Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Osmaniye'de Hilalin Gölgesinde Yıldız Toplamak Konferansı

14 Mart 2015
Osmaniye'de Hilalin Gölgesinde Yıldız Toplamak Konferansı

İstiklâl Marşının yazılışının 94. Yılında TÜRKOCAKLARI OSMANİYE ŞUBESİ ve kardeş dernek AGAMDER (Arpacı Ali Güzel Ahlâkı Ve Millî değerleri Koruma Ve Yaşatma Derneği) in Faaliyeti olarak Prof. Dr. Asım YAPICI hoca hilalin gölgesinde yıldızların nasıl toplanacağın “Hilalin Gölgesinde Yıldız Toplamak” adını verdiği konferansla Osmaniyelilerin gönlünü doyurmasını bildi.

 

Konferans Nazlı Gül ARPACI’nın muhteşem sunumuyla Kur'an tilaveti, ardından şehitler için dua, istiklal marşı ile başladı. AGAMDER ney kursu öğretmeninden neye üflemesi uzun uzun alkışlandı. Ocak başkanı Mehmet ÇETİNKAYA kısa konuşması ve Nazlı Gül’ün Prof.Dr. Asım YAPICI hocayı kürsüye davetiyle “yıldızların nasıl toplanacağı merakla dinlendi.

 

Asım hoca:

“Osmanlı Devletinin çöküş sürecine girdiği ve durumun gittikçe kötüye gittiği açıkça fark edildiği zaman sanatçıların, edebiyatçıların, bilim adamlarının ve düşünürlerin "Osmanlı nasıl kurtulur?" sorusuna cevap aradıkları ve üç temel çözüm reçetesi ileri sürdükleri bilinmektedir. Bunlar: İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılıktır.” Diye belirterek konuşmasına giren Asım Hoca;

“Balkan Savaşı yenilgisiyle bir travma atlatan Osmanlı devleti bunun sonucu olarak Akif’in üzerinde de büyük tesir etmiş ve uzun süre kendini toplayamamış. Balkan travmasından sonra Anadolu’ya sıkışan koca imparatorluğun kurtuluşu için değişik fikirler ortaya atılmıştır. Bu fikir akımları İslamcılık, Batıcılık ve Milliyetçilik(Türkçülük) olarak kıyasıya mücadeleye girişir.”

“İslamî düşünce ve hayat tarzını ön plana çıkaran Mehmet Akif Ersoy toplumu ayakta tutan dinî değerlerin erozyona uğradığı kanaatindedir. Dolayısıyla Osmanlının kurtulabilmesi için öncelikle hurafelerden arınmış İslamî bir anlayış ön plana çıkarılmalı ve halkın vurdumduymazlık, tembellik, cahillik ve korkaklıktan arındırılması sağlanmalıdır. Osmanlı bilim ve teknolojide geri kaldığı için gerilemiştir. Bu sebeple Batının öncülüğünü yaptığı ilmî gelişmelere vakit kaybetmeden hemen ayak uydurmak gerekir. Fakat onların ahlakı, kültürü, âdeti ve gelenekleri asla benimsenmemelidir. Öte yandan Osmanlıyı oluşturan farklı etnik gruplar bağımsızlık arzusuyla çeşitli yörelerde, özellikle Balkanlarda isyanlar çıkarmakta, böylece onlar Hıristiyan-Batının rüyalarını süsleyen Osmanlının yok olması arzusuna hizmet etmektedirler. Akif'e göre bu yapı içerisinde Müslüman halkları İslam dini çerçevesinde, Hıristiyanları ise Osmanlılık ruhunda birleştirmek gerekmektedir. Bu bağlamda onun kısmen Osmanlıcılık fikrine de sıcak durduğu söylenebilir.

Batıcılık akımına gelince burada çözümün Avrupalılaşmak olduğu hususunda ısrar edilmektedir. Özellikle Tevfik Fikret bu fikrin öncülerinden birisidir. Ona göre Batı ilerlerken Osmanlı sürekli gerilemiştir. Şu anda Avrupa her açıdan üstünlüğü temsil etmektedir. O halde tek çıkar yol sadece teknolojik alanda değil, kültür dâhil her alanda Batılılaşmaktır. İşte bu noktada Mehmet Akif ile Tevfik Fikret'in ciddi biçimde farklılaştığı görülür. 

 


Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden Ziya Gökalp ise meseleyi Türk dünyası açısından değerlendirmekte ve Turancılık fikrini işlemektedir. Gerçi o, "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" isimli çalışmasında kurtuluşun hem Türk milletinden, hem Muhammed ümmetinden hem de Avrupa medeniyetinden olmakla sağlanabileceğini belirtmektedir.” İzahatlarda bulunduktan sonra:

“Mehmet Akif'in gerek kişisel dinî yaşantısı ve din algısı, gerekse dinin bireysel ve toplumsal hayattaki yeri ve değeri ile ilgili görüşlerini hem Safahat'ında yer alan şiir ve manzumelerinden hem de Sebilu'r-Reşat'taki nesirlerinden çıkartabilmek mümkündür.

Mehmet Akif dürüst kişiliği, ahlakı, karakteri, İslamî duyarlılığı, millî değerlere bağlılığı ile ön plana çıkmış bir kişiliktir. Onu istiklal savaşımızın hemen her safhasında halkı bilinçlendirmek için kürsüde vaaz eder bir halde bulmaktayız. "Doğduğumdan beridir aşığım istiklale, bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale" derken Türk milletinin tam bağımsız olmadan yaşayamayacağını açıkça haykırmaktadır. İşte bu noktada onun Müslüman Türk gencinin nasıl olması gerektiği üzerinde durduğunu görmekteyiz. Burada o, ideal bir gençlik arzulamakta ve bu gençliği "Asım'ın nesli" diye adlandırmaktadır.” Diye belirttikten sonra Asın kimdir? Sorusunu yöneltip Asımın kim olduğunu açıklıyor:

 

“Safahat'ın altıncı bölümüne de ismi verilen Asım aslında Köse İmam'ın, yani Ali Şevki Hoca'nın oğludur. Köse İmam ise Akif'in babası Tahir Efendi'nin eski bir öğrencisidir. Akif onu çok sevmekte ve sosyal sorunlar, siyaset, din, ahlak, kişilik, vatan sevgisi, tarih şuuru, teknolojik ilerleme, bilim, medeniyet vb. hususlardaki fikirlerini Asım'la özdeşleştirmektedir. Bu sebeple edebiyatımızda Asım, Mehmet Akif'in manevî oğlu olarak bilinir. 
Safahat'ın Asım kısmı incelenecek olursa, onun nasıl bir gençliği temsil ettiği daha rahat anlaşılabilir. Asım'da dört kişi, yani Hocazâde (Mehmet Akif), Köse İmam (Ali Şevki Hoca), Asım (Köse İmam'ın oğlu) ve Emin (Akif'in oğlu) arasında geçen konuşmalar yer almaktadır. Aslında Emin'in konuşmada aldığı rol pek azdır. Asım'ın konuşmaya katılması da eserin sonlarına doğru gerçekleşir. Asıl söyleşi Hocazâde ile Köse İmam arasındadır. Eser manzum hikâye tarzında konuşma üslubuyla kaleme alınmıştır. Akif'in belirttiğine göre konuşmalar I. Dünya Savaşı olanca hızıyla devam ederken ve Fatih yangınından önce Hocazâde'nin Sarıgüzel'deki evinde geçmektedir”

 

 

Asım YAPICI hoca babasının Mehmet Akif’i çok sevmesinden dolayı kendi adının da o yüzden Asım olduğunu belirttikten sonra: “Aslında Asım Mehmet Akif’in özlediği, hayalinde canlandırdığı insan tipini canlandırmaktadır. Nasıl Tevfik Fikret oğlu “Haluk” la özlediği insan tipini canlandırmak istemişse, Mehmet Akif’te Asım’la özlediği nesili canlandrmak istemiştir” diye belirti.

 "Zulmü alkışlayamam, zalimi asla övemem; 
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. 
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım... 
—Boğamazsın ki! 
—Hiç olmazsa yanımdan kovarım. 
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; 
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. 
Dolduğumdan beridir âşığım istiklale; 
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale. 
Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyumun 
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum. 
Kanayan bir yara gördün mü yanar ta ciğerim. 
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim, 
Adam aldırmada geç git diyemem aldırırım. 
Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.

Bu dizeler aslında Akif'in kendi kanaatleridir. Fakat o bunu Köse İmam'ın ağzından aktarır. Aslında burada Asım'ın neslinin nasıl olması gerektiğinin ilk ip uçları da ortaya çıkmaktadır. Buna göre Asım öncelikle tarihiyle, kültürüyle, toplumuyla ve diniyle barışık olacaktır. Bunlarla birlikte o ürkek, korkak ve çekingen değil, mücadeleci bir karakter gösterecektir. Dahası Hıristiyan Batının baskı ve tahakküme karşı milletin ve dinin istiklâlini savunacak, namusunu koruyacak, gerekirse bunlar için canının bile feda edebilecektir.” Diye Asım portresini dinleyicilere çiziverir Asım YAPICI hoca.

"Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı, 
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı. 
Kuru dava ile olmaz bu, fakat ilim ister 
Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster? 
... 
Beşerin hakka refik olmak için vicdanı 
Beşeriyetle birlikte yürümektir şanı, 
Yürümez dersen eğer, ruhu gider İslam'ın; 
O yürür, sen yürümezsen ne olur encamın."

Burada da Asım'ın neslinin Kur'an'ı hurafelerden arınmış bir şekilde anlaması, bu anlamanın statik değil, gelişen bilgiyle yoğrularak dinamik bir karakter arz etmesi istenmektedir. Asım Kur'an'a sadık, İslam'a gönülden bağlı olmalıdır. Ama Kur'an sadece mezarlıklarda ölülere rahmet için ya da fal tutmak için okunmamalıdır. Kur'an'ın gayesi insanları hidayete erdirmekse onun bir yaşam şekline dönüştürülmesi gerekmektedir. İşte bu noktada genelde İslam dünyasının, özelde Osmanlı devletinin geri kalmasında dinin ne kadar etkili olduğu tartışması tezahür etmektedir. Batıcıların büyük bir kısmı geri kalmanın asıl sebebi olarak İslam'ı gösterirlerken Akif bu hususta Kur'an'ı anlamamak ve İslam'ı yaşamamak başta olmak üzere cahillik ve tembellik üzerinde durur. Buna göre Asım'ın nesli Kur'an'ı doğru dürüst anlamak ve hakkıyla yaşamak zorundadır.”

 

 

“Mehmet Akif manevi oğul edindiği Asım'ı sevmekte ve beğenmektedir. Hedeflerini ve yetiştirmek istediği nesli onunla sembolleştirmektir. Bu sebeple de o, Asım'a ziyadesiyle güvenmektedir. Asım ise özellikle Çanakkale Savaşı'nda onun bu güvenine layık olduğunu açıkça göstermiştir.

"Asım'ın nesli diyordum ya... nesilmiş gerçek 
İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek."

Asım'ın nesli Çanakkale'de muhteşem bir destana imza atmıştır. Şanlı Türk tarihinin altın sayfalarına öylesine muazzam bir zafer daha eklenmiştir ki, Hz. Peygamber bu zaferi kendisine armağan edenleri kucağı açık bir halde beklemektedir. Bu durum Akif'i daha da ümit var kılmaktadır.

Asım'ın neslinin hem savaşlarda gösterdiği üstün başarı, hem de ilim ve İslam'la yoğrulmuş zihinsel yapısı tarihte yaşanan ihtişamlı günlere yeniden geri dönüşün müjdecisidir. Ancak bu yol oldukça meşakkatli ve çok çalışma isteyen bir yoldur. Tevekkül etmek tembellik yapmak değildir. Eğer ecdat böyle düşünseydi şimdi elde ne vatan kalırdı ne de din. Azim ile çalışmak, ümitsizliğe kapılmamak, Allah'ın yardımından ümit kesmemek, Kur'an'ı benliğe sindirerek yaşamak, Avrupa'nın kötü olan örfünü, inancını ve ahlakını değil, sadece ilmini almak Asım'ın temel vazifesidir.”

Türk edebiyatında dine bağlı modernleşme düşüncesini Asım'ın şahsında ortaya koyan Mehmet Akif'in hemen hemen tam karşısında yer alan Tevfik Fikret ise oğlu Haluk'a "Avrupa'ya gitmesini ve orada ne bulursa almasını" tembihlemektedir.

Akif'in Asım'ı zulme ve emperyalizme karşı çıkarken, dinî ve kültürel değerleri öncelerken, Batının sadece ilmini alırken, üstelik bunu Doğunun uyanması ve kalkınması için yaparken kimliği, kültürü ve tarihiyle barışık bir genç portresi çizmektedir. Ancak Tevfik Fikret'in Haluk'u Batı kültüründe ne bulduysa aldığı için sonunda İslam dininden de vazgeçerek Hıristiyan olmuştur. Yani irtidat etmiştir. Batı'nın bilgisini doğuya taşıyamadığı gibi, kendi kimliğine ve kültürüne de bütünüyle yabancılaşmıştır. Üstelik ne I. Dünya Savaşında ne de Kurtuluş Savaşında sesi sedası çıkmamıştır. Sorgusuz sualsiz Batılılaşmak sadece Müslümanlıktan değil, Türklük başta olmak üzere sosyo-kültürel değerlerden de vazgeçmeyi beraberinde getirmiştir.”

Asım YAPICI hoca; “Nasıl ki Yunus EMRE yaşadığı dönemde Türk birliğinin sağlanmasında manevi bir cephe oluşturmuşsa Mehmet Akif’te imparatorluğun çöküş ve cumhuriyetin kuruluş döneminde aynı görevi üstlenmiştir. İstiklal Harbinin manevi cephesini Akif yerine getirmiş denebilir” diyerek Akif’le Yunus Emre’yi bir noktada buluşturdu.

 

 

Asım Yapıcı hoca İstiklal Marşı’nı değerlendirirken:

“İstiklal Marşı “KORKMA” diye başlaması aynen efendimizin Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında mağarada Hz. Ebubekir’in yakalanma endişesi sonucu efendimizin KORKMA diye hitap etmesine benzemektedir.” Ayrıca hilale seslenişi önceleri “NAZLI” diye selenirken şiirin sonunda “ŞANLI” hilale dönmesi dikkate değerdir.” Diye de belirtti. Ayrıca;

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.” Derken de “Türklüğün asırlarca bağımsız yaşadığını,Türklüğe zincir vurulamıyacağını” belirtip, “Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım” derken de Ergenekon hadisesini hatırlatıyor.” Deyip “bunun Sebülür Reşat’ta da kayıtları var” diyede belirtiyor.

  “Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hak'kın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”

Dörtlüğü üzerine Neyzen Teyfik’in bir hatırasında Akif’e: “Üstad nereden biliyordun “doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk’ın… Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.” Diyorsun deyince Akif’in Neyzen’e dönerek; “Sende ordunun komutanı Mustafa Kemal’i tanısaydın aynı şeyi düşünürdün” dediğini belirtiyor.

İstiklal Savaşına bizzat Mustafa Kemal’den aldığı davet üzerine İstanbul’dan Anadolu’ya geçip, önce Balıkesir, Akara sonra da Kastamonu’da halka hitap ettiğini, camilerde verdiği vaazlarla halkı kurtuluş ordularına katılmaya çağırdığını, vaazlarının çoğaltılarak Anadolu’nun her tarafına valilikler aracılığıyla dağitıldığını” da belirtiyordu.

 

Biraz da konferansa katılanlardan bahsedecek olursak “MHP Merkez ilçe” ve “MHP Kadın Kolları” başkanları bütün arkadaşlarıyla tam kadro katılmaları, Osmaniye Belediyesi Başkan Yarımcıları ve Suriye’deki zulümden kaçan “Suriye Türkmenleri”, Adana’dan konferans için Osmaniye’ye gelen Osmaniye’nin iftiharlarından Prof. Dr. Münir YILDIRIM salonu şereflendirenlerdendi. Ayrıca salonu hınca hınc dolduran kültüre, doğru bilgiye susamış Osmaniyeliler de şerefe ve övgüye layık olduklarını gösterdiler.

 

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü