Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Ortadoğu’da Komplo 2014

04 Mayıs 2012

1990’lı yıllarda Doğu Avrupa Komünizm’den uzaklaşırken ve SSCB dağılarak yerine Rusya İmparatorluğu kurulurken Soğuk Savaş sona eriyor ve NATO’nun varlık nedeni tartışılıyordu. NATO, Komünizmi yerle bir etmenin verdiği gururla, dünyada tek güç odağı olarak kalmanın sağladığı özgüvenle “Yeni Dünya Düzenini” ilan ederken, yeryüzünde Batı Medeniyeti’ne tehlike arz edecek bütün muhtemel tehditleri ve potansiyel güç odaklarını ortadan kaldırmaya odaklandı. Bunlar Komünizm’in kalıntısı olan Küba, Kuzey Kore ve Çin idi; Radikal İslam’ı temsil eden Şii İran ve Sünni İslamcı İdeoloji idi; ayrıca Batı’nın çıkarları ile paralel politikalar izlemeyen Baasçı Irak ve Suriye idi. Bu nedenle ABD, şer eksenini ilan ettiğinde yukarıda saydığımız devletlerin ön sıralarda olduğunu görmüş idik. NATO, kendisinin önünde durabilecek bir güç olmadığını görüyor ve tarihin Büyük İskender fetihlerini, Roma ve Osmanlı İmparatorlukları’nın zaferlerini takip etmek, Kapitalist ideoloji doğrultusunda çıkarlarını maksimize etmek istiyordu.

Batı bunları yaşarken, diğer yanda İslam Dünyası 20.Yüzyılın başından beri jakoben seçkinlerce yönetiliyor, İslam ve gelenekler hiçe sayılıyor, bir çoğunda doğal kaynaklar Batılılara peşkeş çekiliyordu. Şii Dünyası 20.Yüzyıl boyunca devam eden bu sömürgeci düzeni 1979 yılında Şii İslam Devrimi ile sona erdiriyor, ABD’yi şeytan ilan ediyordu. Batı Irak’ı İran’a saldırtsa da devrimi durduramadı, aksine özellikle Şii bölgelerde devrim hızla etkisini göstermeye başladı. Sünni bölgelerde de Müslüman Kardeşler etkisi ivme kazanarak artmaya devam ediyordu. 1990’larda Kuzey Afrika’da İslamcılar %50 ile seçim bile kazanmışlardı. Batı’nın tavrı seçimle gelen İslami Partilerin ezilmesi yönündeydi. ABD ve Batı açıkça gördü ki, ılımlı İslami yönetimlere izin verilmez de, Radikal İslami partiler yönetimi zorla ele geçirirse bölge tamamen elinden çıkacak, tüm çıkarlarını kaybedecek, belki de Müslümanlar Çin-Rusya eksenine entegre olacaktır.

Bu nedenle ABD bir karar vermek zorunda kaldı: Müslümanları İslam düşmanı seçkincilerin elinden kurtarmak; serbest seçimlere izin vermek; mümkünse seküler bir laikliği de demokrasiye ekleyerek, İslam Dünyasını “pasif olarak” Batı Uygarlığı’nın yanına çekmek.

Aslında hayırlı da oldu bu karar. Bana göre Müslüman ülkelerin ve halkların kurtuluş hızı ivme kazanmıştır. Çünkü artık özgür biçimde üretmeye, seçmeye ve düşünmeye giden yol en azından minimal düzeyde açılmıştır. Ve bir toprağı parçalayan suyun akışı gibi şiddetle çoğalması kuvvetle muhtemeldir.

Peki ABD yukardaki kararını başarmak için nasıl bir plan uyguladı?

1990’lı yıllardan itibaren dünyayı çok yakından takip ediyorum. Perdenin önünde görünenlerle perdenin arkası gerçekten çok farklı. Kimileri Komplo Teorisi diyerek istihza ile baksa da, aslında olmakta olan şudur: Büyük akıl, küçük akılları yönetmektedir. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Osmanlı da diğer Milletlere göre büyük akılla büyük fotoğrafı görebildiği ve planlarını ona göre yapabildiği için başarılı olmuştur, bugün ABD de aynısını uygulamaktadır. Şimdi gelelim 1990’dan itibaren uygulanan senaryo, komplo veya büyük akla...

ABD, Güney Asya’da Çin’i baskı altına almak için kuşatmaya, son Komünist Devletleri ortadan kaldırmaya çalışırken, İslam Dünyası’nda da ortaya çıkabilecek radikal, Batı düşmanı İslami akımları ehlileştirmeye, iktidara gelmelerini engellemeye, İslam dünyasında ABD’nin Ortadoğu’daki egemenliğine meydan okuyabilecek ülkelerin önünü kesmeye çalışmış; bu nedenle de satrançtaki büyük hamlesinin ilk adımı olarak İslam ülkelerindeki Batı İşbirlikçisi ve din düşmanı seçkincilere sırtını dönmüştür. Bunu önce Türkiye’de Refah iktidarı ile denemiş ama Hoca’nın radikal tutumu nedeniyle ABD tekrar 28 Şubat’çılara göz kırpmıştır.[1] Hoca’nın tavizsiz tutumu ve Radikal İslam’ın Batı karşıtlığı, ABD’ye öğretmiştir ki, “İslamcılarla ortaklaşa hareket ederek amacına ulaşamayacaktır, o halde tarihte büyük imparatorlukların yaptığı gibi kaba kuvvet yoluyla amacına ulaşmalıdır.” Garip bir rastlantıyla Başkan adayı Bush bu dönemde bin bir türlü hileyle ve nihayet mahkeme kararıyla iktidarı diğer Başkan adayı Al Gore’un elinden almış, üzerinde şüphe bulutları dolaşan 11 Eylül patlamaları da tam da bu tarihlerde gündeme gelmiş, ABD Afganistan ve Irak’ı işgal etmiş ve hatta Suriye ile İran’a saldırmasına ramak kalmıştı.

Ancak Irak ve Afganistan politikalarının başarısızlığa uğramasıyla birlikte ABD yeni bir politika hazırlamaya başlamıştır: “İşgal etmeden halk isyanlarıyla demokratik ve mümkünse seküler rejimler kurmak, önceki seçkinci, Batı işbirlikçisi ve din düşmanı elitleri görevden uzaklaştırmak.” Çünkü bu işbirlikçilere karşı halk artık patlama noktasına gelmiştir. O halde bu patlamayı ABD kontrol etmelidir.

El-Kaide’nin meşhur olması, Üsame Bin Ladin’in İkiz Kuleler’i yıkması (!), böylece radikal İslam’ın öcüleştirilerek demokratik İslami yönetimlerin teşvik edilmesi, bunun neticesinde Ortadoğu’da halkların bir anda ayaklanmaya başlaması, böyle bir uluslararası konjonktürde meydana gelmiştir. Esasen İslam Ülkelerinin kendi din ve kültürleriyle barışık, bağımsız ve özgürlükçü demokratik yönetimlere sahip olması da İslam dünyası için hayırlı olacak ve 20.Yüzyılda yaşanan zilletten kurtulma fırsatı doğuracaktır kanaatindeyiz. Tabii ki bu bizim kendi isteğimizdir, ABD’nin değil, çünkü her ülke ve medeniyetin kendi çıkarları doğrultusunda hamleleri olacaktır.

Perdenin arkasını görebilenler şunları görmüştür kanaatindeyiz: El-Kaide bir anda parlamıştır, olması muhtemel bile olmayan İkiz Kuleleri devirme işini bir devlet bile değil küçük bir terör örgütü gerçekleştirmiştir. İşin ilginci, 20.Yüzyıl boyunca İngiliz egemenliğinde iken 1971 yılında bağımsız olabilen ve bugün tamamen ABD’nin hegemonyasındaki küçücük bir devlet olan Katar, bir anda El-Cezire Kanalını kurmuş ve bölgede bir anda her yere yayın yapmaya başlamıştır. Ve ilginçtir ki bu kanal El-Kaide’nin bütün mesajlarını Ortadoğu’ya iletirken herkes ABD’ye rağmen bu kanalın nasıl El Kaide mesajlarının yayınını yaptığına şaşırmıştır. Halbuki El-Cezire bu yayınları ABD kontrolünde yapmaktadır. El Kaide sayesinde radikal ve Batı düşmanı İslami akımlar İslam Dünyası’nda başarı şansını yitirmiş, Batı Dünyasında ise İslam’ın yayılmasının önü kesilmiştir. Görevini tamamlayan Üsame Bin Ladin ise ya öldürülmüş ya da yüz ameliyatı ile değiştirilerek bir yere nakledilmiştir. Yukarıda saydığımız nedenler analitik bir kafada bu çıkarsamayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla artık Ortadoğu halklarının isyan ederek demokratik rejimler kurmasının, din düşmanı Batı işbirlikçisi seçkincileri Batı’nın yardımıyla görevden uzaklaştırması ve akabinde Batı Bloğunun yanında yer almasının ABD açısından zamanı gelmiştir. Peki bu gelişme İslam Medeniyeti’nin önderi olan Türk Milleti’ne nizam-ı alem açısından bir çıkış yolu ya da umut ışığı olabilir mi?

İşte bu bağlamda bizi tefekküre sevkeden ve endişelendiren husus, Çin-Rusya ittifakına yakınlaşan İran’ın Şii ekseniyle, NATO İttifakında yer alan Türkiye’nin Sünni ekseninin karşı karşıya getirilerek bir taşla iki kuş vurmayı planlayan küresel güçlerin uzun vadeli, adım adım uygulamaya koydukları, büyük akıllarıyla bir kilim gibi ilmek ilmek karmaşık bir şekilde işledikleri yüzyıllık planlarıdır.[2] 100 yıl sonrası gelmiş, yine plan kıvamına ulaşmış, 2014 yaklaşmıştır…

Bu bağlamda Mehmet Akif Okur çok isabetli biçimde aşağıdaki tespitlerde bulunuyor: “Türkiye ve Ortadoğu’nun Pasifleştirilmesi ya da Balkanlaştırılması projesine karşı, Türkiye vizyonunu Ortadoğu’da başarıya ulaştıracak prensipler demetinde neler bulunmalı? Bu soruyu daha sonra müstakil bir çalışma halinde tekrar ele alacağız. Burada şu kadarını söylemekle yetinelim. Öncelikle teklif edilen vizyon, bölge ülkelerinin üzerine kendi adlarını yazarak sahiplenebilecekleri bir evrensellik/yerellik dengesini yansıtmalı. Örneğin aynı ilkeler listesi kolaylıkla IOV’a (Irak’ın Ortadoğu Vizyonu), LOV’a (Libya’nın Ortadoğu Vizyonu) dönüşebilmeli. Yukarıda değindiğimiz her iki senaryoyu da (Pasifleştirme ve Balkanlaştırma) bölgenin içinde ve dışında keskin karşıtlıklar üretmeden boşa çıkarabilmeli. Ortadoğu’ya müdahalede bulunmaya hevesli güçleri dengeleyecek, bölge içi rekabeti ve işbirliği zeminlerini genişleterek yumuşatacak bir güvenlik mimarisine dayanmalı… Bütün bunlar, yeni bir medeniyet tasarımının yaratacağı hamle gücüyle desteklenmezse işe yaramaz mı diyorsunuz? Bölgemizin hazin hatıralarla dolu geçmişi, haklı olduğunuzu söylüyor.”[3]

Evet, bence de jakoben, seçkinci, kültürel yabancılaşmaya maruz kalarak kendi kültürüne düşman haline gelmiş yönetimlerin İslam ülkelerinde halk isyanıyla görevlerinden uzaklaştırılması, İslami akımların özgürlüğü ve demokrasiyi koruyup kollayarak iktidara gelmesi, bir anlamda tarihin bu gelişmeyi Batı’ya ve Müslümanlara dayatması, hem Türk Milleti’nin Nizam-ı Alem davası için hem de Müslüman halkların kalkınması ve bağımsızlaşması için bir umut ışığı doğurmuştur. Bu kez 1918’in tersine 2018’de muzaffer olmak için çok soğukkanlı, ilim ve feraset ehli olmamız gerekmektedir ki tüm Ortadoğu’nun kaderi de bize bağlıdır. Ancak bu ışığın gücü, Türk Milleti’nin ve Müslümanların ABD, Rusya ve Çin karşısında ne kadar büyük bir “akla ve ilme” sahip oldukları hususuyla doğrudan bağlantılı olup, hamasi edebiyatların bizi sadece İttihat Terakki’nin sürüklediği uçuruma doğru sürükleyeceği açık ve net şekilde idrak edilmeli, gerçekçi ama cesur politikalar takip edilmelidir…

[1] MahirKAYNAK, Anlamak ve önlemek, Star Gaz.22 Nisan 2012, “Meseleye bu açıdan bakılırsa irtica sadece bir örtü konumundaydı. Eğer uygun bir dindarlık başarılı olsaydı, bırakınız post modern darbeyi, alkışlanarak karşılanacaktı.”
[2] Ali AYGÜN, Sünni – Şii Çatışması mı, Medeniyetler Çatışması mı? http://www.turkocagi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=3177:suenni-ii-catmas-m-medeniyetler-catmas-m&catid=55:strateji-yazlar&Itemid=250
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü