Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Sosyal Yapı - Sosyal Değişme Açısından Alevilik Meselesi

16 Mart 2010
Abdülkadir SEZGİN

Hacı Bektaş Veli ve Dönemi
Bu yazımızda sosyal yapı- sosyal değişme açısından Alevilikle ilgili bir deneme /değerlendirme yapmak istiyoruz.
Bugün “Alevilik” kelimesi ile anlatılan veya anlaşılan terim son derece yenidir. Bunun tarihteki ve kültürümüzdeki meşhur adı “Alevi” karşılığı olarak“Kızılbaş”, Alevilik yerine de ”Kızılbaşlık” kullanılırdı. Osmanlı’nın son zamanları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Köy Bektaşiliği” aynı anlamda kullanılmıştır.
Aksaray Mebusu ve edebiyat tarihçisi Besim Atalay’ın “Bektaşilik ve Edebiyatı” kitabı bu anlamda en önemli kaynak/belgedir[1].
Hacı Bektaş Veli’in Anadolu’ya gelişi[2], 7 haneli Çepni Köyü olan “Sulucakarahöyük”e yerleştiği dönem hatırlandığında, Selçuklu Devleti’nin 1240 yılında cereyan eden “Babailer İsyanı” sonrası yıkılmak üzere olduğu bir zaman dilimi hatırlanmalıdır.
Konuya ilişkin kaynaklar bu dönemde yirmi bin kadar “Horasan Dervişi”nin Anadolu’ya geldiğinden bahsetmektedir. Hubyar Sultan[3]’dan Abdal Musa’ya ve Geyikli Baba’ya uzanan çizgi içindeki en önemli “Eren” Hacı Bektaş Veli’dir.
Bu erenlerin gelişlerini ve misyonlarını Hacı Bektaş Velayetnemesi’nde bulmak mümkündür.
Bu hikayeyi hemen hemen her Alevi bilir. Hacı Bektaş Veli, dul bir kadının kısmen yıkılmış duvarını tamir ederken, Akşehir’den (Konya) kendisini ziyarete gelen Seyyid Mahmud Hayranî, elinde bir “yılan bir aslana binmiş” olarak gelir. Bu önemli konuk ve geldiği vasıta kendisine anlatıldığında,
“-Marifet aslana binmek değil, cansızı yürütmektir” diyerek, ördüğü duvara biner ve “cansızı yürüterek” konuğunu karşılar.
Bu hikâyedeki “dul kadın” sahipsiz kalmış, yardıma muhtaç olmayı anlatır. Selçuklu (Türk) Devleti tıpkı bir dul kadın durumuna düşmüştür. Yıkılmış duvar, örülmüş bir bina iken, dağılmış, taşlarının bir birinden ayrıldığı yıkıntıya benzer. Ördüğü ve yürüttüğü duvar, erenlerin el birliği ile Selçuklu’nun yerine kurmaya ve güç vermeye çalıştıkları yeni devleti, “Osmanlı’yı remzetmektedir.
Hacı Bektaş Veli’nin 13. Yüzyılın son çeyreğinde söylediği söz “marifet cansızı yürütmektir” sözü ne kadar engin ve derin almamlar içermektedir. Keşke bu anlam, Hacı Bektaş bağlılarınca zamanında anlaşılmış olsaydı…
Yıkılmaya başlayan taşları bir araya getirerek, yeni bir devlet binası inşası amacıyla Horasan’dan gelen erenler, o günün en küçük yerleşim yeri olan köylere yerleşmiş guruplarla, çoğu henüz yerleşmemiş konar-göçer, Yörükleri eğitme çalışmasına koyulmuşlardır. Bu sebeple de Hacı Bektaş Veli bağlılığı bu guruplar arasında son derece ilgi görmüş ve taraftar bulmuştur.
Hacı Bektaş Velayetnamesi’ni okumuş olanlar bilirler ki, Osmanlı’nın kuruluşunda, Orhan Bey zamanında kurulan ilk düzenli ordu olan “Yeniçeri”ye Hazreti pir dua etmiştir. Yeniçeri askerinin başındaki keçeden yapılmış “serpuş”un baştan geriye doğru sarkan kısmı, Hacı Bektaş Veli’nin, elini Yeniçeri askerinin başına elini koyarak dua ederken, askerin ensesine sarkan cübbesinin kolunu temsil etmiş ve daime “Hacı Bektaş eli”nin askerin başında olduğu anlamına gelmiştir.
Yani Alevilik, Hacı Bektaş Veli tarafından, köylüleri eğitmek, topluma kazandırmak ve örgütlemek üzere kurulup geliştirilmiştir.
Köy, sosyolojik açıdan bakıldığında, tarihin eski devirlerinden “komün”le başlayan toplulukları ifade eder. Köyler incelendiğinde, kendi kendine yeterli olmaya çalışan ve kendi dışındaki dünya ile hemen hemen her türlü ilişkiden yoksun bulunan topluluklar olarak görülür[4].
Halen varlığını sürdüren mezra, kom, oba, divan diye adlandırılan ve daha çok mezra adının kullanıldığı yerleşme birimleri ise, köyden bir alt toplu yaşama alanıdır. İtiraf etmeliyiz ki, “taşımalı eğitim”in icadından sonra köylerin büyük bir kısmı mezralaşmış durumdadır.
Köyler artık şehre taşınmış ve şehirleri köyleştirme gibi bir sosyal yozlaşmaya da sebep olmuştur.
Şehir” kelimesi Farsçadır ve Arapça “Medine” kelimesi karşılığıdır. Osmanlı döneminde “Şehir Emaneti” sözlükte “şehir idaresi” anlamına gelse de İstanbul Belediyesi demekti.
Dilimizdeki “Medeniyet” kelimesi “Medine” kelimesinden türemiş, “şehirlinin yaşayış biçimi” anlamındadır. Yani gelişmiş sosyal ve insanî hayat demektir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında şehir ve şehirli son derece önemlidir. Daha fazla sosyalleşmiş, ferdi (kişisel) yaşamaktan biraz daha ileri giderek, toplumsal bir hayata kavuşmuş; insan ilişkileri gelişmiş sosyal bir varlık olmuş insandan söz etmek mümkündür.
Tasavvufta bu gelişmenin en ileri noktası “insan-ı kâmil”, Hacı Bektaş Veli diliyle, “incinse de incitmeyen insan” olmaktır. Toplumun bu seviyeye gelmesi, dinin en önemli hedefidir. Onun içindir ki, “düşmanla savaşı küçük cihad” olarak ifade eden Kutlu Peygamber, “nefisle mücadele”yi “büyük cihad” olarak tanımlamıştır.
İnsanlık bu gelişme ve değişmeyi tamamladıkça insanlaşacaktır.
Bunu, Necip fazıl’ın deyimi ile “dünyaya kapalı, Allah’a açık” köyde başarmak daha zordur.
Kuran, bu dünyada insanların içine girmeyi; toplumla hem hal olmayı öncelikle emretmektedir. Bunu başaran insan ahrette de cennete girecektir[5]. Sosyal hayat, insanlarla birlikte olmak; onların acısını, ıstırabını, sevincini ve mutluluğunu paylaşmak; komşusu açken tok yatmamaktır.
Köy dışına kapalı oluşunun sonucu olarak da Sosyolojik olarak köy daha geri ve daha az gelişmiş bir toplumu ifade eder.
Batının sanayi devrimi ile birlikte köyleri şehirleştirdiği ve şehrin her türlü sosyo -kültürel imkanı köye de götürdüğü ve gelişmeyi böylelikle sağladığı hatırlanırken, biz de de şehirlerin köy haline geldiği acı da olsa unutulmamalıdır.
Bizim asıl ve en önemli problemimiz budur ve gözden kaçırdığımız bu hususun medeniyetimizi; dilimiz, din anlayışımız, musikimiz, komşuluk ilişkilerimiz ve diğer alanlarda yozlaşmada geri gitmeye devam edecek görünüyoruz.

Alevi Köyünde Hayat ve Dede Misyonu
İslam’da, insan Allah’ın yarattığı en önemli varlıktır ve “Allah’ın halifesi[6]dir. Allah insanı yarattığında “kendi ruhundan üflemiş[7] böylelikle insanı bütün yaratılmışlardan üstün kılmıştır. Bu haliyle insan sadece Allah’a kul olur. O bu dünyada bağımsız; özgürdür. Bunu bilen ve kendisinin sıradan bir canlı olmadığını idrak eden insan, Allah’ı görüyormuş gibi davranır. Bunun dinde ki adı “ihsan”dır.
Bu sebepledir ki, köyde yaşayan ve Allah’ın varlığını, birliğini ve gücünü gözleri ile gören ve her an O’nun denetimine tabi olduğunu bilen köylü kendisine yetecek kadar da olsa öğretilmiş olan kuralları daima aklında tutar ve ona uymaya çalışır.
Tasavvuf bu konuda son derece etkili bir felsefi boyut ortaya koyduğu gibi, tarikatlar eliyle de etkin bir eğitim yapar.
Tasavvufi hayatın, yani tarikatın etkin olduğu yerlerde “Hak”, “Hak duygusu”, “yalan söylememek, haram yememek, komşunun malına, canına, namusuna ve hakkına saygılı” yaşama, yanında “eline, diline, beline sahip” bu sebeple köydeki en etkin sosyalleşme ve ahlâkileşmeyi ifade eder.
Alevi köyünde bu disiplini yaşatan, yöneten ve denetleyen insan “Tarikat Önderi” olan Dede’dir.
Doğumdan ölüme kadar hayatın her alanında kendilerine “Talip” (derviş) olarak bağlı herkesi takip eden, yanlış yaptıklarında dikkatlerini çeken “mürşit” olarak hizmet görür. Her “Talip” kendi “Dede”sine bağlıdır. Onun yaptığı toplantılara (Cem) katılırlar. Genellikle kışın yapılan tarikata yeni katılanların “müsahipli” “İkrar” (tarikata giriş) merasimlerinin yapıldığı toplantılar dışında, her talip mutlaka kendi dedesinin mürşit olarak “Post”ta oturduğu toplantılara katılır, “niyaz” eder, “ikrar”ını tazeler. Kendisini inciten, kıran, kendisine haksızlık edenler varsa Dede’nin onlardan haklarını almasını veya onları toplum içinde cezalandırmasını da isteyebilir. Kendisi de başkalarına karşı aynı durumdadır.
Bütün maddi ve manevi sorunlar kışları yapılan bu toplantılarda çözülürdü.
Hatta köyden “Hakk’a yürüyen” (vefat eden) olduğunda, müteveffayı öbür dünyada sıkıntıdan kurtarmak amacıyla vefatı sonrasında yapılan “Helalleşme Töreni” diyebileceğimiz ”Dardan indirme” merasimlerinde sadece yaşayanlarla değil, vefat edenlerle de barışık yaşamanın Hz. Peygamber örnek alınarak yapılan uygulamasıdır.
Şehre göçle birlikte bu düzen bozuldu.

Şehrin Getirdiği Problemler ve Aleviler
Şehre gelenler öncelikle tanıdıkların mahallelerinde yerleşme başlasa da, tanış olan, olmayan, kim olduğu, ne olduğu, ne yaptığı bilinmeyen yeni komşulara uyum, onlarla “iyi komşu” olarak yaşama zorunluluğu, diğer taraftan iş, aş, çocukların eğitimi, otobüs, dolmuş kuyrukları… İnsanları kim olursa, nereli olursa, hangi inançta olursa olsun iki arada bir derede bırakmıştır.
Şehre ve şehir hayatına alışma ve zoraki de olsa şehirlileşmeyi çok ciddi şekilde etkiliyor ve bu sosyal gelişme ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer baskılarla da olsa milletleşme ve şehirlileşme sürecini olumlu yönde etkiliyordu.
Çocukların eğitimine köydeki ile kıyaslanmayacak şekilde önem verilmek durumunda kalınması da bu olumlu gelişmenin “itici” veya “çekici motoru” görevi oluyordu.
Alevi Dede’sinin hizmet alanı olan köy veya köyler mezralara döndü. Oralarda sadece Hakk’a yürüyenlerin cenazeleri getirildiğinde toplantı yapacak insan bulunuyordu. Bunların çoğunluğu da cenaze için gelen erkeklerdir.
Dede, yaptığı hizmet karşılığında “gönüllü” olarak verilen “Hakkullah”, öteki adıyla “Dede Parası” alamaz duruma düştü, hem de “Talip”ler Dede’nin takip ve kontrolü dışında kaldılar.
Şehirde kurulmuş “Dernek” veya “Vakfın Dedesi” diye yeni bir terim çıktı. Vakıf veya derneğin dedeye talip olan Başkanı ve vakıf ve derneğin “sigortalı işçisi” Dede örneği çıktı.
Bu Cemevi çevresinde, bu yeni tip Dede’nin kaç “Talib”i var?
Bu Dede’ye “ikrar” vermemiş, “mürşit” olarak bağlanmamış insanlar buna niyaz etse de, bu toplantılar görsel bir tören olmayı ne kadar ileri geçebiliyor?
Dede, herkesin güvenini kazanmış, örnek model insandır. Halbuki yeni tanıdığı Dernek veya Vakıf Dedesi ne kadar güvenilir biridir?
Şehre gelmiş, 30 yıllık eşini boşamış, başka ilişkileri ve “etik” olmadığı bilinen hileli işleri konuşulan, Vakıf dedesi veya Başkanı’na nasıl inanacak?
Kendi dedesinin Cemine katılamıyor diye, gözünü kapatıp, kendi Dedesi olmayan birine bağlansa, eski Dedenin Talipliği ne olacak?..
Dedenin köyde yaptığı işler yerine sadece spor salonu gibi salonlarda, tanımadığı bir sürü insan içinde sadece bir kısmı yapılan, “adeti-töresi tutmayan” bu cemlerde aradığı huzuru bulma imkanı var mı?
…….
Bu soruları daha da artırmak mümkündür.
Asıl problem bütün kural ve uygulamaları ile (usul ve erkanıyla) köylü olan bir hayatı veya uygulamasını şehirde ne kadar yaşatma veya koruma imkanı olacak?
Bu insanları şehirde de köyde gibi yaşamaya kim, nasıl zorlayabilir?
İşte bütün mesele…
Alevilik meselesini bir şehirleşme ve bir sosyal gelişme ve değişme konusu olarak ele almadan bu mesele çözülebilir mi?
Dernek, Vakıf ve diğer örgütler Alevilik işine ve çözümüne ekonomik ve siyasi tarafına bakarken bazıları da sadece hukuk boyutunu dikkate alıyor.
Bize göre asıl boyut sosyolojiktir ve herkesi bu konuya eğilmeye çağırıyorum.


[1] Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul - 1340

[2] Hacı Bektaş Veli Doğumu 645-646/1248, Anadolu’ya gelişi 680/1281, Vefatı 738/1337 dir. Daha fazla bilgi için “Sosyolojik Açıdan Alevilik-Bektaşilik” 38-42, Ankara, 2002 adlı kitabımıza bakılmalıdır.

[3] Hubyar Sultan’ın Ahmet YESEVİ’nin üçüncü halifesi, “Kitab-ı Bakıgân”ın yazarı Süleyman Hakin Atâ’nın asıl adı“Hubbî” olan ve bugünkü adı Türkistan olan YESİ şehrinde de “Hubyar” olarak şöhret bulan kişi olduğunu ve babasının telkini ile Anadolu’ya geldiğini biliyoruz.

[4] Halil Nadaroğlu, Mahalli İdareler, 240-245, İstanbul-2001

[5] Fecr suresi, ayet 29 (Gir kullarımın içine), 30 (Gir Cennetime).

[6] Bakara:30

[7] Hicr: 29, Sa’d:72

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü