Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Süleyman Şah Türbesi: Misâk-ı Millî’nin Sökülen Sınır Taşı

03 Mart 2015

Süleyman Şah Türbesi’ni sınırlarımızın hemen dibine taşıyan operasyonu övmek için yürütülen muazzam medya kampanyası ibretlik manşetlerle tarihe geçti. Türbe’nin taşınmasıyla herhangi bir millî ya da mânevî kıymetin zâyî olmadığının ileri sürülmesi ve yapılan işi meşrulaştırmak adına sıralanan incitici gerekçeler, gelecekte de ufkumuzun yüreklerimizle birlikte nasıl daraltıldığını gösteren işâretler olarak hafızalardan silinmeyecekler.

 

“Türbeler”, Türklerin tarih boyunca anlam coğrafyalarını hangi stratejilerle inşâ ettiklerini kavramak isteyenlerin öncelikle üzerinde düşünmeleri gereken bahisler arasında yer alıyor. İslâm’la tanışmadan evvel güçlü bir “atalar kültü”ne sahip olan Türkler, Müslüman olduktan sonra da velilerin ve önemli devlet adamlarının kabirlerini hürmetle muhafaza ettiler. Türbeler, hem topluma yön veren önemli şahsiyetlerin manevi miraslarını zihinlerde zinde tutarak kuşaklar arasında kültürel devamlılığın tesisine katkıda bulunuyor, hem de üzerinde yükseldikleri toprakları “bizim” adımıza işaretliyorlardı. Hürmet edilen zâtlara âit türbelerin bulunduğu beldelerin saldırılara karşı müdafaa edilmesi bir îmân meselesi gibi görülüyordu. Bu nitelikteki vatan topraklarının düşman eline geçmesi, mâşeri vicdanı kanatıyor ve yitirilen yerleri “kurtarma” ülküsü toplumsal seferberlik için gerekli mânevî enerjiyi üretiyordu. Yunanlıların Bursa’yı işgali üzerine Âkif’in yazdığı “Bülbül” şiiri, düşman tarafından türbelere yapılan hakaretlerin Türk ruhunda yarattığı ızdırabı aksettiren yakın dönemdeki en önemli edebî örnekler arasındadır.

 

Kendilerine atfedilen değer sebebiyle, inşâ edildikleri coğrafyaların muhafızına dönüşen türbeler, yalnızca savunma ve istirdat stratejilerini değil, fetih ideallerini de destekliyorlardı. Anadolu’dan Kırım’a kadar uzanan coğrafyada makam kabirlerine rastlanan Sarı Saltuk hakkında derlenen halk inanışları bu hususa güzel bir örnek teşkil ediyor. Prof. Akalın, Diyarbakır’da bir imamdan Sarı Saltuk’un vasiyeti olduğuna inanılan şu sözleri aktarmaktadır: “Ben öldüğüm zaman yedi tabut hazırlayacaksınız. Bu tabutlardan birinde ben olacağım, altısı ise boş olacak. Boş olanları küffar diyarlarına gömeceksiniz. Tabutumun bulunduğu ülkeleri Türkler küffardan alacak.” (1)

 

***

 

Süleyman Şah Türbesi’ni bu çerçevenin neresine yerleştirebiliriz? Türbe’nin ifade ettiği mânâyı lâyıkıyla kavramak için, âit olduğu târihî şahsiyete dair devam eden tartışmalarla birlikte, nedense hiç akla gelmeyen bir sorunun peşine düşmemiz lâzım. Süleyman Şah Türbesi, Fransızlarla yaptığımız Suriye sınırımızı çizen Ankara Antlaşması’na niçin ve nasıl girmişti?

 

Cevap için Ankara Antlaşması’nın müzakere sürecine bakmamız gerekiyor.(2)  Ankara Antlaşması’na giden yoldaki ilk önemli kavşak, 11 Mart 1921’de Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’le Fransız Başbakanı Briand’ın Londra’da imzaladıkları metindir. Ancak, Ankara hükümeti Antlaşmayı Misâk-ı Millî’ye aykırı bularak onaylamaz ve yeni bir teklif hazırlar. Süleyman Şah Türbesi’nin adı, ilk defa General Dufieux’ye iletilen bu metinde şu şekilde geçmektedir: “Madde 3) Türkiye-Suriye sınırı şu şekilde olacaktır: Sınır, İskenderun körfezinde Sarıseki’den başlayacak ve Çanakkale, Kırmıtlık, Afrinhan, İbraham (Ahterin’in doğusunda) ve Taşhöyük (Elbeyli nahiyesinde)’ten geçerek Deliçay’ı takip edecek ve Sacir vadisinde Karataşlı Tepe’nin doğusuna varacaktır. Bu noktadan itibaren Fırat’a kadar Sacir vadisini, daha sonra Caber Kalesi (Türk Mezarı) ve Rakka’dan geçerek Fırat vadisini takip edecek ve Fırat’ın güneye doğru eğim gösterdiği Şanuka’dan hareket ederek düz bir çizgi halinde Giran’a varacak, buradan da Sincar dağlarını takip edecektir. Sınırın geçtiği ve bu maddede adı geçen bütün yerler Türkiye’ye bırakılacaktır.”

 

Görüldüğü gibi Ankara, Süleyman Şah Türbesi’nin ilk bulunduğu yere, Caber Kalesi’ne kadar uzanan tüm toprakları Misâk-ı Millî’nin parçası sayarak Fransızlardan istemiştir. Üstelik talep listesi bununla da sınırlı değildir. Antlaşma taslağının 11. Maddesine göre: “Türkiye-Suriye sınırının güneyinde yer alan ve gerek Türk gerekse karma (Türk ve Arap) bir nüfusa sahip bölgelerde özel bir idari rejim kurulacaktır. Bu bölgelerdeki Türk halkının milli kültürü geliştirilecek ve Türkçe dilinin resmi bir niteliği olacaktır.”

 

O sıralar Dışişleri Bakanlığına da vekalet eden Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak tarafından Münir Bey aracılığıyla yollanan bu Antlaşma Taslağı ve ekindeki mektuplar Fransızları iknâ edemez. Ziyâretlerle devam eden müzakereler sınırın kuzeye çekilmesi ile sonuçlanacaktır. Sınırı Süleyman Şah’tan geçiremeyen Türkiye, Türbe etrafındaki bir arazi parçasının kendisine bırakılması hususunda ısrarcı olur. “Sovyetlerle muahededen sonra Avrupa’ya da Fransa tarikiyle bir pencere açmaya şiddetle muhtaç” olduğunu düşünen Ankara hükümeti, Süleyman Şah’la ilgili son talebini olumlu karşılayan Paris’le, şartları bütünüyle içine sinmese de, anlaşmayı kabul eder.

 

Ankara Antlaşması’nın özetlemeye çalıştığımız müzâkere süreci, Millî Mücâdele’nin kadrosu tarafından Caber Kalesi’nin kuzeyinin Misâk-ı Millî sınırları içinde sayıldığını gösteriyor. Bu noktadan hareketle, Türbe ısrarının ardında gelecek kuşaklara savaş şartları sebebiyle ulaşılamayan ideal sınırları hatırlatacak bir işaret bırakma arzusunun yattığını düşünebiliriz. Süleyman Şah Türbesi, günü geldiğinde hafızalarda yeniden canlanması mukadder görülen Misâk-ı Millî’nin sınır taşıydı. Gelecekte, kuvvetlenerek Ortadoğu’ya dönmek isteyecek Türkiye’ye hangi güzergâhı izlemesi gerektiğini gösteren semboller haritasında özel bir yere sahipti. Bir mirastı, bir vasiyetti ve bir ülküydü. Ufkumuz daraldıkça Türbeyi geri çekmekte mahsur görmedik. Tarih şuurumuzu eriterek geldiğimiz nihâî nokta ise Süleyman Şah’ın sınırlarımızın dibine taşınışını bayram olarak kutlamak!

 

***

 

Son olarak, Süleyman Şah operasyonunun yakın vadeli muhtemel sonuçlarına dair bazı endişelerimi paylaşacağım. Öncelikle, türbedeki Türk bayrağını ve askerini güvence sayan civardaki Türkmenler ve Türkiye dostu diğer unsurlar, geri çekilişi kendileri için de “göç zamanı”nın geldiğini anlatan bir işâret olarak yorumlayacaklardır. Suriye’de ilan ettiği kantonları, aradaki toprakları da ele geçirerek birleştirme arzusunu gizlemeyen PKK/PYD ise bu fırsatı değerlendirmek isteyecektir.

 

Suriye’deki kantonlarının Türkiye’ye hazmettirilmesi sürecinde kritik bir eşiğin ABD’nin de yardımıyla aşıldığını düşünen PKK/PYD, bu operasyon ile hayli moral kazanmış vaziyette. ABD, IŞİD’e karşı mücadelede kullandığı PYD’nin Türkiye tarafından terör örgütü olarak görülmemesini istiyor. Operasyonun PYD’nin kontrol ettiği güzergâh üzerinden gerçekleştirilmesi, ABD’ye PYD/YPG’ye silah verilmesi ve diğer hususlarla ilgili müzakerelerde Türk tarafının önüne koyabileceği yeni bir argüman sağladı.

 

Muhtemelen, Türk askeri konvoyunun sorunsuz geçişi, PYD/YPG’nin Türkiye’yi tehdit etmediği iddiasını desteklemek için kullanılacaktır. Ardından da bu örgüte yapılan yardım arttırılmak istenecektir. Daha ileri aşamalarda ise, vaktiyle Ankara - Erbil yakınlaşmasını ekonomi üzerinden teşvik eden ABD’nin, aynı denklemi Suriye’deki kantonlar için bu sefer güvenlik üzerinden kurma çabasına da şahit olabiliriz.

 

İşin Türkiye’deki Sürece bakan yüzü de bu fotoğrafı tamamlıyor. PKK ile yürütülen süreçte örgütün yalnızca Türkiye’deki değil, dışarıdaki askeri varlığının da sorun kabul edilmesi gerektiği gayet aşikâr. Gerçek anlamda bir silah bırakmadan söz etmek, ancak örgütün tüm coğrafyalarda silahsızlandırılmasıyla mümkün olabilir. Aksi takdirde PKK dilediği zaman teröre yeniden başlayabilecektir. Operasyonun, zamanla bu gerçeği savunanları ikna için de kullanılacağı anlaşılıyor.

 

Paylaşmak istediğim bir diğer endişem, Türbenin yeni yeriyle ilgili. Operasyonun uluslararası meşruiyet bakımından en tartışmalı kısmı, Suriye topraklarında Türbe için tek taraflı olarak bir arazinin çevrilmesidir. Bu durum, gelecekte Türkiye’yi Süleyman Şah Türbesi’nin taşınmasına da gerekçe oluşturan şeyle, Suriye’deki çatışmaya çekilme ihtimaliyle yüz yüze getirebilir.

 

Türbenin şimdiki yerini askeri bakımdan korumak daha kolay. Ancak, ortaya çıkabilecek yeni bir konjonktürde Şam rejimi Türbeye saldırı düzenlerse, eylemine daha kolay gerekçe bulacaktır. Türbenin yeni yeri, askeri caydırıcılığı artırırken hukuki meşruiyeti azalttı. Bu yüzden de, Türkiye’yi gelecekte arzu etmediği bir çatışmaya çekmek isteyecek aktörler, yeni durumun meydana getirdiği zaafa göre hesaplanmış senaryolarla karşımıza çıkabilirler.

 

Ümit edelim ki endişelerimiz hakikate dönüşmesin, yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumuzu görmeyelim...

 

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

(1) Prof. Dr. Şükrü Akalın, Anadolu ve Balkanlarda Sarı Saltuk, http://turkoloji.cu.edu.tr/CAGDAS%20TURK%20LEHCELERI/6.php.

 

(2) Ankara Antlaşması Hakkında aktaracağımız bilgiler için bkz: Dr. Bige Yavuz, “1921 Tarihli Türk-Fransız Anlaşması’nın Hazırlık Aşamaları”, http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-23/1921-tarihli-turk-fransiz-anlasmasinin-hazirlik-asamalari.

 

Kaynak: Ankara Strateji Merkezi

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü