Türk Dünyası Yardım Kampanyası
Ahmet ARIN

turkocagi@turkocagi.org.tr

Türkçemizin özüdür Türkü...

Nurettin Topçu’ya Göre Maarif ve Muallim Meselesi

23 Kasım 2011

Ahmet ARIN

Bir öğretmenler günü daha kutlanacak. Öğretmene sevgi, hatırasına saygı, ona vefa ama sadece sözcüklere dökülen binlerce övgü sözleri içerisinde kalacak. Her yıl bir gün içerisinde olup bitiveren törenler. Sonra küçücük, gencecik dimağları mum olup aydınlatan ve aydınlattıkça kendisi eriyen kutsal meslek sahibi binlerce öğretmen kendi dünyasındaki yalnızlığına dönecek. Bu özel gün dolayısıyla öğretmen ve eğitim sisteminin 50-60 yıl öncesindeki manzarasını Nurettin hocamızın kaleminden aktarmak istedik. Aktarmak bizden, kıyaslamak ise sizden.

Ders, talebe, dar manada öğretim yeri olan mektep ve muallim. Bu dört unsur, mektep denen içtimai müessesenin dört duvarı gibidir. Bu dört duvarın hepsinin de sağlam oluşu ile mektep ve maarif ayakta durur. Dersi ezbercilik ve nakilcilikten ibaret olan, muallimi her meslekten alınan, talebesi hayatın her safhasına benliğini dağıtmış ve şehirlerinde kendi çocuklarına mahsus bir hayat sahası ayırmamış bir cemiyet içinde henüz mektebinin çehresi bile çizilmemiş olunca, orada gerçekten millet mektebi var denilebilir mi? O halde milli mektebin dört duvarını daha yakından inceleyelim.

1-DERS; hakikatlerin araştırılmasıdır. Teknik ancak ilimlerin tatbikatı olarak onlardan sonra ele alınır. Ders okumak, bazı hayati faydaları sağlamak için bir vasıta değil, hakikatler peşinde koşmak için başlı başına bir gayedir. İlköğretimin gayesi kalbin terbiyesi, ortaöğretimde gaye aklın terbiyesi, yüksek öğretimde ise ihtisaslardır. İlkokul, kalbi temiz bir maya ile yoğurmak içindir. Bu maya, dinin sevgi telkinleriyle bütün mazi ve milli mefahir olmalıdır. Ortaöğretimde aklın Doğu’dan, Batı’dan, her taraftan sızan bütün ışıklarıyla yüklü, metotlu bilgi araştırmaları, Farabi ve Gazali ile Pascal ve Pasteur’ü yan yana yaşatmalıdır. Zira akıl, milletlerin sınırlarını geçer, bütün insanlığı kucaklar. Ancak Avrupalı gibi makine aşığı değil, ruh ve vicdan aşığı yetiştirmek istiyorsak, Avrupa’dan aldığımız öğretim metotlarını değiştirmemiz lazımdır. Yabancı kültür, sadece milli kültür ağacının köklerini kurutur, onu soysuzlaştırır. Öğretimin üslubu ise, onun sade şekil ve kıyafeti değil, ruhunun da kalıbıdır. İyi üslupla iyi öğretim, fena üslupla fena öğretim yapılır.

2-TALEBE; hakikatler peşinde koşmayı meslek edinen insandır. Gayesi manevi olgunlaşma olan bir mesleğin insanıdır, mekteplerin diploma müşterisi ve istikbalin mevkii dilencisi değildir. Disiplinin kâinattaki nizam gibi bir zaruret olduğuna inanmış, diğer içtimai sınıf insanlarına örnek olacak kabiliyette bir üstün insan namzedidir. Talebe, halkın girdiği her yere girmez, halk gibi konuşmaz, halkın önünde yürür.

Öte yandan büyük şehirlerde yetişen çocukların, hem de bizim dünyamız içinde, bizimkinden ayrı bir dünyası, başka hayat şartları, bizimkinden ayrı eğlence ve yaşama vasıtaları olmalıdır. Medeni memleketlerin çocukları, şehirlerin yanı başında veya içerisindedir. Cemiyet çocuğun hayatını omuzlarının hizasına yükseltmiş, yarının ergin insanı olarak çocuğa hizmetten çekinmemiştir. Yetiştirilmeleri uğrunda en ufak külfetten kaçındığı çocuklarını sokaktan geçen her çeşit insanın, vasıtaların, çamurun ve ahlak düşkünlüklerinin sinesine fırlatan, küçük çocuğunu verdiği mektebi, kendisini dertten kurtaracak bir sığınak sayan, daha ileri yıllarda mektepten sade not ve diploma bekleyen, çocuklarının midesiyle giyiminden başka yavru mesuliyeti bilmeyen “çocukluk mesleği” iklimine yol açmayan bir cemiyette insan yükselmez, büyük ruhlar yetişmez. Onlar için ayrılmış dünyamız yok, bir çocuk şehrimiz yok.

Çocukluğunu yaşamadan gömen insanların cemiyeti, hilkate hayran dahiler, mesut yapıcılar, çılgın idealistler ve murada ermiş âşıklar yetiştiremez. Yarınki hayatı yaşanmaya değer yapan çocuklarımızdır. Onlara ne emek verdik ki, gençliğimizden ne bekleyelim?

3-MEKTEP; millet mektebinin dışında yer alacak özellik ve yabancılık tanımayan, kutsal çatısı altında siyasete asla yer vermeyen, muallimin ilmi ve ahlaki otoritesinden başka hiçbir otorite tanımayan, ruhları huzur içinde birleştirici, disiplinin barındığı ideal çatıdır.

Mektep, Selçuk mimarisinin seher vaktinin ışıklarını andıran ruhani ve içten tebessümünü toplayacak, içerisinde Ebu Hanife’nin hak ve davasına tertemiz ışıklar saçan dehasıyla, Descartes’in düşünceye, doğru yolları gösteren metotlu zekâsını birleştirecektir. Bu mektep, Türk milletinin kendi vücuduyla, kendi kalbi ve kendi diliyle çevrildiği kendi çocuklarının mektebidir. Bu mektep, bütün insanlığın zekâsına önder olacaktır. Bu mektebin çocuklarına göstereceği yol hakikatlerin, Allah’ın yoludur.

Çok gayeli öğretim yapan mektep hayattır, tek gayeli öğretim yapan mektep ise okuldur. Mektep, hayat hadiselerinin manasız, ne sebebi ne de hikmeti anlaşılmaz çokluğundan kurtararak, zihinleri manalı ve tatmin edici birliğe ulaştırır. Bu sebepten mektep mabettir. Hayatta esas olan hadise yaşamak, mektepte ise tanımaktır. Öğreneceğimiz şeyler her şeyden evvel şahsiyetimizin özetini teşkil eden âlemle ilgili olmalıdır. Diğer yandan hangi yetenek olursa olsun, test metodu ile tanınışı, insandaki çok bilgiyi araştırdığı için şuurun diğer derecelerini tanımakta yetersiz ve hatalıdır. Mektep öyle bir zihin alışveriş yeridir ki, onda bir taraftan verilecek şeyler seçilirken, öbür taraftan insanda alıcılık kabiliyeti doğurulur, beslenir ve büyütülür.

Ayrıca bu nesle okumayı sevmiyor, dinlemeyi bilmiyor diyemeyiz. Okul onları okutmasını bilmediği gibi, onlara dinletmesini de bilmiyor. Okul, neslin ruhundaki kuvvetli tarafları yaşatmasını bilmelidir. Öte yandan her binada ders okutulmaz. Barınılan binanın üslubundan taşarak ruhlara dağılan telkin, ilmin “hazır ol!” kumandasıdır. Ancak böyle mekânlarda ders yapılır. Mabetteki “ibadete hazır ol!” sesine benzer bir sesi her köşesinde sızdırmayan bina, kendinin olmayan binalarda sığıntı gibidir. Türk mektep bina usulü diye, karakterler taşıyan ve milli ruhumuzu bütün çizgilerinden taşıran bir üslup tanımıyorum. Hâlbuki Batı okulları kendine has üslubunu taşımaktadır.

Diploma, gence hayat sahnesinde verilecek yeri tayin etmez olmuştur. Büyük diplomalarla sürünenlerin yanında, küçük diplomalarla hatta onlarsız yüksek mevkilere çıkanların çoğalması, mektebin itibarını sarsmıştır. Onu elde etmek için en değerli gençlik enerjisini harcayanların emeği küçümsenmiştir. Cemiyet nizamındaki adaletsizlik, mektebi gözlerde çok küçültmüş ve cemiyet hayatıyla mektep arasındaki en değerli münasebeti felce uğratmıştır.

4-MUALLİM; insanoğlunu beşikten alarak mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insandır. Kaderimizin hakikatinin işleyicisi, karakterimizin yapıcısı, kalbimizin çevrildiği her yönde kurucusu odur. Fertler gibi nesiller de onun eseridir. Farkında olsun olmasın, her ferdin şahsi tarihinde muallimin izleri bulunur. Devletleri ve medeniyetleri yapan da yıkan da muallimlerdir. Yalnız kaldığımız yerde yalnızlığımızın mesulü de odur. Muallimlik para değil ruh işidir. Muallim sadece bir memur değildir, belki genç ruhları kendisine mahsus manada bir örs üstünde döverek işleyen usta bir demircidir.

Devlet adamı muallimin emrinde bulunduğu müddetçe cemiyet ikbal halinde yaşadı. Muallim, devlet adamının bendesi olduğu zaman cemiyet bozuldu, felaketler baş gösterdi. Evvela muallimin meslek insanı olması, muallimliğin bir meslek haline gelmesi lazımdır. Muallim doktor olamaz, lakin doktor muallim olabilir. Muallim avukatlık yapamaz, fakat avukat muallimlik yapabilir. Muallim tüccar değildir, ama tüccar muallim olur. Çünkü bütün bu insanlar birer mesleğin insanıdırlar, yalnız muallim mesleksiz insandır.

O halde ruhi varlık halinde bizi yapıp yoğuran ve bunca mesuliyetlere sahip olan muallim, nasıl bir insandır? Ya da nasıl bir varlık olmalıdır?

1-Muallim, en doğru ve en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar ve bize sunar, biz de yaşarız. Bizim vazifemiz bu hayata anlayış katmaktır. Balını yemeyip yaptıktan sonra bize bırakan arının bu hareketini şuurlandırıp bir ideal haline getirirseniz, onda muallimi bulursunuz. O, ruhumuzdaki kat kat fetihlerin kahramanı ve şerefli sahibi olduğu halde, bu hayatı yaşamayı değil, ona hizmeti tercih etmiş fedakâr varlıktır.

2-Muallim, geçeceği yol bütün engellerle örtülü olduğu halde, buna tahammül etmesini bilen ve tahammüle âşık idealcidir. “Kime karşı olursa olsun, her düşmanlık, mutlaka kendimize düşmanlıktır” itikadını kalbimize muallim sokabilir. Tahammülsüzlüğün ve şikâyetin başladığı yerde, muallimlik davası biter. Muallim kaderin karşısına çıkardığı engellerle mücadele ederken, sonuna kadar nefsinden fedakârlık yapmayı göze alabilen cesur insan olmalıdır.

3-Muallimlik sevgi işidir ve ruh sevgisidir. Muallim halk gibi, her yaşayan gibi yaşayamaz. Öğrenciyi diploma avcılığından ilim yolculuğuna götüren ve onun ruhuna nakış nakış sevgi işleyen odur.

4-Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. Muallim, insan olan varlığımızı alır, ona sonsuzluk dünyası olan ruhi hayat istasyonlarında yol alacak kudretin ve değerlerin aşısını yapar. Realitenin üstadı bizzat realitenin kendisidir, idealin üstadı ise muallimdir. Duygusal hazırlıkları yapılmayan zavallı masum ruhlara, âlemin bilgilerini doldurmak, onu harap etmekten başka işe yaramaz. Muallim, bizim bütün ruh yapımızın sanatkârıdır. Eserlerindeki hatalardan sorumlu olan da odur. Biz kibirli isek o mesul, biz sabırlı isek yine o mesuldür. Biz bütün bunlardan habersiz isek, bundan da o mesuldür. Bize mesuliyetin ne olduğunu bilen muallim lazımdır. Bu muallim; sabrın üstadı, hakikat olduğu için ilmin hayranı, hakikat tohumları ektiği ruhlardan mesul olmanın aşığı, hizmet ehli ve sonsuzluğa imanın sahibi insan olacaktır.

5-Muallim, sahip olduğu mesuliyetle, içimizde en fazla hür olan insandır. Çünkü mesuliyet, hürriyetin kaynağıdır. Zira vücut zincirlenir, ama fikir zincirlenemez. Muallimin ilim ve ideal insanı olabilmesi için her şeyden evvel gönlü, fikri ve istiklali olmalıdır. Descartes: “Hür olmayan düşünce, düşünce değildir” diyor, o halde hür olmayan muallim de muallim değildir.

“Kendini bilen Rabb’ini bilir” bu manada bilme işi bir süreçtir. Kendini bilmeyi öğrenmiş olan muallim, insanlara kendini bilmenin şifrelerini öğretendir. Muallim sınıfta her bir öğrencisini kendi öz evladı orada imiş gibi görerek, öğretmeye gayret sarfeden bir anne babadır. Muallim bilir ki; başka bir okulda ve sınıfta kendi çocuğuna, kardeşine, akrabasına da başka bir meslektaşı ders vermektedir.

Bize bir insan mektebi lazım. Bir mektep ki, bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller ve insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin; her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın; vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin.

Sevgili öğretmenim;

Bir milleti millet yapan, ona beden içinde ruh veren kutsal bir mesleğin içindesiniz. Arzu edilen mektebi mamur edecek olan sensin. Sadece bugün değil, hayatın her 365 gününün her anında var olan senin karşında saygıyla eğiliyorum.

Günün değil hayatının her anı kutlu olsun.

Not: Yazı Nurettin Topçu’nun Türkiye’nin Maarif Davası (Dergâh Yayınları, Şubat-2010) isimli kitabının Mektep, Muallim, Muallimin Mesuliyetleri ve Maarif Davamız bölümlerinden aynen alıntılanarak hazırlanmıştır. Ruhu şad olsun.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü