Gönüllü Kırıklıklar Senfonisi

19 Şubat 2010

Arkadaşları, mutluluk dileklerinden sonra gürültülü kahkahalarla dışarı çıkıp onları baş başa bıraktıklarında gelin, saçlarıyla uğraşmaya başladı. 

“Ay ne kadar çok toka taktılar! Çıkardıkça artıyor sanki. Yardım etsene canımın içi!” diyerek ipeksi sarı saçlarını eşine uzattı. Sonra sol elinin yüzük parmağındaki halkanın sarısına gururla baktı. Mutlu ve yorgundu. Bir kaç saat evvel evlenmişler, düğün salonunu dolduran tanıdıklarıyla halaylar çekmişlerdi. Boynuna sıkıca sarılan halası duvağının ipini koparmış, ayakkabıları fena halde ayaklarını sıkmış, her kutlamaya gelene ayağa kalkıp oturmaktan bîtap düşmüştü. Gerçekten düğün günü en özel, en eğlenceli gün müydü? Kim demişse, tartışmalı bir söz söylemişti. Çünkü sabahtan başlayan yorgunluğu, gün içinde katlanarak devam etmişti. Önce kuaförde, saatlerce saçına şekil vermek için sıcak fönlerle saç diplerini yakmışlar, sonra makyaj yapmak adına ne kadar boya varsa yüzüne sürmüşlerdi. Bir ara makyajı yapan kız, kirpiklerine rimel sürerken damat tarafından gelen meraklı bir çocuk, kızın koluna çarpınca rimelin sert fırçası gözüne girmişti. Dakikalarca gözü acımış, içi kızarmış, tüm makyajı akan gözyaşlarıyla bozulmuş, sonra her şeye yeni baştan başlamışlardı. Her kafadan bir ses çıkmış, başına iki avuç siyah tel toka takılmış. Kuaföre verilen bahşişlerle bu işkence bitmişti.
...
“Hakikaten, bu ne kadar çok toka böyle?” diyen eşinin acemi elleri, tokaları çekerken saçlarını yoldu.
“ Of dikkatli ol biraz saçımı çektin.”
“ Affedersin canım.”
Yorgunluktan, ağrıyan saç diplerinden, zonklayan ayaklarından, ekşimiş suratının otura kalmışlığından sıkılan gelinlik, bacaklarınadokundu tatsız tatsız. Tokaları tek tek çıkarırken, eşi sordu:
“ Düğünde senin suratının hali neydi öyle?”
“ Anlamadım canım benim. “
“ Çok asıktı suratın. Hiç doğru düzgün gülümsemedin. Görenler de benle zorla evlendiriliyorsun sanmıştır.”
Tokalardan kurtulan saçlarını savurarak gözlerini eşine çevirdi.
“Yoo” dedi. “Mutluydum düğünde ben. Yalnızca sonlara doğru bir yorgunluk çöktü üzerime.”
“ Ne bileyim, ağabeyim de öyle dedi. Gelin hanım surat asmasın, gülsün biraz dedi.”
“Öyle mi? İnan farkında değildim canım. Çok yorulmuştum. Bir de ayaklarım fena zonkluyordu. “
“ Tamam her neyse geçti artık. Odamıza gidelim mi? Filmlerdeki gibi seni kucağıma alayım mı?”
“ Deli.” dedi sesine yüklediği utangaçlığını çaktırmamaya çalışarak.
Sonra eğilip gelinliğinin altındaki tarlatanı çıkardı. Koltuğun üzerine bıraktı. Ne kadar komik bir şeydi bu tarlatan. Eteği kabarsın diye gelinliğin altına zorla giydirmişlerdi. Oysaki o, etekleri uçuşan rahat beyaz bir giysi ile altına da babet ayakkabılarını çekip bolca dans etmek istemişti özel gününde. Saçlarını da sıkı topuz yerine bukle bukle dağıtmak istemiş ama kimse buna izin vermemişti. Aa gelin saçı öyle mi olurmuş? Yok, canım daha nelermiş, gelin topuksuz ayakkabı mı giyermiş? Gelin dediğin ağır olurmuş, masasında otururmuş. Şöyle yaparmış, böyle bakarmış. Mış mış da mış… Böylece onun özeli başkalarının günü olup çıkmıştı.
“ Bir daha da ömrü billâh giymem ben bu ayakkabıları.” dedi kendi kendine.
Işığı kapattılar.
...
Sevdiği, âşık olduğu adamla evlenmişti işte. Her gece onun bakışları gözlerine kapanacak, her sabah onun bakışları kalkacaktı göz kapaklarından. Gülüşerek güne başlayacaklar, aşk demlenecekti sabah çayları niyetine evlerinde. Artık gizli kapaklı olmayacaktı buluşmaları. Parklarda havanın kararmasını beklemeyeceklerdi sarılmak için birbirlerine. “Ama o günler de çok güzeldi.” deyip o ana aitliklerini hatırlayacaklardı her daim.
        Seviyordu onu.
Âşıktı ona.
Aşk bambaşka bir duyguydu.
Gerçekten kör ediyor muydu insanı?
Ooff, ne ediyorsa ediyordu işte; seviyordu.
...
Koşarak kapıya gitti. Akşama arkadaşlarıyla yemeğe çıkacaklardı. Saçlarına fön çektirmiş, hafif bir makyaj yapmış, üzerine de gözlerini ortaya çıkaran yeşil elbisesini giymişti. Özenmişti kendine. Aynadaki hallerine son kez bakıp; “İyisin, iyi!” diye göz kırparak açtı kapıyı.
“ Hoş geldin canım!” diye karşıladı eşini.
“ Bu ne ya?”
“......”
“ Ne biçim olmuş saçların böyle? Dümdüz yapmışsın. Liseye mi gidiyorsun sanki? Git yıka şunları. Senin kendi doğal halin daha iyi. Makyajını da sil. Çirkin kadınlar yapar o kadar makyajı.”
Bir an ne desem, nasıl bir tepki versemin kararsızlığı düştü kapı önü hoşgeldinlerine. “Ama...” diye başlayacak oldu, dudaklarını büzüştürerek sustu. Sustu saçının telindeki fönler. Hafif allığının rengi soldu. Eşi odaya geçmişti, içerden seslendi;
“ Lâcivert pantolonumu ütüledin mi? Nerde? Onu giyeceğim bugün.”
“Orda, ütüleyip asmıştım dolaba.” dedi neşesi bir köşeye kaçıvermiş bir ses. Sonra aynada kalan kırpılmış bir göz kaydı usulca banyonun fayanslarına.
“ Hadi geç kalacağız, çabuk ol. Bu kadınlar da niye hep geç hazırlanırlar bilmem?“
Çeşmeden akan sular banyonun fayans kırıklarına damladılar. Sıra sıra…

Masada en bakımsız bayan olarak kendini hissetti. Tüm kadınlar şıkır şıkır giyinip, süslenmişler beyaz dişlerini gözüne soka soka gülümsüyorlardı. Adamlar rahat bir biçimde sandalyelerine oturmuş şakalaşıyorlardı. İzin isteyerek lokantanın lavabosuna gitti. Rengi solmuş bir yüzün uçukluğu, saçlarına bağ bağ dolandı aynada. Saçlarını açmayı çok seviyordu. Saçlarının özgürce savrulmaları ona keyif veriyordu ama bugün sıkı sıkıya ensesinde toplamıştı. İtirazsız boyunlar eğilmiş bir de selama durulmuştu. Hal hatır sormaların resmiliği çoktan geçilmiş, emri vakilere talim edilir olmuştu. Saçlarının tokasına bir düğüm daha attı boğazına düğümlenenler çıkmasın diye.

Kadınsı özgüvenini ardında bırakarak masaya döndü.
Aklına Hanselle Gratel’in masalı geldi birden. Onların ekmek kırıntılarını bırakarak ormanda kayboluşlarına takıldı. “Akıllım o ekmek kırıntılarını kuşlar çoktan yemiştir.” dedi içinden. “Geri dönüşünüz çok zor artık. Siz, ormanda kayboldunuz çocuklar. Ben de ormanda kayboldum…“

Yokluğunun pek de fark edilmediği masaya, dudağının kenarına gülümsemesini öylesine iliştirerek ilişti eşinin yanına. Eşi, hemen yanlarındaki Aysel’e “Seni hamilelik ne kadar güzelleştirmiş.” diyordu gözlerini devire devire. “Al, al benim tabağımdaki meyveleri de sen ye. Canın çekmiştir.” diye de elma soyuyor, dilimliyordu.
...
Ne çok sorguluyordu her şeyi, iç dünyasının kendine ait olan yerlerini tek tek gün ışığına çıkarıp gözlerindeki kamaşıklığın bitmesini bekliyordu, aşka olan inancı ile. Ne çok kırılgan olmuştu son zamanlarda. Sözlerin ardına gizlenen çatık kaşları ne çok görür olmuştu. Ağlamayı hiç sevmediği halde habire banyonun fayanslarına ağlar olmuştu gizliden gizliye. Sonra her şeyi karalayıp baştan başlıyordu içindeki döngülerine. Yeniden başlıyordu sevmeye.
Seviyordu onu.
Âşıktı ona.
Aşk bambaşkaydı.
Gerçekten kör ediyor muydu insanı?
Böyleyse, bu kör oluşlar tamamen gönüllüydü.
Ooff, neyse ne işte; seviyordu.

“Durmadan gün ışığında kamaştırdığı aşkının, gönüllü kör olmaları…” diye başlayan bir cümle geçti kafasından, oturduğu klozet kapağının üstünde. Yine tartışmışlar, yine kendini banyoya atmış, yine gizli gizli ağlamıştı. Cümlesini tamamlamak istemedi. Son harfin üzerinden defalarca giderek koyulaştırdı harfi içinde. “Allah kahretsin, ne biçim bir sevgi bu.” diyerek öfkeyle ayağa kalktı. Kalkarken klozet kapağı takırdadı sinsi sinsi. “Sen de ne idüğü belirsiz bir klozet kapağısın işte! Başka da bir işe yaramazsın!” dedi öfkesini saçarak. Eğilip yüzüne soğuk su çarptı. Bir müddet aynadan suların süzülüşünü seyretti. Sonra eşiyle içindekileri paylaşmaya kararlı bir şekilde kapıya yöneldi. Bir an geriye dönüp klozet kapağına baktı; “ Sen de kusura bakma. Biraz gerginim bugünlerde.” dedi. Deliliğine hükmeden kapı kolu kendiliğinden çevrildi.

Sakince oturma odasına geçti. Eşini açık unutulmuş televizyonun karşısındaki koltukta uyumuş buldu. Televizyonu kapattı. Sarı battaniyeyi eşinin üzerine örttü. Elektrik düğmesine dokundu usulca. Geceliğini giyinip kafasının karışıklığına sokuldu. Yatakta bir sağa bir sola dönerek düşüncelerini uyutmaya çalıştı. Bacaklarını karnına çekip elini yanağının altına koydu. Kendine itiraf etmekten kaçtığı yalnızlığını, ilk kez koynuna alıp üzerine yorganı çekti.
Seviyordu.
Âşıktı.
Yalnızdı.
Aşk, yalnızlığa ne kadar dayanırdı?
Düş kırıklıkları, yürek kırıklığına dönüşür müydü zamanla?
Nereye ve ne zamana kadardı?

Göz kapakları ağırlaşırken, annesinin “Ömür boyu bir yastıkta kocayın yavrum.” sözleri çalındı kulağına ve uyudu.

(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 18.02.2010)

Yazan

Ataman KALEBOZAN - turkocagi@turkocagi.org.tr
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü