Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Deli Kız

01 Mart 2010

Haftanın son günü, iş çıkışı, Ayrancı’daki evime dönmek için Kızılay’da otobüs bekliyordum. Bütün duraklar, bir an önce evine varmak isteyen insanlarla doluydu. 

Sırada beklerken çevremdekilere pek dikkat etmem. Bu yüzden, cepçiler bir defasında epeyce bir paramı yürütmüşlerdi. Huyum yine değişmedi, ancak o günden sonra cebimde fazla para taşımamak gibi bir tedbir aldım.
Otobüs “Geldi gelecek” derken, ilginç bir gelişme oldu. Yirmi beş yaşlarında, ince belli, orta boylu, sarışın bir bayan koluma girdi.
         “Ne oluyor?” demeye kalmadan,
         “Sinan’cığım merhaba!” dedi.
İki yanağımdan öpüyormuş gibi yaptı ama öpmedi. Bir tanıdık görecek, rezil olacağım diye aklım başımdan gitmişti. Birisine benzetmiş olabileceğini düşündüm. Zira ne adım Sinan’dı ne de onu tanıyordum. Ağzını kulağıma yaklaştırıp fısıltı ile “Ne olur sesinizi çıkarmayın” derken yalvaran gözleri ile karşılaştım. Akşam karanlığında rengini seçemediğim gözlerinden etkilenmiş, içimden “Hayırdır inşallah” diye geçirerek suskunluğa bürünmüştüm. Kol kola bindik otobüse. O, cam kenarına ben de yanına oturdum. Gözleri, otobüse binmekte olan yolcuların üzerindeydi. Hareket edince, derin bir “Oh!” çekip,
         “Özür dilerim, böyle yapmak zorundaydım.”
         “Neden ki?”
         “ Takip ediliyorum.”
         “Polis mi ?”
         “Hayır, ipsiz sapsız takımı.”
         “Bunca insan varken neden beni seçerek, koluma girdiniz?”
         “Mecbur kaldım, önünüzdeki bey çok yaşlı, arkanızda da bayanlar vardı zaten.”
         “Başınız dertte sanırım.”
         “Şimdilik atlattık ya, gerisi mühim değil. Bu arada ben Nükhet.”
         “Ben de Sinan değil, Cihan.”
         “Ayrancı’da oturuyorum. Reklamcıyım.”
         “Ben de Hoşdere Caddesi üzerinde oturuyorum, turizmciyim. Umarım, kamera şakası yapmıyorsunuzdur.”
         “Çok şakacısınız.”
Otobüsümüz Güvenlik Caddesi’nden Hoşdere’ye çıkmak üzereydi. Yaklaştığımız durak, evimin bitişiğiydi. İniş kapısına doğru yürürken:
         “Geçmiş olsun, size iyi akşamlar.” dedim.
Tedirgindi. Minnetle gülümsedi.
         “Beni büyük sıkıntıdan kurtardınız.” dedi. “Köşedeki pastanede size bir kahve ikram etmek isterdim.”
         “Teşekkür ederim ama gerekmez. ”
         “Ya ısrar edersem?”
Otobüsümüz durağa yanaşıp kapılarını açmıştı. Aceleyle indim. O da kalkmış, arkamdan yürümüştü. Aynı durakta indik. Israrlarına karşılık,
         “Nükhet Hanım, sizin için bir şey yaptım sayılmaz.” dedim.
         “Bir kahve çok zaman almaz ki…” diyerek, tebessümle boynunu büktü.
         “Kaybetmezsek bulduk” diye geçti içimden. Sokak ortasında, hem de evimin yanında, tanımadığım bir bayanla tartışmaktansa, birkaç adım ötemizdeki pastanede bir çay içip ayrılmak daha mantıklıydı.
         “Madem ısrar ediyorsunuz, kabul” dedim.
Pastaneye girerken yıllardır tanıdığım garson:
         “Cihan Bey, hoş geldiniz. Hanımefendi siz de hoş geldiniz. Sizi şöyle, köşe masaya alayım efendim.”diyerek saygıyla karşıladı bizi.
Oturunca, daha dikkatlice baktım Nüket’e. Maviye çalan gözlerinde, hedeflediği noktayı çökerten, çökertmek ne kelime adeta delip geçen bir enerji vardı. Yüzünde, takip edildiğinden dolayı korkmuş bir hal göremedim. Çok değil, yarım saat önce, kendinin ifade ettiği gibi; “İpsiz, sapsız” takımının sıkıştırdığı birine benzemiyordu. Günün geceye doğru ilerleyen bir vaktinde, tanımadığı bir erkeğe sığınmış bir bayan, bana göre bu kadar rahat olmamalıydı.
         “Cihan Bey!” dedi yine rahat bir sesle “Detaylıca tanışalım mı, siparişlerimiz gelinceye kadar?”
         “Neden olmasın? Buyurun lütfen!”
Muzipçe gülerek:
         “Olur mu? Tanışmada öncelik erkeklerindir.” dedi.
Espri yapmak geldi içimden.
         “Her öncelik sizin, tanışma önceliği bizim… Hayret, onu niye bize bıraktınız ki…”
         “Espriyi severim Cihan Bey! Ancak zeki insanların, yerinde ve zamanında espri yapabildiklerine inanırım.”
         “Ben de dostlarımı zeki ve akıllı insanlardan seçmeye çalışırım.”
         “Akıllı dost bulmakta zorlanmıyorsunuzdur umarım.”
         “Zorlanmıyorum. Çünkü genelde onlar beni buluyorlar.”
         “Bu sözü iltifat olarak alabilir miyim?”
         “Adrese ulaştı demek…”
Garsonun gelişiyle kelime oyunları sona erdi.
         “Ne alırsınız efendim?” dedi Nükhet’e.
         “Cihan Bey, benim misafirim. Önce ona soralım lütfen.”
Garson kendinden emin, bir eda ile:
         “Cihan Beyin tercihi; her zaman sıcak saleptir hanımefendi.” dedi.
Başımla, gülümseyerek onayladım.
Nükhet, bu kez şakaya getirerek ve beni mavi gözleriyle adeta tutsak ederek sordu:
         “Ya Cihan Beyin misafirlerinin tercihi ne olur?”
         “Cihan Bey, genellikle tek başına misafirimiz olur hanımefendi.”
Garson ayrıldı.
Nükhet’e de tarçınlı salep gelecekti.
         “Sizi tanıyorum.” dedi Nükhet yüzünde muzip gülümsemeyle. Sanki bir açıklamada bulunacak gibiydi. Daha doğrusu ben böyle bir açıklama bekliyordum.
O, söze nereden başlayacağını düşünürken;
         “Siz, takip edilen değil, takip edensiniz. İçimden bir ses zekice beni takip ettiğinizi söylüyor.” dedim.
Suçüstü yakalanmışçasına yüzü kızardı. Gülen yüzü, yavaş yavaş gerildi. Kırık bir sesle:
         “Bunu da nereden çıkardınız Cihan Bey?” dedi.
         “Birincisi; takip edilen bir insan, henüz bir saat bile geçmeden üzerinden korkuyu atıp normale dönemez. İkincisi; garsona, misafirlerimin tercihlerini sordunuz yetmez mi?”
         “Çok dikkatlisiniz.”
Devam edecekti ki cep telefonuna bir mesaj geldi. İzin isteyerek, parmaklarını hızlı hızlı kullanarak, uzun bir cevap yazdı. Bembeyaz, kusursuz ellerini o anda keşfettim. Tutup, dokunmak istedim, yapamadım.         “Siz”li, “Biz” li konuşurken nasıl böyle bir şey yapabilirdim ki? Sıcacık saleplerimizden birer yudum aldık, birbirimizi süzerek. İkimiz de en ince ayrıntıları kaçırmamaya dikkat ediyorduk. Nükhet beni, bilerek hedef yapmış, şuurlu bir şekilde fırlatıyordu oklarını. Bense onun açıklarından bir şeyler anlayarak yol almaya çalışıyordum.
Sabırlıydım. Ancak, karşı cinstekilerin kaprislerini hisseder hissetmez sabır dağarcığım yırtılıyordu. Tez canlı bir Cihan oluyor, muhataplarımı ürkütüyordum. O nedenle, bu güne kadar evlenip de bir yuva kuramamıştım. Cahit Sıtkı’nın, “Yolun yarısı” dediği otuz beş yaşıma girmek üzereydim. Yaşım ilerledikçe seçiciliğim daha da artıyor, her güzelde bir kusur buluyordum. Ailem ve işyerindeki arkadaşlar, başka işleri yokmuşçasına seferber olup, bana uygun eş arıyorlardı. Tavsiye ettikleri bayanlarla görüşmekten çekinmiyor, beklentilerime cevap alamayacağımı, hissedince uygarca          “Eyvallah” diyordum.
Şimdi de bu, savcı kılıklı Nükhet çıkmıştı karşıma. Bakalım bununla film nerede kopacaktı? Daha otobüs durağında tersleyebilirdim aslında. Biraz da maceracı bir yönüm olduğu için, “Oğlum Cihan sabret.” dedim.
Cep telefonu ile mesaj gönderme işi bitince başını kaldırıp gözlerini gözlerimden ayırmadan,
         “Tebrik ederim, çok dikkatlisiniz” diye tekrar etti.
         “O zaman bir açıklama yapmanız gerekmez mi?”
         “Biliyorsunuz ki sizden bir kahve içecek kadar izin almıştım. Açıklama birlikteliğimizi uzatabilir. Ne dersiniz? Uzasın mı?”
         “Bence mahsuru yok. Zevkle dinlerim.”
         “Anlaştık. Çok teşekkür ederim. Ancak, lavaboya gitmem gerek. Beklediğiniz açıklamayı dönünce yapsam.” Çantasını oturduğu sandalyeye asılı bırakıp, cep telefonunu alarak gitti.
Yıllardır tanıştığım garsona:
         “Sevgili dostum, hanımefendi muhtemelen birileri ile telefonlaşacak. Rica etsem, kulak misafiri olur musun? Yakalanma sakın. O buraya dönmeden önce bana duyduklarını özetlersen minnettar kalırım.”
Garson;
         “Cihan ağabey, emrin olur.” diyerek lavaboya doğru uzaklaştı.
Az sonra gelerek:
         “Ağabey, birazdan ortak bir bayan misafiriniz gelecek.”
Garson yanımdan uzaklaşırken Nükhet de masaya dönmüştü.
         “Bu garsonlar da çok uyanıklar. Bütün hesapları bir fincan daha fazla satabilmek” dedim.
         “Ee, geçim dünyası, onların da işi bu…” diye cevapladı Nükhet.
         “Şaka bir tarafa, bir şeyler daha alır mısınız?” diye sordum.
         “Şimdi değil, daha sonra belki…” dedi.
Anlaşılıyordu ki, kimi çağırmış ise, o gelinceye kadar beni oyalayacaktı. İşin doğrusu garsonun getirdiği haberle rahatlamıştım. Nihayet, benim de onun da tanıdığı birini çağırmıştı. Kim olduğunu o biliyor, ben bilmiyordum. Çok önemli bir eksiklik değildi benim için. Az sonra nasıl olsa öğrenecektim.
Biraz sıkıştırmış olmak için;
         “Açıklamanız yarım kalmıştı, hatırlatırım…” dedim.
         “Ha… Evet, ne diyordum…”
         “Ben diyorum ki: Sizi takip eden filan yok, siz beni takip ediyorsunuz?”
         “Ha … Şeyyy, nereden çıkarıyorsunuz?” gibi sonuçsuz yaklaşımlarla direk konuya girmek yerine kaçamak cevaplar ve sorularla, misafirimiz gelinceye kadar zaman kazanmaya çabalıyordu.
Benim için sürpriz olan ziyaretçimizi, Nükhet Hanımdan önce gördüm. Kapı önündeki ticari taksiden, aynı şirkette birlikte çalıştığımız Fulya Hanım inmiş, kapıdan içeri girdikten sonra birkaç adım yürümüş, oturacağı masayı seçerken, güya tesadüfen görmüşçesine bize doğru geliyordu.
         “Ziyaretçimiz var.” diyerek ayağa kalktım. Nükhet, bilmiyormuş gibi yavaşça geriye dönerek,
         “Ziyaretçimiz mi?” diye sordu. Bu arada masamıza gelen Fulya;
         “A!.. Nüket! Cihan! Ne güzel tesadüf böyle…”
         “Doğru. Çok güzel bir tesadüf.” diyerek bozuntuya vermeden tokalaştım. İkisi sarılarak öpüştüler.
         “Ben sohbetinizi bölmeyeyim isterseniz” dedi Fulya saf ayaklarına yatarak.
         “Rica ederim Fulya’cığım, lütfen bir kahvemizi içer misin canım?” dedi Nükhet.
Masamıza üçüncü kişi olarak dâhil olan Fulya:
         “Çok teşekkür ederim. Demek siz tanışıyorsunuz, inanın çok sevindim.”
         “Bu akşam, zoraki bir tanışma yaşadık.” dedim gülerek.
         “Evet, biraz öyle oldu.” diye ekledi Nükhet titreyen sesiyle. Bir şeyleri sezdiğimi anlamış, bilmezlikten geliyorek rol yapıyordu. Fulya:
         “Ne, yeni mi tanıştınız?” diye sorunca aynı anda;
         “Evet!” dedik ikimiz de. Sonra da aynı anda söylediğimiz “Evet”e epeyce güldük üçümüz.
Fulya’nın Dikmen’de oturduğunu biliyordum.
         “Hayırdır, Fulya? Bizim mahallede bir tanıdığa mı geldin?”
         “Ha evet, kuzenimin doğum günü. Buraya yakın bir apartmanda oturuyorlar. Ona yaş pasta alıp çıkacaktım ki size rastladım. Sizleri birlikte gördüğüme çok sevindim. Nükhet çocukluk arkadaşım, canım benim. Ben sohbetinizi bölmüş olmayayım. Müsaadenizi istesem. Hem de kuzenimi fazla bekletmemiş olurum.”
         “Biz de zaten kalkıyorduk. Değil mi Nükhet Hanım?”
         “Evet, Cihan Bey fazla gecikirsem annem, ince ince hesaba çeker, kalkalım.” deyince Fulya;
         “Nükhetciğim yarın Pazar. Safiye teyzeye telefon edelim. Ben izin alırım, biliyorsun beni kırmaz. Birlikte kuzenime gideriz.” teklifinde bulundu.
Bu masallara inanıyor görünerek, ayrılmak için izin istedim. Hesabı ödemeye davrandığımda, Nükhet:
         “Unutmayın Cihan Bey! Sizi ben davet etmiştim. Sizin hesap ödemeniz hiç uygun olmaz. Lütfen!” diyerek engel oldu. İki kafadarı orada baş başa bırakarak evime geldim.
Aklım, Nükhet’in masmavi gözlerine takılıp kalmıştı. Bir oyunun zoraki parçası olmuş gibi hissediyordum kendimi. Ama olsun, Nükhet’in gözleri bu oyuna değmez miydi? Bu tanışma oyunundaki gizemi sevmiştim aslında. Hele şu Fulya’ya ne demeli? Şirkette iki müşteriyle iş bağlayamayan Fulya, nasıl da güzel rol yapıyordu. Bunun hesabını sormaz mıydım ben. Kuzen ve yaş günü baştan sona hikâye idi bence. İnanmış gibi görünmek işime geliyordu bir yönden. Ben bu oyunu sevmiştim arkadaş…
Pazarı evden çıkmadan geçirdim. Fulya’ya telefon açıp; “Bu işin aslı nedir, anlat? ” diye de sormadım.
Nükhet, güzel, alımlı, pek çok erkeğin dikkatini derhal üzerine çekebilecek güzellikte bir kızdı. Garip bir tanışma oyununa neden gerek görmüştü anlayamıyordum. Böyle yaklaşımlar bir erkeğin gözünde sahibini büyütmezdi ki. Bu oyunu, Fulya ile kurgulamış olduğu her açıdan belliydi. Fulya’yı sıkıştırırsam mesele aydınlığa kavuşurdu. Hem de Fulya, beni bir arkadaş olarak sever daima iyiliğimi isterdi. Benim kişiliğimi zedeleyecek bir şey olsun, o da istemezdi. Sabretmeliydim. İşin gerçek rengi nasıl olsa ortaya çıkacaktı…
Pazartesi işyerime varır varmaz koridorda Fulya’yı yakaladım.
         “Gel bakalım Fulya, şu dedektiflik oyununuzun esasını bir anlat da biz de bilelim.” dedim.
Her zaman şen şakrak olan Fulya’da bu gün bir gariplik vardı. Yüzünde anlaşılamaz ifadelerle, sesini çıkarmadan döner koltuğa oturdu. Karşısına geçip yapacağı açıklamayı beklemeye başladım.
         “İşler, bildiğin gibi değil Cihan. Tahmin ettiğin gibi oyun moyun yok ortada…”
         “Anlamadım! Ben, filmlerdeki gibi oldubittilerle karşı karşıya bırakılıyorum. Sen, telefonla pastaneye çağrılıyorsun. Güya, kuzeninin yaş günü kutlamasına gelmişsin de pastaneye uğrayınca bizi tesadüfen görmüş gibi numara yapıyorsun. Bir açıklama yapmadan pişkinlikle oyuna devam ediyorsunuz. Bana bir açıklama borçlusun Fulya!” diye çıkıştım.
         “Tamam, Cihan!” dedi.         “Öyle anlaşılıyor ki her şeyin farkındasın. Nükhet, üniversitede okurken ev arkadaşımdı. Sonra da birbirimizden kopmadık. İyi kalpli, mesleğinde başarılı, eli ayağı düzgün bir kız. Temizdir. Güzel yemek yapar. Tek kusuru birazcık deli doludur. Seni de yıllardır tanırım. Birbirinize yakışırsınız diye düşündüm. Tanışmanızı ben istedim.”
         “İyi de böyle mi tanışılır?”
Sesim sert ve sorgulayıcıydı.
Fulya, incindiğini belli etmemeye çalışarak:
         “Aylardır seni ona anlattım.” dedi. “Önce bana, seninle ilgili sorular sordu. Sonra işyerimize gelip uzaktan gözledi. Emin değilim ama dışarıda da takip etmiş olabilir. Evleneceği adamı iyice tanımalıymış. Neler neler sordu bir bilsen. İş, buraya kadar geldi. İnan ki, kötü niyetli biri değil. İnce eleyip sık dokuyan cinsten, o kadar. Evleneceği adam sinirlerine hâkim mi, el eden bayana hemen takılıyor mu, bilmesi gerekirmiş. Akıllı bir kız, evliliğini sağlam temeller üzerine kurmak istiyor.”
Çok da aykırı değildi yaptıkları… Gözü kapalı “Evet” diyerek, birkaç ay sonra evlilik cüzdanlarını birbirlerinin yüzüne fırlatıp soluğu mahkemede alan pek çok çift tanıyordum.
         “Beğenmiş mi bari, sınavı kazanabilmiş miyim?”
Fulya’nın yüzünde her zamanki sıcaklık yoktu nedense. Nükhet’le oynadıkları bu oyuna anlayışla yaklaşmaya çalışırken Fulya’nın yüzündeki resmiyet de ne oluyordu?
         “Sınavı kazanmışsın. Ancak, bilmen gereken üzücü bir durum var…”
İyice meraklanmıştım.
         “Nedir?” dedim.
         “Nükhet hastanede… Ve can çekişiyor.” dedi.
Buna kim inanabilirdi ki…
         “Ne diyorsun Fulya! Şaka mı yapıyorsun?”
         “Keşke şaka yapıyor olsaydım. Ne yazık ki gerçek… Sen ayrıldıktan sonra biz biraz daha kaldık pastanede. Sabrını, efendiliğini, zekânı çok beğendiğini söyledi. Bu gün iş yerimize gelecek, her şeyi sana birlikte açıklayacaktık. Kadere bak ki o, şu an hastanede can çekişiyor; sen burada benden hesap soruyorsun…”
Fulya ağladı.
Ben henüz olayı tam olarak kavrayamamıştım. İki gün önce karşımda sapasağlam oturan birisinin şu an can çekişiyor olmasını bir türlü kabullenemiyordum.
         “Rahatsızlığı nedir?” dedim.
         “ Tinerciler” dedi Fulya.”Apartmanlarının merdiven boşluğunda tinercilere denk gelmiş. Çantasını istemişler. Direnince kalbine saplamışlar bıçağı.”
         “Aman Allah’ım! Olamaz!”
         “ Hemen ameliyata almışlar… Şimdi yoğun bakımda…”
Fulya’nın anlattıklarıyla şoka girmiş gibiydim. Kendimden başka suçlayacak kimseyi bulamadım. Pastaneye gitmeyi ne güzel reddetmiştim. Sonradan karar değiştirip “Olur!” demeseydim, belki de bu acı olay Nükhet’in başına gelmeyecekti. Ya da yaş günü yalanına inanmış gibi görünüp erkenden ayrılmamalıydım yanlarından. Nükhet’i evine kadar ben götürmeliydim.
         “Sevgi ile acı hep böyle birlikte mi çıkar insanın karşısına?” diye söylendim.
Fulya bunu duydu, derinden bir iç çekerek:
         “Ameliyat sonrası başucundaydım arkadaşımın.” dedi.         “Biliyor musun “Cihan,Cihan…” diye seni sayıklayarak açtı gözlerini. Karşısında beni görünce gülümsemeye çalıştı, pek başaramadı. “Cihan’ı tanıdım Fulya” dedi yorgun, cılız sesiyle. “Cihan, pırlanta gibi. Tam benim aradığım… Hayatı onunla paylaşabilirim.” Bu kadarcık konuşma onu halsiz düşürdü. Gözlerini kapatarak tekrar uykuya daldı…”
Fulya’nın yanakları bir kere daha ıslanmıştı.
Bense, bıçak darbesi yemişcesine acıyan yüreğimin bütün içtenliğiyle, bütün bağlılığıyla Nükhet için âlemlerin Rabbine yakarmaya başladım.
         “Bu deli kızı çoook sevdim, ne olur onu benden alma Rabbim!”

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi 18.02.2010)

Yazan

Ethem GÖKTÜRK - turkocagi@turkocagi.org.tr
Son Yazısı: İlk Mektup
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü