Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Suriye ve 100 Yıllık Sessizlik Biterken…

18 Nisan 2012

Üzüntüyle ifade etmek gerekir ki, 20.Yüzyıl İslam Medeniyeti’nin başı olan Türk Milleti’nin hezimete uğradığı; bu hezimetin zorunlu sonucu olarak hayatta kalabilmek için, hilafet yoluyla İslam Milletlerinin başı olmak yerine sadece Türk Milleti’nin başı olan bir ulus devlete dönüştüğü; dolayısıyla 20.Yüzyılın başında çeşitli zorluklarla da olsa küresel düzeyde bir iddiaya sahipken, 1918’den sonra bölgesel düzeyde bile iddiasını yitirdiği bir asır olmuştur.

Batılı Güçler Osmanlı’yı zayıf düşürdükleri o anda, Anadolu’da Endülüs’ü tekrar etmek istemişler ancak Atatürk’ün gerçekçi politikaları ve Türk Milleti’nin yenilmez imanı karşısında bu hedeflerine ulaşamamışlardır. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ve Anadolu’nun Endülüs olmaktan kurtulmasını takiben Batılı güçler, İslam Medeniyeti’ni ayağa kaldırabilecek tek düşünsel altyapıya sahip olan bir milletin bütün birikimini ortadan kaldırarak bir daha ayağa kalkamayacak duruma getirmek istemişlerdir. Bu nedenle, ekonomik kalkınmanın her şeyin başı olduğunu gerek kapitalist sermayeden gerekse Marksist teorilerden çok iyi bilen Batılı güçler, ekonomik kalkınmasını sağlayan bir Türkiye’nin kısa sürede tekrar Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu’da “Hayat Sahası” politikası izleyeceğini, Batı’nın Arap yarımadasında sömürmekte olduğu Müslüman petrollerine göz dikeceğini düşündüklerinden, 1924 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde alınan Piyasa ekonomisi kurma ve çok sayıda Türk girişimcisi yetiştirme kararını uygulamaya koydurmamak için başarıyla çalıştılar. Aslında bu politika 1836’dan beri uygulanan “Müslüman Girişimci” yetiştirme politikası idi[1] ama olmadı ya da oldurulmadı. Çünkü Türk Girişimcisine bir izin verilirse, diğer tüm Milletlerden çok daha hızlı, hırslı ve çalışkan bir şekilde gelişeceğini çok iyi biliyorlardı ki bu aynı zamanda benim değişik ülkelerde bulunurken yapmış olduğum kendi gözlemimdir.[2]

Ancak hazin olan şudur: Batı’yı her alanda takip etmesine rağmen Cumhuriyet Serbest Piyasa Ekonomisi’ne ve çok partili siyasal rejime geçememiştir. Atatürk’ün 1924 yılındaki piyasa ekonomisine geçiş kararı nasıl engellendiyse, çok partili siyasal rejime geçiş denemeleri de öyle engellenmiştir. Bugün darbeye hazırlık girişimlerinde toplum mühendisliğinin nasıl yapıldığını okudukça, o zamanlarda da aynı mühendisliğin zekice uygulandığı kanaatine varıyoruz. Terakkiperver Fırka’nın kapanmasıyla sonuçlanan Atatürk’e suikast girişimlerinde de aynı şeyleri seziyorum doğrusu, tabii ki araştırılması gereken hususlar bunlar. “Bir ülkeyi kurtarmak için bir akıllı adam yetmez” kuralı burada da işlemiştir ki bu ilahi ve tabii bir kuraldır: Bir toplum kendini geliştirmedikçe bir kişiyle değişim olmaz.

Oysa ki kanımca Batı’nın kalkınmasını sağlayan özgürlüğün 3 anahtarı, Demokrasi, Piyasa Ekonomisi ve seküler bir laiklik anlayışı idi. Bir ayet gibi kutsallaştırılan ve değişmez kılınan Devletçilik ilkesi yüzünden maalesef Türk girişimci sayısı çok sınırlı kalmış, ekonomimiz rekabetçi olamamış ve hızlı bir kalkınma süreci yaşanamamıştır. Ne zaman ki Menderes iktidara gelmiş, o zaman ülke aynı 1980-1990 arasında olduğu gibi refah düzeyini hızla artırmaya başlamıştır. Çünkü Türk Milleti, önü kapatılmadığı sürece, yaratılış itibariyle üretken ve aktif büyük bir enerjiyi içinde barındırmaktadır.

Batı Uygarlığı’nı kıyafetten felsefeye kadar takip ederken, eğer iktisadi hayatta Batılılar gibi özel sektörcü, siyasal hayatta da yine onlar gibi çok partili yaşamı seçseydik, bugün olacağımız nokta en az Almanya seviyesinde ve olabileceğimiz nokta ise ABD ile eşdeğer bir ortaklık seviyesinde olurdu kanaatindeyiz. Bu başarıları tahmin ederken, Türk Milletinin enerjik yapısına, azim ve hırsına güveniyoruz ki bu inancımızı Türk girişimcileri bugün pratik hayatta Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar ispat etmektedirler.

Atatürk’ün çok partili siyasi hayat denemeleri, 1924’deki Serbest Piyasa Ekonomisi girişimleri hep “görünmeyen bir el tarafından” durduruldu ve toplum mühendisliğiyle sabote edildi. Çünkü İslam Medeniyeti’ni ayağa kaldırabilecek tek milletin bir daha asla ayağa kalkmaması gerekiyordu. Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Hindistan, Pakistan ve Afrika’da rahat bir nefes almaya başlamış olan İngiltere’nin, Fransa’nın ve diğerlerinin kolayca sömürgeciliğe devam edebilmesi, Arap Yarımadası’ndaki petrolleri karşılıksız olarak alabilmeleri, tarih boyunca cihanşümul medeniyetler kurmuş olan Türk Milleti’nin Anadolu’ya hapsedilmesi ile mümkündü. Bu yaklaşım içeride yeni kurulmakta olan rejimin toplumu daha kolay kontrol etmesine de hizmet ediyor ama Osmanlı ve Selçuklu mirasını temsil eden bir milletin çocuklarını cihanşümul bir medeniyet üretme noktasında adeta hadım bırakıyordu.     

1937 yılına gelindiğinde, tamamen Batı’yı örnek alan Türkiye Cumhuriyeti’nin Serbest Piyasa Ekonomisine geçemeyeceği ve çok partili rejimi kuramayacağı garanti edilmişti. Ama 600 yıldır Balkanları, Kafkasları, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı doğrudan yöneten ve Müslümanların yaşadığı her coğrafyayı himaye eden Osmanlı gücünün tekrar ayağa kalkmasının önüne geçmek için Türk Milleti ile yöneten elitin birbirine düşman edilmesi gerekiyordu. Bunun için de uygun araç bulunmuştu. Dini düşman ve ezanı yasak ilan eden bir laikçi anlayışı devletin ilkeleri arasına sokmak, anglo sakson kültüründeki seküler laik anlayışını Türkiye’den uzak tutmak...

Türkler, Laikliğin Avrupa ve Amerika’daki ılımlı ve dinle barışık uygulamalarını bu yüzden öğrenemediler. Sekülarizm’in ne olduğu dahi gündeme gelemedi. Türk çocukları Amerika’ya gidip orada Katolik Liselerinin İmam Hatipler gibi eğitim verdiğini gördüklerinde bu yüzden şaşırdılar.[3] Mevcut yönetici elitlerin Osmanlı’nın son döneminde yoğun entelektüel ilişki içinde bulundukları Fransız tipi zihni yapıları da bu yönlendirmeye elveriyordu elbette. Bunun neticesinde millet “öğretilmiş çaresizliğe” sürüklenerek, üretken ve rekabetçi olmayan statik devletçi ekonomiye ve tek partinin eleştirilemediği, eleştirilemediği için de rekabetin olmadığı, keyfiliğin arttığı bir siyasi yapıya teslim oldu. Maalesef Avrupa’nın çocuklarını yeniçeri yaparak onlara karşı kullandığımız gibi, Avrupa da bizim aydınlarımızın zihnini “kültürel yabancılaşmayla (cultural alineation)” dönüştürerek, onları Türk Milleti ve İslam Medeniyeti’ne karşı kullanmayı başardı. Ve aslında 20.Yüzyıl tamamen bunun hikayesidir. Bu yüzden ne zaman Anadolu çocukları okumaya başladı, işte o zaman “Aydınların ihaneti” konuşuldu, tartışıldı, konferanslara konu oldu ve sonunda Batı’nın özgürlükçü demokrasisini almakla birlikte tamamen taklit etmeyen bir öz medeniyetimize dönüş stratejisi oluşturulmaya başlandı.

800 yıllık Arap hükümranlığından sonra Endülüs’ü İspanya’dan atan Haçlı zihniyeti, 1800’lerde başlayıp 1900’lerde imparatorluğumuzu yıktı ama Atatürk ve Türk Milleti’nin “Akıl ve İmanı” sayesinde asıl gayesine ulaşamadı. Yani 800 yıllık Türk hükümranlığından sonra Osmanlı’yı Anadolu’dan atmaya muvaffak olamadı. Fakat yukarıda saydığımız hususları “yok oluştan” kurtulmak ve en azından Anadolu karasında “hayatta kalmak” isteyen cumhuriyet elitlerine kabul ettirerek, bazen de özellikle iktisadi konularda bilgi eksikliklerinden yararlanarak, en azından İslam Medeniyeti ve Birliği ihtimalini ortadan kaldırdığını düşündü. Ancak 100 yıl boyunca bundan emin olamadı, her zaman Türk Milleti’ni Anadolu’dan atmanın, zayıf düşürmenin yollarını aradı. Bazen Alevilerin evlerine çarpı koydurdular kendi derin devletleri vasıtasıyla; bazen laikçi elitlere dindarları ezdirdiler; bazen Komünistler ve Ülkücüler diye çatıştırdılar, bazense 1931 yılındaki İslam Birliği Kongresi’nde ifade edildiği üzere bölgede Şii-Sünni çatışması planladılar. Haçlılara ve Siyonizme hizmet eden ama ironik biçimde “ateist düşünceye sahip, kendi kültürlerine yabancılaşmış” derin devletleri aracılığıyla Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Komünist-Ülkücü, Laikçi-Dindar ayrımlarını mümkün olduğu ölçüde kaşıdılar, körüklediler…         

1900 yılından 100 yıl sonra Türk Milleti tekrar kendi ruhunu, Selçuklu ve Osmanlı mirasını, son yüzyılda başından geçenleri çok daha iyi idrak ediyor ve tarihi misyonuna soyunmaya hazırlanıyor. Ve artık sadece kendi halkı hakkında bilgi toplayan istihbarat örgütü yerine yabancı ülkeler hakkında da bilgi toplayan bir yapılanmaya kavuşuyoruz; kendi halkına karşı darbe yapan ama dış cephelerde savaşı unutan Türk Ordusu yeni bölgesel misyonunun farkına varmaya başlıyor. Peki 100 yıldır İslam Medeniyeti’nin başı konumundaki Türk Milleti’ni diz çöktürmeye çalışan Batılı veya Doğulu güçler şu anda ne yapıyor dersiniz? Yükselen Güç olan Türkiye’yi durdurmak için onu savaşa sokmayı mı planlıyor? Çok iyi analiz edilmesi ve tedbir alınması gereken konu budur.

Tam da bu noktada Arap Uyanışı Ortadoğu’yu kasıp kavuruyor. “Komşularla Sıfır Sorun Politikası” yeni uluslararası konjonktürde değişmek zorunda kalıyor. Demokrasi, özgürlükler ve halkların yanında yer almak zorunda kalıyoruz. Çünkü bu gelişmeler hem Türk Milletinin hem de İslam Ümmeti’nin çıkarına olacak gelişmelerdir diye düşünüyoruz. Ya da en azından bizim medeniyetimiz için bir kurtuluş umudu…

Elbette Dışişleri Bakanımız sayın Davutoğlu’ndan şu sözleri duyduğumuzda coşmamız doğaldır: "Ortadoğu'dan çıkışımızın 100'üncü yılı... 1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011 ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Bu, zorunlu tarihî bir görevdir."[4] Ancak bir o kadar da gerçekçi olma gerekliliğini, daha doğrusu 100 yılda ayağa kalkabilen Türkiye’nin bu sermayesini çok dikkatli ve zamana yayarak kullanması gerektiğini hatırlatmamız gerekmektedir.

Libya, Mısır ve Tunus’ta doğru politikalarla halkın yanında yer alan Türkiye Cumhuriyeti, Suriye konusunda büyük riskler alıyor ancak ABD ve Avrupa tarafından yalnız bırakılıyor. Son gelişmelerle birlikte 100 yıldır nizami bir orduyla savaşa girmemiş Türk Ordusu Suriye Ordusuyla karşı karşıya gelebilir. Ancak “komşusuna çekidüzen veremeyen bölgesel gücün karizmasının çizilmesi riskine” karşı “yeni yükselen güç olan Türkiye’nin durdurulması riskini de” iyi hesaplamamız gerekmektedir. Arap Birliği, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası kurumlardan biri ya da birkaçı olmadan tek başına hareket edilmemesi gerektiği kanaatindeyiz.

Tekrar edelim “100 yıldır İslam Medeniyeti’nin başı konumundaki Türk Milleti’ni diz çöktürmeye çalışan Batılı ve Doğulu güçler şu anda ne yapıyor dersiniz?”

[1] Taha AKYOL, Atatürk Döneminde İktisat ve Hukuk, Hürriyet, 17.04.2012

[2] Ali AYGÜN, Amerika’nın İki Yüzü, İrem Yayıncılık, 2004

[3] Ali AYGÜN, Amerika’nın İki Yüzü, İrem Yayıncılık, 2004

[4] İhsan DAĞI, Batı Tuzağı mı Nizam-ı Alem Davası mı? Zaman, 13.04.2012

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü