Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Dine Karşı Din…

13 Mayıs 2012

Özgürlüğün bittiği yerlerde medeniyetler de biter. İnsanlık tarihi boyunca bu hep böyle olmuştur. Tartışmalarımızda genellikle yabancı kavramlar kullanıyoruz. Bu kavramların sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini beyin kıvrımlarımız içinde tahayyül edemiyoruz. İnsanlığın ve medeniyetin en hayati kavramı olan “özgürlüğü” bazen farkında olmayarak çeşitli ideolojilere kurban ediyoruz. Örneğin “Özgürlükçülük yerine Liberalizmi” kullandığınızda herkesin kafasında bambaşka tasvir ve imgeler oluşuyor ve derhal kutuplaşmalar başlıyor. Oysaki Türkçe konuşsanız, rahmetli Özal gibi “Fikir Hürriyeti, Din ve Vicdan Hürriyeti, İktisadi Teşebbüs Hürriyeti” deseniz, en azından Sosyalist olmayanlar arasında, herhangi bir görüş ayrılığı yaşamazsınız.

Özgürlüğün Sosyalizm’e kurban edildiği yüzyıl, 20.Yüzyıl’dı mesela. Birçok Sosyalist, bütün entellektüel birikimine rağmen bu yanlışı göremedi. Neden mi? Çünkü değiştirilemez tabulara sahiptiler. Doğrunun ne olduğunu değil, Sosyalizme yararlı olanın ne olduğunu arıyorlardı. Şimdilerde İslami kesimde takip ettiğim bazı yazarların aynı hataya düştüklerini görüyor ve bu nedenle bu yazıyı yazma gereği duyuyoruz. İşte bu yüzden ben Müslüman aydınları da aynı hataya düşmemeleri konusunda uyarıyorum. Sosyalistlerin düştüğü yanlışa asla düşmemelidirler. Nasıl? Akıl ve ferasetle. Çünkü ideolojiler aklı ve feraseti ortadan kaldırır. İdeolojileşen din de Müslümanların akıl ve muhakemesini ortadan kaldırır. Her şey bir futbol takımının taraftarlığı mertebesine indirgenir. Kraldan fazla kralcı olunur ve muharebe kazanılırken asıl savaş kaybedilir.

Oysaki bizim medeniyetimizin münevverleri, Ebu Hanife döneminde de, Osmanlı’nın son döneminde de düşündüklerini özgürce söylediler, yanlış gördüklerini eleştirdiler, bazen İmam-ı Azam örneğinde olduğu gibi şehit olmayı bile göze aldılar. Onların analitik ve muhakemeye dayalı anlayışları sayesindedir ki Medeniyetimiz 1500’lere kadar yükselişine devam etti, 1700’lere kadar da başımızı dik tutmamızı sağladı. İşte bir medeniyeti diri tutan ve yücelten de, Yunus ve Mevlana’ların, Ebu Hanife ve Şeyh Edebali’lerin muhakemeye dayalı dinamik düşünce anlayışlarıdır. Dolayısıyla Türk-İslam Medeniyeti’nin münevverleri, analitik ve dinamik düşünme özgürlüğünü ne “ideolojiye” ne de “geleneksel din anlayışına” kurban etmelidirler.

Ali Şeriati’nin dediği gibi “Dine Karşı Din” her zaman var olagelmiştir. Her ne kadar bireyin özgürlüğünü, aklın ve ilmin gücünü, Mustazafların korunmasını esas alan bir rejim İran’da kurulamamış olsa da, Ali Şeriati’nin rüyası özgür bireylerden oluşan ve ezilenleri koruyan bir toplum idi.  DİNE KARŞI DİN metaforunda birinci din anlayışı bize, “Atalarımızdan gördüğümüz şekilde taklit üzere hareket etmemizi,  onları sorgulamadan kabul etmemizi, aklımızı ve yeni bilgileri asla kullanmamamızı, dolayısıyla tarihin bir devrinde kendimizi dondurmamızı, deyim yerindeyse geçmiş verileri yükleyip bir robot gibi hareket etmemizi, tartışılamaz kişilerin ve bilgi kaynaklarının sayısını olabildiğince çoğaltmamızı, böylece artık düşünmeyi, sorgulamayı, eleştirmeyi bırakmamızı” anlatmakta ve dayatmaktadır.

İşte 1500’lü yıllardan önceki Hıristiyanlık ve 1500’lü yıllardan sonraki Müslümanlık maalesef insanlara bunu empoze etmiş ve 1500 yılından önce Hıristiyanları 1500 yılından sonra ise Müslümanları geri bırakmıştır. Çünkü en büyük hazinemiz ve armağanımız olan aklı felç etmiş ve aklın ürettiği ilmi de yasaklamıştır. Tarih boyunca bu Tevhid düşmanı olan ve kendilerini insanlar üzerinde ilahlaştıran Şirk temelli anlayış, Ali Kuşçu’nun talebesi Takiyüddin Efendi gibi rasathane kurucularına, Akka Kalesi’nin fethini sağlayan kimyevi boyaları icat eden Doğan Bey’e büyücü muamelesi yapmış ve rasathanelerini yıkmış, Bruno gibi direnenleri ise ateşte diri diri yakmıştır.

DİNE KARŞI DİN metaforunda ikinci din anlayışı ise “İnsanın akıl ve vicdan ile özgür doğduğunu, o halde özgürce okuma, analiz etme, sorgulama ve eleştirme hakkı olduğunu, ancak bunları inkar ve isyan ile değil iman ve şükür ile yapması gerektiğini, geçmişte yaşayan kişileri tabulaştırarak onlara Allah gibi hüküm koyma yetkisi verilemeyeceğini, KİTABIN rehberliğinde AKIL ve İLİM sahibi olan insanların hem kendi medeniyetlerine hem de insanlığa faydalı olabileceğini, ilim Çin’de de olsa alınması gerektiğini” anlatmaktadır.

632-1500 tarihlerinde bu anlayışın  en güzel örnekleri yaşanmış, Fen Bilimleri ile Dini İlimler birlikte el ele ilerlemiş, Endülüs Emevileri, Abbasiler, Selçuklu ve Osmanlılar sayısız bilim adamları yetiştirmiş, Batılı düşünürlerce de bu durum büyük takdir toplamıştır. Hatta 19.Yüzyılda İslam Medeniyeti’nin kendi müntesipleri ve aydınları tarafından aşağılandığı bir yüzyılda, Alman Filozofu Nietzsche tarafından özellikle Endülüs İslam Medeniyeti’ne övgüler keskin ve apaçık bir beyan ile dile getirilmiştir.[*] Ancak bu ilmi birikim bizi 1500’lere kadar idare etmiştir. 1500’lerden itibaren tabi olunan geleneksel din anlayışı Türk-İslam Medeniyeti’ni mağlubiyet ve hezimetlere mahkum etmiştir. Bilindiği üzere, bir mirasyediye ne kadar çok mülk miras olarak kalırsa kalsın, kendisi üstüne bir şey eklemediğinden bir gün mutlaka mülkü bitecektir ki Müslümanların düştüğü durum da tabiri caizse bundan ibarettir. Mehmet Akif’in bu manada çok güzel tespitleri ve şiirleri olduğunu da biliyoruz.

İşte Arap uyanışını yaşayan yeni Ortadoğu’yu, Pakistan’ı, İran’ı, Endonezya’yı, kısacası tüm İslam ülkelerini bekleyen tarihi karar budur. Geleneksel Din Anlayışı mı yoksa 632-1500 arasında benimsenen muhakemeye dayalı dinamik ve özgürlükçü din anlayışı mı? Eğer Türk Milleti halen İslam Medeniyeti’nin öncüsü olduğunu düşünüyor ve sorumluluk hissediyorsa, 1918’de sürüsüne sahip çıkamayan çoban gibi üzülüyorsa, ayrıca yeni dönemde bölgesel güç olarak önemli roller oynamak istiyorsa, öncelikle İslam Ülkelerine bu konuda rehberlik etmeli ve onları tekrar geleneksel din anlayışının tuzağına düşmekten kurtarmalı, özgürlükçü ve dinamik bir din anlayışına yönlendirmelidir.

Elbette Devletin görevi bu iki ayrı din anlayışı arasında hakem olmak değil, ama gerek fikir gerek vicdan gerekse iktisadi özgürlük ortamını, kısacası ÖZGÜRLÜK ortamını mutlaka korumaktır. Çünkü Sünnetullah’a (Tabiat Yasaları) göre mutlaka yaratılışa uygun tarafta olanlar kazanacaktır. Çünkü yaratılışta insana verilen aklı ve vicdanı yani bireysel özgürlüğü iptal etmeye çalışanlar, kaçınılmaz olarak mağlup olacaklardır. Bugün Ortadoğu’da Türkiye’yi örnek alan Arap halkları işte bu fıtrat üzere hareket etmekte ve özgürlükçü bir İslami anlayışı tercih etmektedirler. Türkiye de nehrin yatağını değiştirmeden akmasına dikkat etmeli, sorumlu bir rehber gibi dikkatle yönlendirmeli ve özgürlükçü anlayışı teşvik etmelidir. Çünkü insan doğası gereği özgür doğar özgür ölür. Ancak ölü “yani yeni şeyler icat edemeyen” medeniyetlerin çocukları özgür doğar köle olarak ölürler. Bu nedenle de ilahi aklı ve vicdanı hiçbir zaman kullanamazlar.
Bu medeniyetler yukarıda anlattığımız anlayış çerçevesinde ne zaman akıl ve vicdanı hür bırakırlarsa, işte o zaman aynı 632-1500 arasında şahlandıkları gibi tekrar şahlanmaya başlayacaklardır. Türk-İslam Medeniyeti’nin bu bağlamda tarihi gelişimini, tökezlemelerini ve şahlanmalarını ise bir sonraki yazımızda ele alalım sevgili okurlar.

[*] Bakınız http://www.boylebuyurdunietzsche.com/index.php/nietzsche

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü