Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Gülüzâr

12 Mayıs 2009
Ahmet KAPLAN

Çok eski değil, yarım asır evveli, Anadolu’nun göbeğinde yaşanan bir insanlık hikâyesidir…

Her yaz mevsiminin başında köyümüze gelirlerdi… Kalabalık iki akraba aile… Dedeler, nineler, çocuklar ve torunları… Muhtarlığın tesbit ettiği evlere yerleştikten sonra, zanaatlarını icra etmeye başlarlardı. Adına (Demircilik) dediğimiz ilkel atölyede ocak açılır, ocağın ateşini sürekli kılacak körük kurulur; sonra, çekiç sesleri ıssız ve sessiz köyün içinde çınlamaya başlardı…

Kimdi bu adamlar?..

Büyükdede Nazar, oğluyla yeğeni Agop ve Manik ustalar… Büyükhanım ve gelinler: Hayganoş, Destegül ve Marta!.. Çocuklar: Artin, İstipan… Ve GÜLÜZÂR!.. Diğerlerini hatırlayamıyorum…

Anlaşıldı sanırım; bu iki kalabalık aile Ermeni’dir. Bizim köyde ikâmet ettikleri her Yaz; her türlü ziraat ve çiftçi âletinin imalâtı, bakım ve tâmiratı yanında; tırnaklı hayvanatın nalbantlığını da yaparlardı. Sadece atımızın, mandamızın, öküzümüzün nalları değil; yabamız, dirgenimiz, karasabanımız, pulluğumuz, çapamız, küreğimiz… bu iki ailenin elinden geçerdi… Kışın şehirde (Kayseri’de) otururlar, bizim köy ve çevre köylerden kazandıkları ile, iyi kötü geçinip giderlerdi.

Ben ve arkadaşlarım o senelerde şehirde okumanın imtiyazını kullanır, yazın o sıcak günlerinde, canımız istemezse, bağa, bahçeye, tarlaya gitmez, günlerimizin çok zamanını (Demircilik)de, çekiç sesleri arasında geçirir; sınırsız zevk aldığımız körük çekme işini nöbetleşe yapar; ocağın başında demir dövmek için bekleyen Agop ustaya ateş üflerdik…

Size ne demeyin: Körük çekmek bahane…

GÜLÜZÂR, Agop usta’nın kızıdır. Sık sık buraya gelir. Ben diyeyim ceylân, siz deyin keklik… GÜLÜZÂR’ın fettan nazarları âhu gözlerinden süzülür, yüreklerimizi yakardı. Hepimiz vurgunduk O’na… Lâkin, birbirimizden saklardık bu vurgunluğu… “Mehlikâ Sultan’a âşık yedi genç” misâli… İçimizde en büyük olan Ali idi. Hem de en yakışıklımız…

GÜLÜZÂR, biraz uzak mesâfedeki çeşmeden evlerine ve (Demircilik)e su taşırdı. Güzergâhında (Sokubaşı) dediğimiz, köyün meydan yeri de vardı. Ali “Soku”yu stratejik nokta olarak tutardı… GÜLÜZÂR “Fahriye Abla” edasıyla, meyilli bir yolla çeşmeye inen sokağın ilk köşesinden, elindeki boş bakraçlarla dönmeden, Ali mevzîde hazırdı. GÜLÜZÂR’ın bu meyilli yoldan gelişi tam da Ruhsatî’nin on yıllar önceki tasviri gibidir:

“Keklik gibi taştan taşa sekerek
Gerdan açıp gelişini sevdiğim
Sağa sola taksim etmiş örgüsün
Onar onar bölüşünü sevdiğim

Onaltıya karar verdim yaşını
Yenice sevdaya salmış başını
El yanında yıkar gider kaşını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim

Sarardı gül benzim soldu diyerek
Vuslat kıyamete kaldı diyerek
Hani Ruhsâti de n'oldu diyerek
Arayıp da buluşunu sevdiğim..”

Günlerden bir gündü… Temmuz’un sarı sıcağı tepemizde… Ali ile birlikte “Sokubaşı”na oturmuş, gözlerimiz yolda… Ali, “Nerde kaldı?!..” der gibi aniden bana döndü; keskin ve net:
“-Lan Ahmet!.. Bu (Ago)nun kızı beni öldürecek!..”
“- Al benden de o kadar!..” diyemedim.
Ali’nin gizli sevda kuşu kanatlanmış, köyümüzün sıcacık semâlarına pervaz ederek, bir sırrı ufuklara ifşâ etmiştir…

*****

Günlerden bir gün daha…

Birinci Cihan Harbi’nin gâzilerinden Köprülülerin Mehmet Çavuş, (Sokubaşı)ndan geçerken; “şöyle bir soluklanalım!..” diyerek yanımıza oturdu. Umur görmüş gözlerini, sevgi dolu bir nazarla Ali’ye çevirdi ve ağır ağır konuştu:
“-Bakın lan… her şeyin farkındayım.. Şöyle tenha bir yerde kızın başına çökerim falan diye içinden geçiyorsa, unut bunları… Bu adamların canları da, malları da, ırzları ve namusları da bize, bu köye emânet!.. Sevdalıysan git iste… İsteriz babasından… Müslüman olur, o zaman sevap da kazanırsın… Aksi halde günah olur, ayıp olur… Bu günaha, bu ayıba ortak olarak kimseyi bulamazsın bu köyde!..

Ah!.. O tatlı kemkümlerimiz!..
Mehmet Çavuş, böyle deyip çekip gitti…
Biz de çekip gittik…

Şimdi ne zaman o mülevves “soykırım” iddiası ortaya atılsa, hep bu tabloyu hatırlarım.. Ali’yi, GÜLÜZÂR’ı, Köprülülerin Mehmet Çavuş’u ve diğerlerini… Koyu milliyetçilik hissiyatımla değil; bizzat yaşadığım bu vakıânın şeref dolu hüznü ile soruyorum:
“-Bu millet mi soykırım yapacak?!..”

Bu tabloya ilâveten ne zaman Ermeni asıllı bestekârımız Bimen Şen’in;

“Sabrımı gamzelerin sihriyle târâç edeli
O güzel gözlerinin nûruna yandım ezeli
Acı, öldürme, ki kalbimde hayâlin yaşasın
Yeter ey gözleri sevdâ dolu esmer güzeli”

Hüzzam şarkısını dinlesem, kayıp sevgilimiz GÜLÜZÂR’ı da hatırlarım…

Çok değil, elli yıl önce, bir Türk köyünde, Agop Usta rahat rahat demir dövüp, huzur içinde ekmek parasını kazanırken, “soykırım” diye bir emperyalist mavalını, Ermeniler bilmezlerdi. GÜLÜZÂR’ın namusu da bize emanetti. Şimdi de öyledir, öyle kalacaktır. Çok çok eskiden vukû bulmuş, siyasetçilerin ahmak kararlarıyle her iki millete de çektirilen acıları deşmek, kime ne kazandırır?..

Telâşa gerek yok!.. Fukara Ermeniler de bu teraneden menfaatlenenlerin farkında, biz Türkler de!..

Diasporanın rant kaynağı, emperyalist Batı menşeli mavalı bize sökmez!..

24 Nisan 2009 Cuma-Antalya

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü