yaptığı gibi bir tatil köyünden yer ayırtmakla başladı hikâyemiz. Ödemelerimiz taksitli olacaktı. Araya giren hatırlı dostlar sayesinde istediğimiz tarihlerde tatil yapma şansını elde ettik. Üstelik beğenmezsek bu tarihleri istediğimiz gibi değiştirme imkânımız da mevcuttu. Kendimize göre de ekonomik bulduğumuz bir takvim belirleyerek çoluk çocuğumuzla beraber kısa bir süre de olsa, tatili Antalya’da geçirmeye karar verdik.

Konya’nın Ereğli ilçesinde çoluk çocuğuyla oturmakta olan bir halam vardı. Babamın en büyük ablası ve ailenin yaşayan en büyüğüydü. Beni rahmetli babamın emaneti olarak görür, bu sebeple çok severdi. Son yıllarda yaşam gaileleri nedeniyle sık görüşemez olmuştuk. Birbirimizi özlüyor, bu özlemimizi ancak telefon görüşmeleriyle giderebiliyorduk. Son görüşmemizde; bizleri çok özlediğini, hasta ve yaşlı olduğundan bir daha görüşüp görüşemeyeceğimizin zor olduğunu söyleyerek bizlerden helâllik istedi. Bizlerde iyi dilek ve temennilerimizle ona uzun ömürler diledik. Bu konuşmanın akabinde eşimle yaptığımız değerlendirme sonucunda Antalya’ya tatile giderken güzergâhımızda olduğundan halama uğramamızın iyi olacağını kararlaştırdık. Sürpriz olsun diyerek de önceden haber etmemeye karar verdik.

Fakat arabaya eşyalarımızı yükleyip de yola çıkacağımız sıra fikir değiştirmiştik. Bir gün fazladan tatil yapabilmek için Toroslar’ı kestirmeden aşacaktık. Böyle olunca halama tatile giderken değil de tatilden dönerken uğrayacaktık. Ya da başka bir zaman… İşte eşimle göz göze geldikçe bu karar değişikliğinin bizi yolda bıraktığını birbirimize ima ediyorduk.

Aklımızca sorunu tespit etmiştik ama çözüm görünmüyordu. Önümüzde fiili bir durum vardı. Gecenin bir yarısı dağ başında kalmıştık. Kimseye ulaşmamız mümkün görünmüyordu. Bu süre zarfında yoldan geçen tek tük vasıtalardan, durup halimizi soran da yoktu. Araçlara gerek fenerimle işaret vererek, gerekse el hareketleri yaparak yardım istememin hiç bir faydası olmamıştı. Biraz da yokuşta olmamızın dezavantajıyla kimseyi durdurmayı başaramamıştım. Bu arada çocuklar da uyanmışlardı. Hissettirmek istemesek de bizlerdeki tedirginliğin yansımaları onlarda da görünmeye başlamıştı. Ufak tefek mızırdanmalarla başlayan huysuzluklar, yerini korku nöbetlerine bırakmak üzereydi. Bir şeyler yapmalıydım. Ama bu neydi? Çaresizliğim o kadar belirgindi ki son derece seri hareketlerle önce arabaya girerek motoru çalıştırmaya uğraşıyordum. Çalışmayınca dışarı çıkıp arabalara el kaldırıyor, o da sonuç vermeyince ortalıkta geziniyordum. İçimden arabayı tekmelemek bile geliyordu. En büyük paniği ben yaşıyor gibiydim.

Mucize mi, bilemem. Bizi bu zor durumdan kurtaracak gelişme, tam da o anlarda oldu. Bütün ümitlerimizin tükenmek üzereyken karşı istikametinden yokuş yukarı gelen bir araba selektör yaparak yanımızda durdu. İnen adam belli ki yardım etmek istiyordu ve etti de.

Bu iyiliksever sürücü, tatil için ailesiyle bu civarı seçmiş ve bitiminde memleketine dönüyordu. Akranım sayılabilecek yaşlarda ve temiz görünümlü biriydi. Üstelik o; benim gibi direksiyon şoförü değil, tamir işlerinden de anlıyordu. Bunun öyle olduğunu da; küçük sayılabilecek ama yaptığı ustaca bir iki hareketle arabayı çalıştırarak bana şoför koltuğumu teslim etmesiyle tescillemiş oldu.

Kâbus bitmişti… Mucizeyi gerçekleştiren hikmetin gereğini yapmak ise bize düşüyordu. Yardımsever yolcu ve ailesini uğurladıktan sonra, herkesin ortak isteği olduğuna emin olduğum bir kararla arabamın yönünü Konya istikametine çevirdim. Tüm aileyi birden neşe sarmıştı. Peş peşe şükür duaları edilmekteydi. Biraz önceki korkudan eser kalmamış, çocuklar ertesi günkü tatil hayallerini unutmuşlar halamızla ilgili sohbete başlamışlardı. Öyle ki cadalozluğu ile meşhur küçük kızım bile tüm huzursuzluğunu atmış, etrafa kahkaha ve neşe saçıyordu.

Ereğli’ye girdiğimizde sabah güneşi ufuktan yüzünü göstermek üzereydi. Geleceğimizden haberi olmayan halama yapacağımız sürpriz ile gece yaşadığımız maceranın heyecanı birbirine karışmıştı. İyi ki dönmüştük. Halam çok sevinecekti. Biz de bir aile büyüğünü mutlu edebilmenin hazzını yaşayacaktık.

Evin önüne vardığımızda; beli bükülmüş, yüzünden nurlar saçan halam da hiç bir hayret belirtisi görünmüyordu. Biz arabadan inerken o bize doğru gelmeye çalışıyor ve titreyen sesiyle adeta hesap soruyordu:
-Oğlum nerde kaldınız? Akşamdan beri sizi bekliyorum…
Şaşırma sırası bizdeydi.
Nasıl olur da halam bizi akşamdan beri beklerdi.

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 19.02.2010)

Yazan

Ahmet KURT - turkocagi@turkocagi.org.tr
Son Yazısı: Salıncak
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü