Kimlik ve Resmî Dil

21 Mart 2011

Meramımı nasıl anlatacağımı düşünürken şehit cenazelerinde duyduğumuz bir temennînin kurgusundaki garabet imdadıma yetişti. İmdadıma yetişen ve bu yazının özünü teşkil eden kimlikler açısından fonksiyonel bulduğum cümle “Yaşasın Türk-Kürt kardeşliğidir”. “Türk-Kürt” diye ayrıma başladınız mı bu toplumu “atomize” ediyorsunuz demektir; önce aynı kategori altında parçalayıp sonra birleştirmek mümkün değildir. İşte bu açıdan “Yaşasın Türk-Kürt kardeşliği” sloganı esas itibariyle zatında bu garabeti mündemiç bir temennî olmaktan öteye geçmeyecektir. Zaten bu yazının satır aralarında kimliklerimizin çok katlılığı ve siyasî-medenî kimlik olarak Türklüğü kabul etmenin farklı bir kategorideki Kürt olmayı nakzetmediği, bu minval üzere Kürt lafzının telaffuzunda bir sıkıntı olmadığı, Kürtken Türk olabilmenin imkanına dair zihne menfez açmaya gayret etmenin yanı sıra resmî dil meselesine temas edilecektir.


Günümüzde yalnızca kimliğin değil iktidarların da “öteki” üzerinden kurulup meşrulaştırıldığı, “öteki” üzerine araştırmalarla, benlik ve kimlik kavramlarına yeni bakış açıları kazandıran beşerî bilimler tarafından anlatılmaktadır. Kimlikler ötekilere ihtiyaç duysalar da, herhangi iki kimlik her zaman kimliklerin karşıtlık ilişkisi üzerinden okunamaz. Türk kimliğinin, Türk milliyetçiliğin manifest olarak karşımıza çıkışından daha erken dönemlere uzanan tarihselliği ne imparatorlukların yerlerini yavaş yavaş ulus-devletlere bıraktığı dönemler Kürt aleyhtarlığı üzerinden bir milliyetçilik kurgusuna  müsait değildir. Milliyetçilik tabiî ve fıtrîdir, dolayısıyla kökleri insan ruhunun derinlerinde, birlikte yaşamaktan kaynaklanan İbn Haldun’un ifadesiyle asabiye - Nevzat Ağabeyimizin ifadesiyle toplumsal gerilim-hâlidir, velev ki modernite ve sanayi devriminin milliyetçiliği farklı bir formasyona kavuşturmuş olmasının akabinde ideoloji olarak kendini manifesto etmiş olsun. Milliyetçilik bir var oluş tarzı olmak nokta-i nazarından anlaşıldığında -her zaman telaffuzuna ihtiyaç duyulmasa da- hanedan yahut milletin yegâne iktidar kaynağı olduğu çağların ve toplumsal yapıların ruhuna muvafık karaktere bürünmektedir. Öte yandan, Türk Milliyetçiliği'nin modern zamanlardaki doğuş ve tekâmül seyri ile Batılı milliyetçilikler arasında ciddî farklar vardır. Türk Milliyetçiliği, mütecavizlerinin parçaladığı Devlet-i Aliyye’nin kurtarılması hedefine yöneliktir. Türk milliyetçiliği, Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi teşebbüslerin hazin şekilde akamete uğraması neticesinde nihai olarak, Devlet'in kurucusu ve omurgası olarak Anadolu’nun kaldığının acı tecrübelerle öğrenilmesiyle ortaya çıkmıştır. Türk milliyetçiliği sanayi tecrübesinin mahsulü olmadığı için aslında “modern” sıfatını hak etmeyen ancak bir galat olarak olarak anmaya mecbur kaldığımız modern Türk Milliyetçiliği, imparatorluğun kendi tebaasının milliyetçiliklerine göre daha geç ortaya çıkmış ve savunmacı karakterdedir. Türk milliyetçiliğinin karakteristiği bu yüzden Devlet-i Aliyye’yi yıkmaya ve kendi devletini kurmaya yönelik milliyetçiliklerden de farklıdır.

Kürt olmakla Türk olmak gayri kaabil-i telif iki ayrı kimlik kategorisi değildir, biri diğerinin içinden -bir siyasî entite iddiası olmamak şartıyla - sözkonusu iki kimliğin, ilişkisinin tarihselliğinden ileri gelen imkan da göz önüne alındığında, yaşaması pekala mümkündür. Zaten Türk milliyetçileri de bu durumu nakzedecek karşıtlığı reddetmektedir. Son yirmi küsûr yıldır cereyan eden hadiselere rağmen Kürdün beladan kaçarak geldiği mahallede, o mahallenin aynı belanın şehit düşen evladının yasına rağmen horlanmadığını hatta evlatlarının o mahalleden evlendiğini gibi birlikte yaşama iradesinin sağduyusuyla muhafaza etmeyi başardığımız nice misal göz önüne alındığında söylediklerimizin sıhhat derecesi ortaya çıkacaktır. Mahalleye gelen işbu “kendinde” Kürtlük, etnikçi ve o minval üzere karşıtlığı Türk olarak kurgulanmak istenen, tarihsel zemini olmayan suni ve suni olduğu için kan ve ızdıraba gark eden Kürtlükten -esasında ikincisi bu açıdan Kürtlük olarak anılmayı bile haketmiyor- farklıdır. Türkiye’nin bölünme ihtimali siyasî olarak kuvvetlendiğine dair emarelere rağmen, Bilgesam’ın ve 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü'nün yaptığı saha çalışmaları, bu ihtimalin kültürel ve sosyolojik olarak giderek zayıfladığını göstermektedir. Ancak kültürel, sosyolojik yakınlaşmaya rağmen farklı benlik bilinci -Mersin kırılması- dikkate değerdir. Aynı sosyal değerlere, benzer algılamalara rağmen farklılaşmanın derinleşmesinin mümkün olmaması, Kürtleri kurtuluşa kadar kendinde düşünüş, duyuş hâlinin dışında tutmayı bırakmamak isteyen etnikçilerin baskı ve sindirmesinin sebebini gözümüze sokmaktadır. Kürtler açısından, sosyolojik olarak Kürt olmayanlardan farklı olmadıklarının kavranması ve yaşatılması en önemli meseledir. Esasında çözüm farklılıkların müşterekler zeminin üzerinde bir değer ifade ettiğini kavrayabilmekten geçmektedir ve farklılıkların ancak müşterekler üzerinden anlaşılabileceğinin ve zenginlik olarak kabul görebileceğinin idrak edilmesi şarttır. Bu minvalde en önemli husus “resmî dil” meselesidir.

Türkiye’de iktidar ilişkilerinin meşrûiyetinin “tarihî kader” olarak önümüze çıkan veçhesine en önemli misâl, Türkçe'nin resmî dil olmasıdır. Türkçe coğrafyamızın dünyayla temasa gelme ve dünyaya açılma vasıtası, kaderimiz olarak karşımızda durmaktadır. Bu yüzden Türkçe “Türklerin dili” olduğu için değil, şartlar bunu kaçınılmaz kıldığı için Türkiye’nin resmî dili olarak kabul görmüştür. Türkçenin Türkiye’nin resmî dili olması imparatorluktan tevarüs etmiş bir statüdür. Türkçe resmî sıfatını hak etmesinin arkasında fakat ondan çok daha önemli ve öncelikli olarak medeniyetimizi ve varoluş üslûbumuzu taşıyan direktir. Türkiye’de Kürtlerin veya başkalarının Türkçeyi Türkiye’nin resmî dili olarak kabul etmek dışındaki tercihleri akılcı olmaz. Çok resmî dilli ülkeler vardır ve bundan daha tabiî bir şey olamaz; zira o ülkelerde bambaşka bir tarihî arka plân söz konusudur. Çok dilli devlet idaresi zordur, hele Türkiye’nin şartlarında imkansızdır. Bu tür meselelerde etnik perspektif tehlikelidir; o yüzden etnikçilerin, Kürtlerin kurtuluş(!) mücadelesine adanmış politik aktörler oldukları ikrar edercesine resmî dil statüsü talepleri ve -aslında  farklı bir cüz olmayan- anadilde eğitim talepleri kesinlikle etik bir talep olarak görülemez. Çünkü resmî dil talebi, müesses iktidardan iktidar talebidir; Türkiye nüfusunun bir kısmı -Kürtler- üzerinde iktidar talebidir. Farklı benlik bilincine dayalı siyasî entite olarak Kürtlüğe etnik perspektifle bakanların en büyük sıkıntısı kendinde Kürtlüğün, Kürtler tarafından idrakidir. Ancak bu türden bir Kürtlüğün bir medeniyet tasavvuru olarak Türk kimliğiyle kurulabilecek ilişkisinin önüne geçebilecek tayin ediciliğe istedikleri ölçüde yükselememeleri öfkelerini arttırmaktadır. Etnikçilerin canlarını sıkan, Kürtler tarafından yukarıda zikredilen yolun yeniden keşfine giden Türkiye'nin tekrar harman olma meselesidir; köyden şehre hızlı nüfus akışı, eğitim, ticaret, evlilik vs. yeniden harmanlanmayı sağlamakta ve zihinlerde estirilen kanaat terörünün sahih olmadığını hayatın içinde sınama imkanını vermektedir. Zaman zaman yüz yüze gelme durumundan çatışma çıkma ihtimalinin yüksek olduğu gözlense de bu durum mevziî kalmaktadır. Kürtçüler için çıkar yol; çatışmanın derinleşmesi, dil üzerinden birlikteliğin, imkan dairesinin dışına çıkarılmış Kürtlükle bütünleşmenin imkansızlaştırılmasıdır. Kürtler üzerinde temsil ve hak iddiasının demokratik olma vasfı toplumsal hayatın aktığı mecranın tersine olduğundan sahih değildir. Bu yüzden etnikçiler resmî dil statüsü talebinde ısrar etmektedir. Çünkü etnikçiler, eğitim müesseseleri devletin iktidarını tesis ettiği kaleleri olduğunu, eğitimin bu yüzden politik bir enstrüman olduğunu bilmektedir. Mezkûr talep işte bu yüzden politik bir taleptir; açıkça dile getirilmese de dilin fonksiyonelliğinin üzerinden Fırat’ın ötesinde politik toplum yaratılmasının teklifi ve uzun vadede radikal bir kopuşunun zımnen talebidir.

“Kendi dilini konuşmanın ve öğrenmenin, onunla kültürel üretimin politik bir talebe dönüşmediği her durumda Türkiye’de bir iktidar formu olarak devlet, vatandaşlarının her birinin dillerini konuşma ve kültürel plânda kendini ifade etme hakkını tanımalıdır. Bu durum iktidar formu olarak devletin muhataplarının rızasını almış, meşruiyetini katmerlendirmiş bir iktidar olması da demektir. Resmî dil talebi dışındaki her dillerin muhafazası meşru bir taleptir. Ancak politik olan ve etik olan konusunda etnik safsatalara yer vermemek şartıyla. Zaten bu Türkiye fiili durumu hukuken olarak kabul etmekten öte bir şey değildir; hatta politik bir niyet refakât etmezse, kesrette vahdet muvacehesinde maşerî akıl muvazeneyi kendi tecrübesiyle bulacağından, birlikte yaşama tecrübesinin imkânını işaretleyen bu tekliften kaygı duymakta anlamsızdır. Her dil Allah'ın nimetidir, kendisini konuşan insanların dünden bugüne tecrübelerinin taşıyıcısı olduğunu dikkate almalı ve ortak insanlık mirasının muhafazasıyla mükellef olduğumuzdan dillerin muhafazasını inkâr etmemeliyiz.” mealinde cümleler anlaşılabilir; çünkü tam bu nokta etik kaygıdan doğan sorumlu ve duyarlı insan tavrının mevzilendiği yerdir.

Ancak terör örgütüne, terör örgütü diyemeyen ve  siyasî meşruiyet sıkıntısı çeken zihniyetin muhatap olarak karşımıza dikilmesi söz konusudur ve bu süreçte etik taleplerle politik talepler iç içe geçmektedir. Etnikçilerle pazarlık kendi içinde tezatlar barındırmaktadır. Etnikçiler muhatap alınmayı hak etmemektedirler, onlara hak ettiğinden fazlasını verdiğinizde etik ve politik talepler iç içe geçmektedir. Onlarla pazarlığın tabiatında saklı duran paradoks ortaya çıkmakta; çözüm niyeti çözümsüzlüğün kaynağı olmaktadır. Hatta bu şartlar muvacehesinde denilebilir ki; paradoksal olarak iddialarının aksine Kürtlere ve Kürtlerin konuştukları diyalektlere en büyük zararı Kürtçüler vermektedir. Onların çözümden anladıkları Türkiye'nin çözülmesidir, nihaî safhada Kürdistan’dır. Karşılanan her talebi bir daha bırakmamak, talep çıtasını daha yukarı taşımak için, gayelerine vasıl olmak için basamak görmektedirler. Onlar tatmin edilerek Türkiye hiçbir yere varamaz.

Görüldüğü kadarıyla bölücülerin attığı adımlar berrak ve kendi içinde tutarlı bir zihniyete işaret etmektedir. Oysa devlet katında - amiyâne tabirle - zurnanın zırt dediği yerin dahi tayin edilemediğinden anladığımız kadarıyla kafa karışıklığı göze çarpmaktadır ve bu durumda mutabakata dayalı bir millî konsept oluşturulamamasının payı büyüktür. Yüzüncü yılında “Büyük Türkiye” iddiasıyla yola çıkan Türkiye’nin artık bu belâyı bertaraf edecek feraset ve basireti göstermesi elzemdir.

Yazan

Nuri CİVELEK - turkocagi@turkocagi.org.tr
Son Yazısı: Kimlik ve Resmî Dil
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü