Tanzimat Dönemi’nin İlmî Türkçüleri

11 Şubat 2012

Giriş
Yüzyıllardır yeryüzünde var olan insanı, diğer canlılardan ayıran meziyeti düşünebilmesi ve konuşabilmesidir. İnsanı, kendisine en yakın canlı olan, hayvandan ayıran bir diğer yetisi ise akıldır. Bu yetisi sayesinde düşünce üretebilen, düşüncelerini uygulayabilen ve kendi kaderini tayin edebilen canlı, insandır. Kaderini tayin edebilme ise irade ile mümkündür. Bu meziyet ve yetilerin hepsini bünyesinde barındıran insan yüzyıllar boyu düşünce üretmiş ve bu düşüncelerle yaşamıştır.

Düşünceler zihinde var olur ve dil ile aktarımı sağlanır. Dolayısıyla düşünce dille sınırlıdır. İnsan, bilincinde tasarladığı imgeleri dille somutlaştırır. Böylece düşünce vücut bulmuş olur. Dil sayesinde çevresini ve kendi benliğini tanıyan insan, çevresi ile uyum sağlayabilir veya bir ortamı kendisine uygun bir şekilde hazırlayıp düzenleyebilir.
Bugün var olan Türk düşüncesi, Türk dilinin gücü ile var olmuştur. Türk düşüncesi, dil sayesinde aktarılmış ve bu konuda birçok eser vücuda getirilmiştir. Bunun ilk örnekleri şüphesiz Orhun Abideleri’dir. Bir nutuk hüviyetini taşıyan bu abideler, bir devlet adamının devlet felsefesini yansıtması açısından son derece mühimdir.
Türk düşüncesini İslam dini de beslemiş, aynı zamanda ona güç ve temel kazandırmıştır. Böylece bizim düşünce sistemimiz bir Türk-İslam sentezi şeklinde devam etmiştir. Ahmed Yesevî’nin hikmetleri, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i, Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakayık’ı bu düşünce siteminin ilk örnekleridir. Anadolu’da ise Yûnus ve Mevlana tasavvuf düşüncesinin unutulmaz eserlerini vücuda getirmişlerdir.
Tanzimat’tan önceki şahsiyetler ve eserler daha ziyade ideal devlet ve devlet adamının tarifini vermeye çalışmıştır. Ahlak temelli olan bu eserler daha çok erdemli insan ve adil bir yönetici olabilme hususunda nasihatler vermektedir. Yüzyıllar boyu varlığını sürdüren Osmanlı Devleti’ne baktığımız zaman bu nasihatlerin çok yerinde ve doğru söylendiğini görmemek mümkün değildir.
Tam bu noktada, Türk dilini Arapça ve Farsçanın yoğun tesiri altından ve yabancı kelimelerin istilacı hücumdan kurtarmak gayesinde olan divan şairlerimizi ve onların gayretlerini şükranla anmamız gerekmektedir. Başta Gülşehrî ve Âşık Paşa olmak üzere XIV. asır divan şairlerimiz dilde sadeleşme/mahallileşme hareketi başlatmışlardır. XV. asra, edebî ve ilmî eserleriyle damgasını vuran ve bir döneme adını veren Nevaî’nin dil milliyetçiliği konusundaki emekleri gözler önündedir. Daha sonraki asırlarda eser veren Visâlî’yi, Mahremî’yi, Nazmî’yi ve Nedim’i dilde sadeleşme hususunda anmalıyız.
Tanzimat döneminde ise durum biraz farklılık arz eder. Osmanlı Devleti’nin sıkıntılı bir sürece girip yıkılma tehlikesi ile karşılaşması münevverleri bir takım düşünce akımları üretmeye ve savunmaya yöneltmiştir. Bu dönemde ortaya atılan fikir hareketleri Batıcılık, Osmanlıcık, İslamcılık ve Türkçülük’tür. Birçok yazar ve münevver bu düşünceleri belli dergi ve gazetelerde yayımlamış ve insanlara anlatmaya çalışmıştır. Bu düşüncelerin tanıtılması yolunda, o dönemde edebiyatın tiyatro türünden de ziyadesiyle istifade edilmiştir.
Batılılaşma veya modernleşme olarak ortaya atılan görüş Batıcılık düşüncesidir. O dönemde daha çok Fransız hayranlığı olarak gelişme göstermiş ve çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Batılılaşma denen hadise bugün olduğu gibi, o dönemde de yanlış yorumlanmış ve dolayısıyla yüzeyde kalmıştır. Yüzeyde kalması sebebiyle de başarı ile sonuçlanmamış, iğreti bir görünüş sergilemiştir. 
Osmanlıcık düşüncesi ise, yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalan devletin güçlendirilmesi ve tekrar eski kudretine sahip olması için savunulan görüştür. Bu görüşün savunucularına göre beylikten cihan devletine yükselebilen bir siyasi organizasyon, elbette bu vahim durumdan da kurtulabilecektir.
İslamcılık düşüncesi ise, bütün Müslümanları bir bayrak altında toplayarak bir ümmet devleti kurulması için gösterilen çabanın adıdır. Millî devletlerin ortaya çıkışı ve bağımsızlığın öncelikli hedef olarak belirlenmesi bu düşüncenin de başarılı olmasını engellemiştir.
1789 Fransız İhtilali ile başlayan milliyetçilik düşüncesi, bizde Türkçülük fikrini canlandırmıştır. Bu düşüncenin tesiriyle bağımsızlıklarını ilan ederek Osmanlı Devleti’nden birçok etnik topluluk kopmuştur. İşte milliyetçilik fikri de dünya üzerinde Türk milletinin ve devletinin varlığını sürdürebilmek için ortaya atılmış bir düşüncedir.
Düşünce tarihimizde Tanzimat dönemine kadar olan kısmı ve Tanzimat dönemindeki fikir hareketlerini kısaca özetledikten sonra, edebî ve ilmî eserleriyle milliyetçilik fikrini ilmî manada temellendiren şahsiyetlerin biyografilerine ve eserlerine geçebiliriz. Tanzimat döneminin ilmî Türkçüleri Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Hüsnü Paşa, Ali Süavî ve Şemseddin Sâmi’dir.

Ahmet Vefik Paşa
Ahmet Vefik PaşaTanzimat döneminde Türkiye’de başlayan milliyetçilik hareketinin mimarlarından olan Ahmet Vefik Paşa, 3 Temmuz 1823 tarihinde İstanbul’da doğmuştur.  Babası Hariciye Nezareti memurlarından Ruhiddin Efendi, dedesi Tercüme Odası’nın ilk Müslüman çevirmeni Yahya Naci Efendi’dir. Ahmet Vefik Paşa, eğitim hayatına 1831 yılında İstanbul’da başlamıştır. Babasının tercümanlığını yaptığı Mustafa Reşit Paşa Paris’e atanınca, o da eğitimine Paris’teki Saint Louis Le Grand Lisesi’nde devam etmiştir. Paris’te kaldığı süre zarfından Fransızca, İtalyanca ve Yunanca öğrenmiştir.
“İstanbul’a dönünce, tahsilinin bir neticesi olarak önce tercüman odasına memur seçilmiştir. Fakat Vefik Paşa böyle bir tek vazifede veya birbirine yakın vazifelerde karar kılmamış, çok kısa fasılalarla yurt içinde ve yurtdışında pek çok vazifeler görmüştür. Bu arada Londra elçi kâtipliği, İstanbul’da tercüme odası mümeyyizliği, Bükreş’te Memleketeyn müfettişliği, İstanbul’da Encümen-i Dâniş azalığı, 1851’de Tahran sefirliği, İstanbul’da Deâvi Nazırlığı, 1860’ta Paris sefirliği, İstanbul Darülfünununda Hikmet-i Tarih müderrisliği, Rüsumat Eminliği, Sadaret Müsteşarlığı, 1872’de Maarif Nazırlığı, Şûrâ-yı Devlet azalığı, 1878’de Meclis-i Mebusan Reisliği, Edirne Valiliği, Ayân Azalığı, 1878’de Sadrazamlık ve Dâhiliye Nazırlığı, 1879’da Bursa Valiliği, 1882’de ikinci kez Sadrazamlık yapmıştır.”[1]
Vefik Paşa, kendisine verilen görevleri en güzel şekilde yerine getirmiş ve çok büyük hizmetler yaparak tamamlamıştır. Görevinin gereklerini yerine getirirken her gittiği yerin dilini, kültürünü, geleneklerini öğrenerek fikirlerinin gelişmesine hız kazandırmış; aynı zamanda bakış açısını genişletmiştir. Tahran elçiliği yaptığı sıralarda, Fars dili ve İran tarihi üzerine araştırmalar yaparak, ülkenin dil, edebiyat ve felsefe konularıyla yakından ilgilenmiştir. Onun çalışmalarının ve yaşam biçiminin temelini Türkçülük fikri oluşturmuştur. Özel hayatında, aile yaşantısında, giyim kuşamında millî geleneklere son derece bağlı bir tutum sergilerdi. “Kızını çok sevdiği halde onun bir Avrupa terliği almak isteğini “Benim evime Türk mamulâtından başka bir şey giremez” sözleriyle reddetmesi, Vefik Paşa’nın dikkate değer sözleri ve hareketleri arasındadır.”[2] 
Türk modernleşmesi diye bilinen ve Tanzimat yıllarında yoğun bir şekilde gözlenen “Avrupalılaşmaya” tepki gösteren Vefik Paşa, savunduğu fikirlerini telif ve tercüme eserlerine de nakış nakış işlemiştir. Vefik Paşa, fikirleri ve eserleriyle kendisinden sonraki milliyetçi yazarlara ve aydınlara önderlik etmiştir. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Vefik Paşa için “Türkçülük rehberi” diyerek onun fikirlerinden ne kadar istifade ettiğini iki kelime ile özetlemiştir.

Şecere-i Türk
Şecere-i Türk, Ahmet Vefik Paşa’nın Ebulgazi Bahadır Han’dan yaptığı tercüme eserin adıdır. Çağatay Türkçesinden Osmanlı Türkçesine, Vefik Paşa tarafından çevrilen bu eser, Türk tarihinin Osmanlılarla başlamadığını, çok daha eski tarihlere dayanan ve derin köklere sahip olduğunu belirtmesi açısından son derece önemlidir. Türk tarihinin bilinmeyen bir kısım yönlerini insanlara izah ediyor olması onun en büyük hizmetlerinden biridir.

Lehçe-i Osmanî
Vefik Paşa’nın yazdığı Lehçe-i Osmanî, Anadolu Türkçesinin ilk sözlüğüdür. Vefik Paşa’nın Türkçe sözlük hazırlaması onun dil milliyetçiliği konusunda da ne kadar hassas olduğunun bir delili olarak yorumlanabilir. Türkçenin, Arapça ve Farsçanın –Tanzimat yıllarında da başta Fransızca olmak üzere batı dillerinin- yoğun tesiri altında kaldığı bir dönemde Türkçe sözlere geniş ölçüde yer vererek kelime hazinesinin zenginliği ve gücü bu sözlük çalışmasıyla ortaya konmuştur.
“Vefik Paşa Lehçe-i Osmanî’sinde muhtelif Türk lehçeleri hakkında, Türkiye’de ilk defa bazı bilgiler vermiş, bu lehçelerin Türkiye ve Türkistan’daki yayılış sahalarını belirtmiştir. Ayrıca eserinin “Türk” maddesinde çeşitli Türk kavimlerinin isimlerini saymış, Türk tarihinin Hicretten beş bin sene evvel başladığına işaret etmiş, Çağatay lehçesinin Uygurcanın bir devamı olduğunu, Uygurcanın yazı lisanı olmak dolayısıyla Türkler arasında yaygın olarak kullanıldığını söylemiştir. Onun bu sayfalarda verdiği en dikkate değer malumat, “Oğuzlar, Selçuklular ve Osmanlılar silsilesi hakkındaki kuvvetli görüşlere dayanan bilgilerdir. Türk aşiretlerinin en şereflisi ve en üstün vasıfta olanları Oğuzlardır” mealindeki sözleri, Vefik Paşa’nın daha o tarihte Türk kavimlerinin kıymet ölçülerini takdir etmek bakımından sağlam bir neticeye vardığını göstermektedir.”[3]
Ahmet Vefil Paşa’nın dil milliyetçiliğine verdiği önemi bir diğer eseri olan Atalar Sözü’nde görmek mümkündür. Asıl adı “Müntehabât-ı Durûb-ı Emsal” olan bu atasözleri mecmuasının şekil ve muhteva özelliklerine baktığımız vakit Vefik Paşa’nın ne kadar titiz bir araştırmacı olduğunu görebiliriz. Banarlı, Edebiyat Tarihi adlı eserinde “Paşa’nın bu eserini milliyetçi bir görüşle hazırlamış” olduğunu söyler. “Paşa, bu eserinde 6-7 bin darb-ı mesel toplamış ve bunları oldukça muntazam bir harf sırası ile tespit etmiştir. Eser, Türk darb-ı meselleri üzerinde işleyecekler için zengin bir kaynak durumundadır.” [4]
Vefik Paşa’nın İstanbul Darülfünununda hocalık yaptığını ve Hikmet-i Tarih dersleri okuttuğunu evvelce söylemiştik. Bu derslerinden hareketle 1863 yılında Hikmet-i Tarih ve 1869 yılında da Fezleke-i Tarih-i Osmanî eserlerini kaleme almıştır. Bu eserler tarih felsefesine ve Osmanlıların tarihe bakışlarına ışık tutar mahiyettedir. Son olarak, Vefik Paşa’nın Victor Hugo ve Voltaire’den yaptığı çevirileri, Moliere’in eserlerinden uyarladığı 16 çalışmasını da burada söylemeliyiz.

Süleyman Hüsnü Paşa
Süleyman Hüsnü PaşaTanzimat döneminin bir diğer Türkçü ismi Süleyman Hüsnü Paşa’dır. Aslen Kastamonulu olan Mehmet Hâlet Efendi’nin oğlu Süleyman Hüsnü Paşa, 1838 yılında İstanbul’da doğmuştur. Harbiye mektebinde tahsil gören Süleyman Paşa, Osmanlı ordusunun başarılı bir komutanıdır. Şıpka boğazında Rusları birkaç kez yenilgiye uğratması sebebiyle “Şıpka kahramanı” olarak da anılır. 
1860 yılında Mekteb-i Harbiye’den mezun olan Süleyman Paşa, Osmanlı ordusunda çalışmaya başlamış, Girit ve Yemen bölgelerinde görev yapmıştır. İstanbul’a döndüğünde mezun olduğu okulda, edebiyat dersleri okutmuştur. 1874 yılında paşalık rütbesi ile taltif edilen Süleyman Paşa, Mekteb-i Harbiye ve Mekâtib-ı Askeriye nazırı olmuştur. “Bu süratli yükseliş, doğrudan doğruya çok zeki, dürüst, bilgili ve büyük bir insan olan Süleyman Paşa’nın kendi kabiliyetinin ve şahsi faaliyetlerinin mükafatıdır.”[5]
Görevlerini müthiş bir başarıyla tamamlayan Süleyman Paşa’nın en büyük hizmetlerinden birisi, askerî rüştiye mektepleridir. Öğrencilere millî şuur ve askerî terbiye kazandıran bu okullar, Süleyman Paşa’nın kurduğu kültür müesseseleridir. Süleyman Paşa’nın bu başarı öyküleriyle dolu yaşamı 1877 yılında tersine dönmüş ve ıstırap dolu günler yaşamıştır.  Osmanlı-Rus savaşının olumsuz sonucundan mesul tutulan Paşa, Taşkışla’da hapsedilmiştir. 1 yıl süren uzun bir yargılamadan sonra idama mahkûm edilmiş, rütbe ve madalyaları geri alınmıştır. Sonradan cezası sürgüne çevrildi. 14 yıl Bağdat’ta sürgün hayatı yaşayan Paşa, 8 Ağustos 1892 tarihinde burada vefat etmiştir.
“Süleyman Paşa’nın bu yıkılışını Sultan Abdülhamit’in kasıtlı bir hareketi olarak kabul edenler vardır. Bu ihtimale göre, Süleyman Paşa, Mekteb-i Harbiye Nazırı iken Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve yerine Beşinci Murad’ın geçirilmesi hadisesine mektep taburu ile bilfiil iştirak eden hürriyetçi ve inkılâpçı bir paşa olduğu için bu cezaya müstahak görülmüştür.”[6]

Sarf-ı Türkî
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız “hazin son”dan mıdır bilinmez, Süleyman Paşa düşünce ve edebiyat tarihimizde hep ihmal edilen şahsiyetlerden olmuştur. Onun asker kimliğinin yanında milliyetçi bir görüşe sahip fikir ve edebiyat adamlığı yönü de vardır. Bu noktada Süleyman Paşa’nın ilk akla gelen eseri Sarf-ı Türkî’sidir.
Paşa bu eserinde Türk dilinin gramer yapısını incelemiştir. Kendisinden evvelce yapılan çalışmalar “Kavaid-i Osmaniye” veya “Sarf-ı Osmanî” gibi isimler taşımaktadır. Paşa’nın bu ismi seçmesindeki maksadı tamamen Türkçü-milliyetçi bir çizgide olmasından ve Türkçeyi bağımsız bir dil olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. “Hatta Talim-i Edebiyat’ın özsözlerinde “Edebiyat-ı Osmaniye”, “Eş’arı Osmanî” gibi tabirler kullanan Recaizâde’ye yazdığı bir mektupta bu noktayı ehemmiyetle tasrih etmiştir. Süleyman Paşa, bu mektubunda “Osmanlı edebiyatı” sözünün yanlış olduğunu, dilimize Osmanlı, milletimize Osmanlı milleti denilemeyeceğini söylüyor; Osmanlı tabiri devletin adıdır; milletimizin adı ise sadece Türk’tür. Bu sebeple lisanımıza Türk dili, edebiyatımıza da Türk edebiyatı demek lazımdır.”[7] Diyordu.

Mebaniü’l-İnşa
Mebaniü’l-İnşa Süleyman Paşanın, harbiye mektebinde edebiyat hocalığı yaparken yazdığı eserinin adıdır. Eser, Arapça, Farsça ve Fransızca kaleme alınmış edebiyat kitaplarından istifade edilerek yazılmıştır. Eserde, edebî sanatları ve edebî bilgileri dikkatle seçilmiş metinler örnek olarak gösterilmektedir. Bu eser, Tanzimat döneminde yazılmış ilk kuramsal çalışmadır. “Bu esere seçilen örneklerin millî ve askerî özellikler taşımalarına dikkat edilmesi ve eserde askerî hitabet örneklerine geniş yer verilmesi Mebaniü’l-İnşa’nın üzerinde durulacak noktaları arasındadır.”[8]

Tarih-i Âlem
Tarih-i Âlem adlı bu eser Süleyman Paşa’nın ilmî Türk milliyetçiliği alanındaki en önemli eseridir. Bu eseri kıymetli kılan özelliklerinden birisi, yazarının “Türkiye’de ilk defa olarak; ilk çağlar Türk tarihine ait yüz elli dokuz sahifelik bir bahis ayırmış, bu kısımda eski Türkler hakkında çok mühim bilgiler vermiş[9]” olmasıdır.
Türklerin en eski atalarının Hunlar olduğunu ve destanlara konu olan Oğuz Kağan’ın Hun hükümdarı Mete Han olması gerektiğini ilk kez Süleyman Paşa adı geçen eserinde söylemiştir. Onun çok geniş bir birikimle ve sağlam bir metotla bu eserini hazırlamış olması eserin kıymetini arttırmaktadır. Ancak Süleyman Paşa’nın ömrü vefa etmediği için eserinin yalnızca ilk çağlara ait olan kısmını tamamlayabilmiştir.

Hiss-i İnkılâb
Süleyman Paşa’nın bir diğer çalışması Hiis-i İnkılâb adlı eseridir. Bu eser Paşanın ölümünden sonra oğlu tarafından yayımlanmıştır. (Oğlu, Servet-i Fünun şairlerinden Süleyman Nesib’dir) Eser, başarılı komutanın vatan ve inkılâp yolundaki faaliyetlerini içeren bir irsale hüviyetindedir. “Ancak kendi hizmetlerini yine kendi lisanı ile söylemeyi fazilet kanunlarına uygun bulmadığı için, müellif bu gibi gayretlerinin hatırasını bir başkasının dilinden hikâye etmiştir.”[10]  
Tanzimat döneminin Türkçü simalarından Süleyman Paşa’ya göre Türk milleti Batı medeniyetinin sahip olduğu her şeyi kabul edebilecek ve örneklerini üretebilecek güce sahiptir. Bu, Türk milletinin zekâsının ve imanının tabii bir neticesidir. Ancak bunları yapabilmek için milletin hükümet desteğine ihtiyacı vardır. Kendilerine gerekli yardım ve desteği sağlamayan hükümet adamlarını görevlerinden uzaklaştırmak hiç de zor bir şey değildir.
Millî bilince sahip olan Süleyman Paşanın, dinî konularda da aynı hassasiyete sahip olduğunu bir takım eserlerinde görmekteyiz. Bu eserler; Kebir İlmihal ve Sagîr İlmihal adlı eserleridir. Din terbiyesine çok önem veren Süleyman Paşa, bu eserlerini okullarda okutulmak üzere sade ve temiz bir dille kaleme almıştır. Eserlerinde Arapça ve Farsça kelimelere, terkiplere mümkün olduğu kadar az yer vermiş olması, dil milliyetçiliği konusunda onu çağdaşlarından ayıran bir özelliğidir.

Ali Suâvî
Ali SuâviTanzimat döneminin Türkçülerinden bir diğeri de Ali Suâvî’dir. Çankırılı Hüseyin Ağa’nın oğlu olan Ali Suâvî, 8 Aralık 1839 tarihinde İstanbul’da doğdu. Eğitim hayatına Davutpaşa rüştiyesinde başlamış, daha sonra Şehzadebaşı Camii medresesinde din dersleri almıştır. Genç yaşlarda iken Bursa’ya, Simav’a, Rumeli’ye ve Hicaz’a resmî vazifeler için gittiği bilinmektedir.
Ali Suâvî, eserlerinin bir kısmını İslamcı ve Osmanlıcı bir düşünce ile yazmıştır. Daha sonraki yıllarda düşüncelerinde bir değişme olmuş ve Türkçü bir anlayışla yazılar kaleme almıştır.
“Suâvî, İstanbul camilerinde vaizlik yapmış, Şehzadebaşı camiinde ders okutmuştur. Vaazları ve dersleri ona süratli bir şöhret temin etmiş, Ali Suâvî devrinin birçok büyük adamları tarafından alaka ile karşılanmıştır. İhtiraslı benliği, atak tabiatı; bakışlarının parlak ve çekici vasıfları; kendisini olduğundan daha fazla göstermekteki cerbeze ve cesareti onun bu süratli şöhretinin en mühim amilleri arasındadır.”[11]
Siyasî hayata atılmasıyla birlikte Muhbir gazetesinde yazılar yazmaya başlaması 1866 yılına tesadüf eder. Adı geçen gazetede yayımladığı yazılarının ana temasını hürriyet ve istibdat çatışması teşkil eder. Muhbir’de kaleme aldığı yazılar hoş karşılanmamış ve Kastamonu’ya sürgün edilmiştir. Mustafa Fazıl Paşa’nın davetiyle iki ay süren sürgün hayatına son vererek Avrupa’ya kaçmıştır. Muhbir gazetesini Avrupa’da çıkarmaya devam etmiştir. Yeni Osmanlılar cemiyetinin yayın organı olarak neşredilen bu gazetede Ali Suâvi, cemiyetin fikirlerine aykırı yazılar yazdığı için arkadaşlarını darıltmış ve gazete yerini Namık Kemal ve Ziya Paşa tarafından çıkarılan Hürriyet gazetesine bırakmıştır.
“Namık Kemal ve Ziya Paşa aleyhinde Fazıl Paşa’ya gizli mektuplar yazan ve bu edipler tarafından menfaatperestlikle, şarlatanlıkla itham edilen Ali Suâvî, Yeni Osmanlılardan ayrılarak Paris’te Ulûm gazetesini çıkarmış ve bu şehrin Almanlar tarafından işgali üzerine Liyon’a geçerek orada da Muvakkaten isimli bir başka gazete neşretmiştir.”[12]
Ali Suâvî, çıkardığı bu gazetelerde her konuda yazılar yazmaya çalışmış, her ilim dalında söz söylemeye gayret göstermiştir. Dolayısıyla hiçbir konuda tam manasıyla uzmanlaşamamış, “zayıf ve dağınık” yazıların yazarı olarak kalmıştır.
Ali Suâvî, Abdülhamit’i tahttan indirip yerine Beşinci Murad’ı geçirmek istemesiyle anarşist bir tutum sergilemiştir. Beşinci Murad’ın mahpus hayatı yaşadığı Çırağan Sarayını basması onun ölümüne sebep olmuştur. Hadiseyi haber alan Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa tarafından sopa ile vurulmak suretiyle öldürülmüştür.

Hive
Hive, Ali Suâvî’nin Türkçü bir zihniyetle kaleme aldığı eserinin adıdır. Suâvî bu eseriyle dikkatleri Orta Asya Türklüğüne çekmiştir. Hive, Rusya ve İngiltere’nin Asya topraklarını paylaşmak istemeleri ve burada yaşayan Türklere yapılan zulümlere, yöre insanın gösterdiği mukavemeti anlatması bakımından son derece önemlidir. Osmanlı tarafından ihmal edilen Orta Asya Türklüğüne dikkat çekmek isteyen Suâvî, Babıâli’yi bu konuda müdahaleye çağırmaktadır.

Kamusü’l-Ulûm vel-Maarif
Kamusü’l-Ulûm vel-Maarif adlı eser Tanzimat döneminin ilk ansiklopedi denemelerinden biridir.
Bu eserlerinin dışında Ali Suâvî’nin gazete yazıları dönemin siyasî yaşantısını anlayabilmek açısından önem arz etmektedir. Ayrıca Suâvî, şark meselesi hakkındaki görüşlerini “A Propose de L’Herzogovine” adlı ile Paris’te 1875 yılında yayımlamıştır. Diğer yandan, Suâvi, Mehakemetü’l-Lügateyn’i batı Türkçesine aktarmış, Yirmisekiz Çelebi’nin Paris sefaretnamesini bazı ilavelerle neşretmiş, Kâtip Çelebi’nin Takvimü’t-Tevarih’ini Paris’te fasikül halinde neşre çalışmıştır. Ali Paşa’nın Siyaseti adlı, Ali Paşa’nın icraatlarını eleştiren bir eseri vardır.[13]

Şemseddin Sâmi
Şemseddin SâmiŞemseddin Sâmi, Tanzimat döneminde eserler veren başarılı ve çalışkan Türkçü bir şahsiyettir. “Şemseddin Sâmi, orta derecede bir edip, selâhiyetli bir mütercim, bilhassa çalışkan ve büyük bir dil ve lügat âlimidir.”[14] Şemseddin Sâmi, Arnavut kökenli olmasına rağmen Türk milliyetini benimsemiş ve Türk kültürüne ve tarihine müthiş bir aidiyet duygusuyla sarılmıştır. Yaptığı çalışmalarla Türk dilinin geçmişini aydınlatmış, geleceğini ise ufuk açıcı bir şekilde tanzim etmeye çalışmıştır.
Şemseddin Sâmi, 1 Haziran 1850 tarihinde Yanya’nın Fraşeri ilçesinde doğmuştur. Babası Hâlid Bey’dir. Sâmi Bey, eğitimine Fraşeri’de başlamış, Fransız, İtalyan ve Yunan dillerini de burada öğrenmiştir. Arapça ve Farsça’yı da dönemin tanınmış bir hocasından özel ders almak suretiyle öğrenmiştir.
1872 yılında İstanbul’a gelen Sâmi Bey’in basın dünyasıyla tanışması da bu yıla tesadüf eder. Çıkardığı Sabah gazetesinde makaleler ve tiyatro eserleri yayımlamıştır. Hayatını küçük memuriyetlerle idame ettirmeye çalışmıştır. Trablusgarp sürgününden döndüğünde askerî teftiş komisyonu üyeliğine, 1893 yılında da aynı komisyonun başkâtipliğine getirilmiştir. 1904 yılında Erenköy’deki köşkünde ölmüştür.

Kâmûs-ı Fransevî
Şemseddin Sâmi, her şeyden önce bir lügat âlimidir. Fransızcadan Türkçeye, Türkçeden Fransızcaya çevirdiği sözlükleriyle batı ile olan münasebetlere dil açısından bir bakış kazandırmıştır. “Böyle bir ilim eseri hazırlamaktan duyduğu zevk, onun bütün hayat zevklerinin üstünde olmuş, her gününün 10-14 saatini okuma, yazma alanındaki bu ilmî faaliyetlere hasretmekte büyük bir lezzet bulmuştur.”[15]

Kâmûsü’l-âlâm
Sâmi Bey’in, 6 ciltten müteşekkil bu çalışması, tarih-coğrafya ve meşhur insanlar ansiklopedisidir. Bu eser, dönemin en çok başvurulan kaynaklarından olması bakımından önemlidir. Bu ansiklopedinin “en dikkate değer tarafı, dönemin batılı ansiklopedilerinde yer almayan şarka ait birçok bilgilere yer veriyor”[16] olmasıdır.

Kâmûs-ı Türkî
İlmî Türkçü Şemseddin Sâmi Bey’in, milliyetçiliği –bilhassa dil milliyetçiliği- bakımından en önemli eseri Kâmûs-ı Türkî adlı sözlüğüdür.
“Şemseddin Sâmi, 1574 sayfa tutarında olan ve üç sütun üzerine tertip edilmiş bulunan bu kâmûsta Türk dilinde kullanılan Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, İtalyanca, Fransızca bütün sözleri bir araya toplamaya çalışarak lisanımızın en zengin lügat kitabını telif etmiştir. Bu eserde öz Türkçe kelimelere verilen yer ve değer bilhassa dikkate çarpar. Kâmûs-ı Türkî mukaddimesinde; Türk dilini oldukça eski bir maziden alarak mütalaa eden ve Türkçeyi şark Türkçesi-garp Türkçesi gibi iki ayrı bölüm halinde inceleyerek, Garp=Osmanlı Türkçesinin en zarif Türk dili olduğu neticesine varan değerli bilgin, hakikatte bunların ikisinin de Türkçe olduğunu meydana koymakta ve bunları birbirinden ayıran ihmal ve cehalete teessüf etmektedir.”[17]
Eserine Kâmûs-ı Türkî adını vermesinin de şuurlu bir izahı vardır. Şemseddin Sâmi’ye göre bizim dilimiz Türk dilidir. Türk dilinin sözlüğüne de başka dilde bir isim vermek bir cehalet örneğidir. Ayrıca Sâmi Bey, Hafta gazetesinde yayımladığı bir makalesinde, “Osmanlı” tabirinin devlet unvanı olduğunu, hâlbuki siyasî ve kültürel tarihimizin Sultan Osman zamanından çok öncelere dayandığını ifade etmiştir.
Sözlüklerinin yanında Şemseddin Sami’nin çevirileri de vardır. Bu çevirileri şöyle sıralayabiliriz: Orhun Abideleri, Kutadgu Bilig, Sefiller, Robenson Crusoe çevirileridir. Besa, Gave ve Seydi Yahya adlı tiyatro eserleri de Şemseddin Sami’nin edip yönünün mahsulleridir.  Ayrıca edebî bakımdan her ne kadar güçlü bir eser olamasa da Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseri edebiyat tarihimizde ilk yerli roman olarak bilinmektedir.

Sonuç
Tanzimat döneminin fikir hareketlerinden olan Türkçülük, Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Hüsnü Paşa, Ali Suâvî ve Şemseddin Sâmi gibi bazı devlet ve edebiyat adamları tarafından ilmî manada temellendirilmiştir. Adı geçen bu abide şahsiyetler hazırladıkları sözlüklerle, ansiklopedilerle, kaleme aldıkları makalelerle, telif ve tercüme eserlerle Türkçülük fikrinin anlaşılmasını ve geniş kitlelere yayılmasını sağlamışlardır. 
Onların Türkçülük anlayışları, dil milliyetçiliği düzlemindeydi ve millî şuuru önceliyorlardır. Aslen Arnavut kökenli olan Şemseddin Sami, Türkçülük hareketinin ırk temelli bir düşünce sistemi olmadığını kanıtlamaktadır. Türk tarihini, eski çağlara kadar götürmeleri, Türk dilinin müstakil bir dil olduğunu ısrarla savunmaları bugün sahip olduğumuz millî şuurun ve müşterek tarih anlayışının yegâne mimarlarıdır.
Onların bu değerli çalışmaları kendilerinden sonraki araştırmacılara, yazarlara, aydınlara ve akademisyenlere de ışık tutmuş, onların ufuklarını açmıştır. Nitekim Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları’nda bu abide şahsiyetlerin izleri satır satır gözlenebilir.
Düşünce tarihimize damgasını vuran bu değerli isimler -ne yazık ki- hep ihmal edilen adamlardan olmuşlardır. Onların daha iyi araştırılıp incelenmesi, milletimizin ve bilhassa gençlerimizin geleceği açısından büyük bir önem arz etmektedir.

KAYNAKÇA
BANARLI, Nihat Sami, “Resimli Türk Edebiyatı Tarihi”, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1987.

[1] Nihat Sami Banarlı, “Resimli Türk Edebiyatı Tarihi”,Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1987, s. 1067-1068

[2] A.g.e. s. 1068

[3] A.g.e. s. 1069

[4] A.g.e. s. 1069

[5] A.g.e. s. 1070

[6] A.g.e. s. 1070

[7] A.g.e. s. 1070

[8] A.g.e. s. 1070

[9] A.g.e. s. 1070

[10] A.g.e. s. 1071

[11] A.g.e. s. 1072

[12] A.g.e. s. 1073

[13] A.g.e. s. 1074

[14] A.g.e. s. 1075

[15] A.g.e. s. 1075

[16] A.g.e. s. 1075

[17] A.g.e. s. 1075-1076

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü