Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Etrafta Ne Kadar da Çok Baba Var!

11 Hazıran 2011

Yeni bir babalar günü münasebetiyle babalar hakkında yazmak babasızlığımı gidermese de babamı hatırlatması bakımından hoş olduğu kadar da rahmet ve dualarımın takdimine sebep olması yönünden de aradığım bir huzur ikliminin başlangıç zamanıdır. Başlarken her gün ve her namazdan sonra dualarımı gönderdiğim babama bu güne has, diğer günlerden ziyade bir rahmet ve mağfiret taleplerimi, niyazlarımı en kalbi duygularımla talep ediyorum. 


Yiğit lakabı ile anılır derler ya işte böyle bir adam Kangal Mahmut…Köye giderken fidanlıkta Kaman dolmuşundan indik. O da ön taraftaymış indi. Beraber yola koyulduk. Höyük mevkiine kadar bana babamdan bahsetti. Ben de duygularımı, bitmez tükenmez sevgilerimi, ve gönülden, kalplerden, beynimden ve bütün hücrelerimle varlığımın her zerresinden eksik olmayan, varlığını yaşattığım, o hasret dolu hissiyatımı paylaştım. Yerinde durdu. Hareketsiz ve sorgulayıcı bir tavırla:

-Eee hoca sen babana yıllar önce vefat etmesine rağmen böyle duygular besliyorsun,bunları düşünüyorsun da benimki niye bana sağlığımda yüzüme karşı küfrediyor?

Ne cevap vereceğime karar veremeden yüzüme tuhaf bir eda ile bakan bu yaşlı adama, kırmadan nasıl bir karşılık vermeliydim?Kısa bir duraksamadan sonra ona şu cevabı vermiştim:

-Bir defa babam yıllar önce vefat etmesine rağmen daha vefat etmemiş, her an benimleymiş gibi hissediyorum seviyorum,sayıyorum, arıyorum. Sizin çocuğunuzun küfretmesine gelince onu siz yetiştirdiniz,şikayet etmeye hakkınız var mıbilmiyorum. Hem “aslıhu, neslihu” dememişler mi?

Bu son kelimeye takıldı, köye kadar “demek aslihu neslihu öyle mi hoca” diyerek gittik. Numune bir adam, abide bir şahsiyet ve örnek bir entelektüel olan babam,okuma alışkanlığımı, vatan –millet ve insan sevgisini, doğruluğu, Hak’ka ram oluşu öğretti bana. Amcam, dayım ve onların ayarındaki bir köylümüzle zaman zaman oturmak mecburiyetinde kalırsa üçünü bir arada görünce kalkar terk ederdi orayı. Çünkü onların bir araya gelince yaptıkları sohbetlere ne katılır ne de severdi. Boşluk bırakmadığı için dolduracak yer de bırakmamıştır. Babam hep yükseklerde, gökten nur yağarcasına pür nur olan hayatı bana rehber ve yol göstericidir. Yaratan rahmet eylesin, kabri cennetten bir köşe,komşusu gül yüzlü güllerin efendisi,insanlığın kurtarıcısı olsun dilerim.

Yetmişli yılların sonuydu. Evli olan bu arkadaşımın bir oğlu olmuştu. Bu arkadaşımı tutukladılar. Henüz altı aylık olan arkadaşımın oğlu babasını hiç tanımadan babası hapsi boylamıştı. Arkadaşım beş yıllık tutukluluktan sonra serbest bırakıldı. Asker kaçağı olduğu için tahliye olduktan sonra, hemen askere alınmıştı. Annesi, hanımı ve oğlu kendisini ziyarete giderler. Börek–çörek, pasta…ne geliyorsa elden hazırlanır. Çocuk daha babasını hiç görmemiş. Zaten onca aynı kıyafeti giyen adamın içinde tanıması da mümkün değil. Asker anons edilir,asker baba arkadaşlarıyla çıkar gelir. Yenir-içilir, hasretlik giderilir ve artık ayrılık zamanı gelip çatmıştır. Baba arkadaşlarıyla el sallarken, çocuk anne ve baba anne de nizamiyeden çıkmak üzereler. Onlar da el sallayarak vedalaşıyorlar. Çocuk el sallayanlardan hangisinin babası olduğunu seçemez ve baba anneye dönerek” baba anne burada ne kadar da çok baba var “ diyor.

Bir iş veren fabrikasında çalışan bir işçiye “oğlum buraya gel “deyip yanına çağırır. Evde unuttuğu ofisinin anahtarını getirmesini ister. Bu durum her zaman nemrutça tavırlar içindeki, hep “çalışmayanı atarım “ tehdidini savuran bu adamın bu tavrı o işçi için fevkalade bir iltifat anlamındadır. Oysa onu çalıştığı işin dışında angarya denilecek bir işle yormaktadır. Ama o bunu angarya veya eziyet değil bir şeref anı olarak kabul eder. Ertesi gün arkadaşlarına övünerek anlatır:

-Arkadaş bizim patron da çok baba adam vesselam. Dün beni yanına çağırdı. Arabasına bindirdi, evine götürdü. Orada bana kahve ısmarladı. Hizmet eden de kimdi bilir misiniz,hanımı yani yenge hizmet etti. ” der. Övünürken ipin ucunun kaçtığını dahi fark edemez. Arkadaşlarından “demek öyle,vay bee, büyük adamsın patronun adamısın demek…” gibi laflar işitmek ister.

İşte her zamanki asık surat, tehditkar tavırların dışındaki bu basit tutum ona “çok büyük bir adam, baba bir patron “ünvanını kazandırır. Oysa anlatılanların çoğu hayal mahsülü. Patronlar hep böyle davransalar hep “baba patron “olsalar işler yürü mü o da ayrı bir konu.

Askeri prensipleri çiğneyerek daha sulandırılmış, daha gevşek ve daha gayri nizami hareket eden komutana da emrindeki askerler “bizim komutan da çook baba bir adam” derler. O da işini usulünce yapsa, hiç kimse ona “baba adam” demez ama işi sıkı tutmaz da keyfi hareket edersen insanların hoşun gidiyor.

Bir öğretmen düşününüz. Ders vermekte yetersiz. Bu yetersizliğini öğrencilerle yüz-göz olarak, samimi olduğunu zannederek gideriyor. Öğrenci bunun farkında ama işine geliyor. Hoca bir gün evde unuttuğu yazılı kağıtları topunu, diğer gün not defterini, bir başka gün cüzdanını getirmesini istediği öğrenci de “bizim hoca amma da baba adam” der. Samimiyet ilerler hoca kahvehanede arkadaşlar gibi oyun oynadığı şakalaştığı çocuklar sınıfta da aynı tavrı sergileyerek önce dalga geçerler, sonra notları kendi arzularına göre bizzat yazarlar, daha sonra da şakayla da olsa sınıftan kovarlar. İşte baba öğretmenin ibretlik hali.

Eskiden her mahallede bir kabaydı veya baba olurdu. Onların mafya babalarından farkı, garbin -güçsüzün, kimsesizin destekçisi olmalarıydı. 1986 yılında Mamak ceza evine bir avukat dostla gitmiştik. Kapıda eski senatör bir Erzurumlu avukat ile kaçakçı olan Antepli müvekkili çıktı karşımıza. Avukatlar kendi aralarında konuşurken ben de o zata “elektronik,sgara, halı gibi işlerin kaçakçısı mısın, yoksa silah kaçakçısı babalardan mısın? Ben olsam silah kaçakçısı babaları asarım “demiştim Bozulan kaçakçı belli ki silah kaçakçısı. ”Herkesin bir babası var “demekle rahatsızlığını dile getirdi.

Seksen üçteki TV’deki liderler tartışmasında HP liderinin” Boğaziçi köprüsünü satarım diyen Özal’a “sattırmam “diyordu. Özal ise ona, ”babalar gibi satarım “diyordu. İster ailedeki ortak malın sahibi baba olarak, isterse de kabadayı anlamındaki baba anlamında olsun babalar gibi sattı o köprüyü. Böylece de sözünü tutan, dediğini yaptıran baba” görüntüsüne de halel getirmedi.

Dinimizce en büyük günahların arasında “yetim hakkı yiyenler” de vardır. Babası olmayan yetimlerin himayeye muhtaç olmaları sebebiyle devlete de bu özelliğinden dolayı “devlet baba “denilmiştir. Babasız kalmamak, devletsiz kalamamak, devlet babasız kalmamak ümit ve arzusuyla…NOT:Aynen bizdeki gibi vefat eden babasını adını torununa koymak Özbekler’de de adetten. Babaya hürmeten ismi ile çağıramazlar da “baba” derler ya bizde, Özbekler de aynı duyguyla “kari bala”(yaşlı çocuk) diyerek babasının ismini zikretmek istemezler.

18-Haziran-2011-KIRŞEHİR

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü