Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Bilgi Çağında Anadolu’ya Tehditler

18 Şubat 2010
Ali AYGÜN

Tarih boyunca tüm toplumların istediği “Gücün” kaynağı, “şiddet”, “servet” ve “bilgi”dir. Şiddet, en katı olan güç olup en fazla düşman yaratan güç kaynağıdır. Servet ise daha esnek ve amaçlara ulaşmak açısından daha kullanışlı bir güçtür. Servetten daha esnek ve ondan daha kullanışlı başka bir güç kaynağının çağına doğru hızla ilerliyoruz: Teknolojinin yoğunlaştırdığı bilgi. Gücün kaynağı olan şiddet ve servet sadece güçlülerin ve zenginlerin elindeyken, bilgi akla odaklı bir kaynak olduğundan dolayı, zayıfların ve yoksulların da sahip olabileceği bir kaynaktır. İşin devrimci yönü, bu noktada gizlidir. Ancak yoksulların bilgi teknolojisiyle gücü elde edebilmeleri için, öncelikle fırsat eşitliğine sahip olmaları ve eğitim hakkından ya zorunludur.

Bilginin ilerlemesi ve yaygınlaşmasında, alfabe ve matbaa nasıl bir dönüm noktasıysa, bilgisayar da böylesine büyük bir dönüm noktasını işaret etmektedir. Şu anda, insanlık tarihinde en fazla veri biriktirebilen kuşak biziz. Daha da önemlisi, verileri birbiriyle ilişkilendiriyor, kavramlara içerik kazandırıyor, bütün bilgileri geniş modeller halinde birleştirerek bilgi mimarlığı yapıyor, ve bu mimarlar aracılığıyla dünyayı yönetmeye kalkışıyoruz. Fakat bütün bu yaptıklarımız “Verilerin doğru, bilginin gerçek ve erdemli olduğu anlamına gelmemektedir.” Nitekim bugün güçlü devletler ve çokuluslu şirketler, söz konusu verileri kendi gücünü artırmakta veya kendi servetini yaratmakta kullanırken, hiçbir ahlaki kuralın ihlalinde beis görmemektedir.

Bilgi teknolojisi, veri akışını en etkin hale getirerek birimler arasındaki iletişimi hızlandırmakta ve böylece tüm birimlerin birbirinden haberdar olmasını sağlayarak sistemin bütüncül bir organizma olarak hareket etmesini kolaylaştırmaktadır. Bunu başaramayanlar, piyasaya çıkabilecek daha uyumlu yapılanmalara sahip devlet, kurum veya şirketler tarafından alt edileceklerdir. Bu noktada, yeni teknolojinin hızına uyabilen bürokratik yapılanmaya sahip ordu, şirket veya devletlerin kazanacağını belirtmek gerekir. Nitekim iş dünyasında küçük aile şirketleri ortaya çıkmış, iletişim ve manevra açısından hantal olan mevcut dev şirketlerden daha kârlı iş yapmaya başlamışlardır. Aynı durum büyük bir ordu ile 4 kişilik bir komando birimini kıyasladığımızda da ortaya çıkacaktır. Yeni teknolojiler,¬ küçük birimlere ayrılmış ve manevra kabiliyeti yüksek orduları daha güçlü kılabilir. Bu tür örgütlenmelerde küçük bir birimin manevra kabiliyeti, duygusal bağlılığın ve birbirine güvenin olmasından ve dolayısıyla bürokratik kuralcılığın çok azalmasından dolayı artmakta, yeni teknolojilerden dolayı da büyük birimlerin başarı kapasitesini geride bırakmaktadır. Belki de ilerde küçük birimlere bölünmüş ama büyük yapılı şirket ve ordu örgütlenmeleri başarılı olacaktır. Bu bağlamda devlet bürokrasisinin örgütlenmesinde de aynı kural geçerli olabilir.

Diğer taraftan üçüncü dalgaya geçiş, dünyada önemli çatışmaların yaşanmasına neden olacaktır. Nasıl ki, tarım dalgasından sanayi dalgasına geçerken, tarım dalgasının güç sahipleri olan toprak sahipleri, kilise ve aristokratlar, sanayicilere ve onlarla birlikte yükselen kitle demokrasisine karşı savaş vermişlerse; Sanayi Çağının güç sahipleri de Bilgi Çağı’nda yükselişe geçen güç ve servet sahiplerine karşı çatışmaya gireceklerdir. Çünkü hiçbir güç, çatışmasız olarak el değiştirmez. Ayrıca nasıl ki, sanayi dalgası tarım dalgasını ortadan kaldırırken onunla birlikte siyasal düzenini de ortadan kaldırıp yerine kitle demokrasisini getirdiyse, Bilgi Çağı veya bu çağın küresel güçleri olan çokuluslu şirketler, Sanayi Çağının kitle demokrasisi yerine kendi siyasal sistemi olan mozaik demokrasisini inşa etmek istemektedirler. Çünkü yeni küresel iletişim sistemi Sanayi Çağı’nın yaptığı gibi gezegenimizi aynılaştıracağı yerde, farklılıkları daha da derinleştirmektedir. Kitle iletişim araçlarındaki tek tip yayının sona ermesi, çok sayıda kanalın çok sayıda grupların ihtiyaçlarına hitap eden programlar yapması, kitlesel kültürü yok edip çok sayıda grup kültürü yaratmaktadır.

Grup kültürlerinin çoğalacağı hususu bir realite olarak önümüzde durmakla birlikte, bu durum, temel prensiplere (itikat) sahip büyük kitlelerin oluşmasına engel değildir. Ortak temel değerlere sahip büyük kitlelerin varlığı, küresel güçler karşısında milletlerin ve bireylerin özgürlüğünün korunmasında en büyük güvence olacaktır. Çünkü kitle demokrasisi ile mozaik demokrasisi arasındaki temel fark şudur: Kitle demokrasisinde halkın egemenliği güçlü ulus devletler eliyle gerçekleştirilirken; mozaik demokrasisinde kitleler veya ulus devletler küçük parçalara bölünerek, çokuluslu şirketlerin istediklerine direnemeyecek güç miktarına indirgenmekte ve böylece halk egemenliği sona ermektedir. Sonuç olarak; dünyamızda yaşanan mevcut çalkantılar, farklı teknolojilere dayalı servet ve kültür yaratma sistemlerinin (Sanayi Çağı ile Bilgi Çağı servet ve kültür yaratma sistemlerinin) büyük çatışmasının başladığını göstermektedir. Hülasa 21.Yüzyıl, bireylerin ve milletlerin özgürlüğünün tehlikeyle yüz yüze geleceği, bu nedenle büyük dönüşümlerle birlikte büyük çatışma ve çalkantıların da yaşanacağı bir yüzyıl olacaktır diye düşünüyorum.

Burada bizim yapmamız gereken husus, bireylerin özgürlük ve özgünlük alanına olabildiğince yer açarken, “ortak temel ilkeleri olan” bir millet yaratmak için gerekli tedbirleri almaktır. Çünkü Nietzsche'nin bahsettiği “kitleler halinde sürüler”, üçüncü dalga ile birlikte gelen Bilgi Çağı’nda “daha küçük sürülere” bölünme eğiliminde olacaktır. “Sürüler” küçüldükçe ise, sermaye gücünü elinde bulunduran çokuluslu şirketler, istedikleri hususları toplumlara ve devletlere daha kolayca dikte edebileceklerdir. Nietzsche'nin hayalini kurduğu “üstinsana giden köprüler”, bizim deyimimizle “insanı kâmiller” ne zaman çoğalacak ve küresel güç sahiplerine itaat etmeyen bireylerin sayısını ne zaman artıracaklar? Henüz bunu kestiremiyoruz ama adına “dördüncü dalga” diyebileceğimiz bir Bilgelik Çağı’nda (Marifet aşaması) sayıları artabilir belki. Onlar Mevlana gibidirler; artık bir çobanın değneğinden korkan “sürüler” değildirler; tapınılan büyük güçlere karşı gelebilirler; tek başlarına düşünme devrini aşıp düşüncelerini yayma ve örgütlenme olgunluğuna ulaşmış durumdadırlar ki bu, 21.yüzyılda bireyleri ve milletleri köle olmaktan kurtaracak tek yol olacaktır.

Bu bağlamda, 20.yüzyılda bilginin “erdemsizce” kullanıldığı savaşlara da değinmekte yarar görüyorum. Daha önce belirttiğimiz gibi, bilginin istenilen doğrultuda yönlendirilmesi, düşmanına zarar verip dostuna çıkar sağlaması için gelecekte bilgi savaşları yoğunlaşacak, kısacası bilginin erdeminden söz edilemeyecektir. Bu amaçla geliştirilen çok farklı strateji ve taktiklerden önemli sonuçlar doğacaktır; bazen bu taktikler tarihin yönünü bile değiştirme gücüne sahip olacaktır diyebiliriz.

Söz konusu bilgi savaşlarının metotlarından birisi, “güdümlü bilgi sızdırma taktiği”dir. Bu yöntem, duyarlı hedeflere ayarlanmış roketler gibidirler ve çok etkili sonuçlar verirler. Son zamanlarda, Anadolu`yu “Endülüsleştirme” hayallerini 1923’te mezara gömen Türk Ordusu’na karşı bu taktiğin kullanıldığı büyük bir üzüntüyle izlenmektedir (Bu, Türk Ordusu’nda da çürüklerin olduğunu söylememize ve terörü bugüne kadar bitirememelerini eleştirmemize elbette engel teşkil etmez ama yapılan artık aşikar biçimde Türk Ordusu ve Devleti’nin yıpratılmaya çalışılmasıdır ki arkasında Batı Uygarlığı’nın parmağı olduğu hususu akledenler için bir hakikattir). Böyle bir güdümlü sızdırma, Japonya’da hükümet devirmiştir. Bizde ise, Allah korusun, halen Anadolu’yu Hristiyan toprağı olarak gördüklerine her gün şahit olduğum, sadece gücün dilinden anladıklarını felesefelerinden kavradığım Batılıların, Irak’ta olduğu gibi Anadolu’daki kızları kirletmesi ve erkekleri köleleştirmesi, Türklerin ve Müslümanların son umudu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sona ermesi sonucunu doğurabilir.

Bilgi savaşlarının metotlarından diğeri, “maskeli kaynak taktiği”dir. Vatansever görünen bir derneğin haberi, aslında düşman devletin bilgi yönlendirmesi olabilir, çünkü o dernek aslında düşmanın parasal destek verdiği ve yönlendirdiği bir kuruluştur ki bu konuda da Türkiye Cumhuriyeti’nin ve özellikle Türk Milleti’nin çok dikkatli olması gerekmektedir. Bazen içimizdeki dönme artıklarının, Türkten çok Türkçülük yaparak İslam’ı bir kenara ittiklerini, Kürtlerle kardeşliğimizi ve bin yıllık ortak tarihimizi reddettiklerini ve Müslüman Türkleri de bu tuzağa çekmeye çalıştıklarını görmekteyiz. ABD’yi Birinci Dünya Savaşına sokan Zimmerman Telgrafı, bu türden bir bilgi savaşının ürünüdür ki tarihin gidişatını değiştirmiştir.

Bilgi savaşlarında Zamanlama, Damlatma, Deprem Dalgası Taktiği gibi çok sayıda yöntem bulunmaktadır. Ayrıca son zamanlarda sayıları gittikçe artarak devam eden virüs programları ve e-kırıcılar da, toplumların bilgi sistemini tehdit etmekte ve gizli bilgilerin ele geçirilmesi neticesinde insan topluluklarının geleceğini önemli ölçüde etkilemekte ve hatta seçim sonuçlarının bilgisayar ortamında değiştirilmesine dahi yol açmaktadırlar.

Bilgi savaşları, 20.yüzyılın ilk yıllarında başlamıştır. Örneğin, 1900’lerin ilk yıllarında izcilik hareketini kuran Robert Baden-Powell, kelebek koleksiyonu yapan biri gibi gözükür; Balkanlarda yürüyüşlere çıkan kaçık biri olarak tanınır; aslında oradaki istihkamların krokilerini çizer, bu çizimleri de çizdiği kelebek desenlerinin karmaşık çizgileri arasına gizlerdi. Buna benzer bir örnek Kuzey Afrika’da da yaşanmış, masum gözüken gezgin ya da saçma hobileri olan insanlar, Osmanlı’nın askeri istihkamlarına dair ayrıntılı bilgileri Avrupa ordularına ulaştırmışlardır. Bu gezginler, faaliyetleri sırasında sırf iyilik amacıyla kendilerine yardım eden saf Osmanlı vatandaşlarından bahsetmektedirler. Bu nedenle, saflık veya hainlikten dolayı bu tür insanlara yardım edenlerin yanında, bu tür olaylardan şüphelenebilecek kadar analitik düşünebilen zeki vatandaşlara ihtiyacımız vardır ki, biz her şeyden önce bunu başarmak zorundayız. Çünkü bugün de aynı absürd kişilerin Anadolu’da dolaştıklarını gazetelerden okumaktayız ki bunlardan birinin istihbaratını bizzat kendim Muş Valiliğimize henüz bildirmiş bulunmaktayım.

Gelecekte casuslar için en önemli alan, bilgi casusluğu olacaktır. Nitekim Çavuşesku Romanyası tarafından Kanada’ya kurulan teknoloji transferi komplosu, teknoloji casusluğu alanında verilebilecek güzel bir örnektir. Çünkü AR-GE çalışmalarının maliyeti nedeniyle yeni buluşlar yapmak oldukça masraflıdır. Bilgi casusluğuna karşı, verileri şifreleme ve deşifre etme faaliyetleri hızla ilerleyecek ve hatta içerdeki elemanlar satın alınacak; Uluslararası Hukuk’ta bu filleri işleyen devletlere karşı yaptırımlar konulmazsa, bu fiiller de uluslararası çatışmalara yol açabilecektir. İşte bu nedenlerden dolayı, artık casuslar James Bond’lardan ziyade bilgisayar mühendislerine benzeyeceklerdir. Bu nedenle, tüm kurumlarda, “Bilgi Baş Sorumlularının” önemi gittikçe artmış ve hayati öneme sahip olmuştur. Çünkü isterlerse çalıştıkları kuruma ait bilgileri satabilirler. Ayrıca, kurum, şirket ve devletlerin, karşı tarafın bilgisine ulaşmasını sağlayan kişiler de “Bilgi Baş Sorumluları” olmuştur. Nitekim, bir yılı aşkın bir süre boyunca, Batı Almanya Bilgisayar casusları, ABD’deki nükleer silah ve stratejik savunmaya ilişkin verilere 430 bilgisayardan girebilmişlerdir.

Sonuç olarak, gerek casusluk faaliyetleri, gerek savunma sanayisi, gerek ekonomik kalkınma ve gerekse diğer açılardan, 21.yüzyılda kazanmak isteyen kurumlar, devletler ve milletler, bilgi teknolojisine sahip olmak, bu teknolojiyi en etkin biçimde kullanmak ve sürekli yenilemek zorundadırlar. 21.yüzyılda Bilgi Çağı’na geçerek küresel aktörlüğe soyunmuş güçlü devletler ile onlara bağlı veya bağımsız çokuluslu şirketler, dünyayı daha kolay yönetebilmek için karışıklık bölgelerini küçük devletçiklere dönüştürmeye çabaladıklarında, karşılarında büyük bir güç bulabilmeleri için, Türkiye’nin her şeyden önce temel Milli değerleri olan bir Millet ve bilgi dalgasına geçmeyi başarmış bir ekonomik, toplumsal, askeri ve siyasi bir sistem yaratması gerekmektedir ki, ancak böyle bir millet siyasal irade ve gücünü “Milli çıkarları ve değerleri” doğrultusunda açıkça ortaya koyabilme “zeka ve cesaretine” sahip olabilecektir.


Friedrich Wilhelm Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten yararlanılarak yorumlanmıştır.
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü