Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Küresel Gelişmeler ve Medeniyetimizin Dirilişi

18 Şubat 2012

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Uluslararası politikada büyük fotoğrafı okuyanların en kısa şekilde durumu özetleyebileceği cümle bu olurdu herhalde. Çünkü Uluslarası politikada görünen olaylar her zaman arkalarında bir sır taşırlar. Bu nedenle evreni derinlemesine ve çok boyutlu yorumlayan bir Sûfi gibi bakmalıyız milletlerarası olaylara da, ya da aynen Truva savaşındaki hediye edilmiş ata bakar gibi…

Her şey Sultan Abdülhamit’in tahtttan indirilmesi, Osmanlı kurmay subayları arasına Almanların sızması, böylece Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na sokularak küresel güç olmaktan çıkarılması ve Hilafetin kaldırılarak Osmanlı Türkiye’sinin İslam Dünyası’ndan tamamen soyutlanması ile başlıyor. Çünkü Batılı Küresel akıl, İslam topraklarında sömürgeciliğine rahatça devam edebilmek, halifenin fetvasıyla isyan eden Müslümanlardan kurtulmak ve kaynaklarını daha rahat biçimde sömürmek için böyle istiyordu ve başarılı oldu da. Çünkü Türkiye de böyle bir iddiada bulunamayacak kadar güçsüz duruma düşürülmüştü zaten. Dolayısıyla sözkonusu küresel akıl, 20.Yüzyıl boyunca İslam Medeniyetine ait toprak parçalarında hakim olan yönetimlerin, keskin bir Laikçi anlayış ile Müslümanları baskı altına almalarını, doğal kaynaklarını Batılı ülkelerle paylaşmalarını, demokrasiye asla izin vermemelerini, özgürlük isteyen İslami Hareketleri ordu ve polis kuvvetleriyle ezmelerini talep etmiş ve bu gayesini İslam Medeniyeti’nin beyni olan Osmanlı mirası Türkiye Cumhuriyeti üzerinde dahi çok partili siyasal yaşama rağmen belli bir ölçüde yerine getirmiştir.

Ancak 21.Yüzyıla yaklaşırken Batılı küresel aklın artık İslam ülkelerinde bu tür yönetimleri istemediğini, bunun yerine Batı ile uyumlu modern ve özgürlükçü İslami yönetimlerin olmasını istediğini ya da buna göz yummak zorunda kaldığını görüyoruz. Hatta bu durumu bizden önce fark eden Türkiye’deki İslam’a yabancılaşmış oligarşik seçkinler, 20.Yüzyıl boyunca sürdürdükleri gizli iktidarlarının tehlikede olduğunu anladıklarından, “Batı İttifakından ayrılarak Türkiye-İran-Rusya İttifakı kurmayı” bile önermişlerdi.  Peki Batılı Küresel akıl neden İslam Dünyası hakkındaki politikasını radikal biçimde değiştirmiş ya da değiştirmek zorunda kalmıştı? Bu soruyu çözebilmek, Medeniyetimizin geleceğini bağımsızca yönetmek isteyen siyasetçilerin ve özgürce analiz etmek isteyen milli aydınların önemli bir mesafe katetmesine yardımcı olacak, böylece 21.Yüzyılda İslam Dünyasının 20.Yüzyılda olduğu gibi Batılı küresel aklın elinde oyuncak olmasını engelleyecek, belki de modern zamanlarda ilk kez “truva atlarını”  çözme ferasetine ulaşmamızı sağlayacaktır.  

Bana göre, tarihin ve teknolojinin dünyayı getirdiği nokta, gelişmiş ve gelişmemiş tüm milletlere, insanın özgürlüğünün önünü alamayacaklarını, oligarşik seçkinlerin ayrıcalıklarını sonsuzadek koruyamayacaklarını dikte etmektedir. Bu durumu zorunlu bir veri olarak alan Batılı küresel akıl, enerji kaynaklarının büyük çoğunluğuna sahip İslam Dünyasını kaybetmemek için Müslümanların demokratik özgürlükçü taleplerine evet demeyi, İslami hareketleri bastıran radikal laikçi yönetimlerin düşürülmesini onaylayarak, İslam Dünyası’nda Batı İttifakı ile uyumlu İslami yönetimlerin iktidara gelmesine kapıyı aralamıştır. Çünkü gelişen teknoloji sayesinde özgürleşen halkların mevcut iktidarları devirerek Batı karşıtı radikal İslami yönetimleri iktidara getireceğini, bu iktidarların da Batı İttifakı’na karşı Çin-Rusya-İran ekseninde yerini alacağını görmüştür. İşte Batılı küresel akıl, Çin-Rusya-İran ekseni ile arasındaki nihai çatışmada yanında yer almasını istediği İslam dünyasına bu şekilde yön vererek yeni İslami yönetimlerin kendi yanında yer almasını sağlamaya çalışmış ve bir ölçüde başarılı da olmuştur. Batı ile Doğu’nun iki ana ekseni arasındaki bu büyük çatışmanın su yüzüne çıkması Suriye krizi ile belirginleşmiş, muhtemel İran krizinde ise aralarında dünya savaşını da tetikleyebilecek büyük bir çatışma olasılığını artırmıştır.

Nükleer savaş gibi çok büyük muhtemel tehlikeleri de içinde barındırmakla birlikte, kanaatimce 21.Yüzyıl’daki bu durum, 20.Yüzyıl boyunca gizli veya açık sömürgeliğe mahkûm olagelmiş İslam dünyasının lehine gerçekleşmiş ve geleceğe yönelik önemli bir umut tezahür etmiştir: Tekrar Küresel Güç Olmak. Peki Müslümanların mevcut aklî ve kalbî gelişmeleri bunu mümkün kılar mı? Mümkün kılar ama şartları var. Bu aralanan kapıdan geçerek iktidarı ele geçiren İslami yönetimler, özgürlükçü bir İslami anlayışı hakim kılabilirlerse öncelikle kendi toplumlarında kök salabilirler, bu birinci şart. Ayrıca iktidarı ele aldıktan sonra kendileri küresel planları yapacak ve Truva oyunlarını anlayabilecek ferasete sahip olabilirlerse, yani bir daha İslam Dünyasında Müslümanların iktidar olması ve halk iradesinin yönetime yansıması Batılı Küresel aklın iznine muhtaç olmayacak hale gelirse, bu da ikinci şart.

Şimdi bu analizlerden sonra Ortadoğu’daki gelişmelere geçerek, “İslam dünyasının dümura uğramış beyni iken yenilerde açılmaya başlayan ve Ortadoğu’daki tarihi sorumluluğunu hatırlayan Türkiye ne yapmalıdır?” sorusuna da cevap bulmaya çalışalım. Ancak yerimizin darlığı nedeniyle bu konuyu daha sonraki makaleye bırakıyor, sadece konuya bir giriş olması ve durumun vehametini göstermesi bakımından aşağıdaki alıntıyı ekliyorum.  

“Pakistan'dan Azerbaycan'a, Mısır'dan İran'a, Lübnan'dan Ürdün'e kadar her yer ateşe mi verilecek? Sadece Suriye'de Baas yönetiminin devrilmesi için mi bu kıyameti hatırlatan hazırlıklar? Ortadoğu ve Kuzey Afrika, hiç kimsenin güvende olmadığı, hiçbir gücün inisiyatif alamadığı, hiçbir bölgesel aktörün toparlayıcı adımlar atamadığı bir coğrafyaya mı dönüştürülecek? Yoksa Suriye'deki yönetimin ayakta kalmasını isteyenler böyle bir korkuyu mu işliyor?...Neredeyse bütün bölgeyi ateşe verecek daha geniş ölçekli bir restleşme giderek gün yüzüne çıkıyor. Tiflis'te ve Yeni Delhi'de İsrail misyonlarına yönelik saldırı ve girişimleri oluyor, İran suçlanıyor. Nükleer Pakistan, İran'a saldırı olursa Tahran'ın yanında yer alacağını açıklıyor. İran Tahran'daki Azeri Büyükelçi'yi çağırıp sert bir dille uyarıyor ve nükleer bilimcilere yönelik saldırıları yapan İsrail ajanlarının Azerbaycan'dan geldiğini iddia ediyor.”[*]

Kaldığımız yerden devam edeceğiz.


[*] İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 14 Şubat 2012, Eller tetikte
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü