Türk Dünyası Yardım Kampanyası

MARKSİZM ÖLMEDİ İÇİMİZDE YAŞIYOR!

24 Temmuz 2008
Ali KARAHİSAR
Berlin Duvarı’nın yıklışı (1989) ve Sovyetler Birliği’nin bir anda çözülüşü (1991) ülkemizdeki Marksist düşüncedeki “aydın” sınıf üzerinde önemli iki şok dalgası oluşturmuştu. Soğuk Savaş yıllarında da belirli fraksiyonlaşma ve kopmalara sahne olan Türk Marksistleri, Berlin Duvarı’nın yıklışı (1989) ve Sovyetler Birliği’nin bir anda çözülüşü (1991) ülkemizdeki Marksist düşüncedeki “aydın” sınıf üzerinde önemli iki şok dalgası oluşturmuştu. Soğuk Savaş yıllarında da belirli fraksiyonlaşma ve kopmalara sahne olan Türk Marksistleri, bu defa bir grup olarak önemli bir dönüm noktasında idiler. Bu grubu sanki monolitik bir grup gibi incelemekten ziyade diyalektik materyalizm gözlüğü ile dünyayı görüp yorumlayan yüzlerce küçük halka olarak da yorumlayabiliriz. Marksist diyalektik materyalizm, basitçe Hegel diyalektiğinin tersine düşünceden değil, maddi dünyanın gerçeklerinin insanların düşüncelerini biçimlendirdiğinden yola çıkmaktaydı. O yüzden materyalistti. Felsefi kuramı itibarı ile her tezin bir anti-tez ürettiği ve bu anti tezin zamanla yeni dünyanın tezi haline geldiği ve kendinin anti-tezini ürettiği döngüsel bir sistemdi. Bu felsefi metot Marksist yelpazenin her rengi için bir ortaklık teşkil eden az sayıdaki özelliklerden biri idi. Bu küçük notun ana amacı olmadığından diyalektik materyalizmin detaylarına girmeyeceğim. Ancak dünyayı okuma ve anlama konusunda 150 yıl boyunca yerküre çapında okuyan ve düşünen pek çok aydın tarafından kabul gören oldukça ciddi bir metot olduğu konusunda şüphe yoktur.

Şimdi 1990’lı yılların başlarına dönelim. Dünya’da Marksizm’in kaleleri birer birer çökmüş, referans olarak gösterilebilecek bir yer kalmamıştır. Hele hele daha birkaç yıl öncesine kadar referans olarak gösterilen modellerin içine girilip bakıldığında gözlemlenen perişanlık bazen en hararetli Marksistleri dahi hayrete düşürmüştür. Bu dönüm noktasında Türk Marksistleri arasında önemli bir tercih sıkıntısı yaşanmıştır. Bir kısım Marksist, küreselleşmeyi diyalektik olarak iyi okuyarak kendilerini liberal kampa en erkenden atmışlar, bir diğer kısım ise onları 1990’lı yıllar boyunca takip etmeye devam etmiştir. Bunlar genel itibarı ile liberal, mütedeyyin ve daha ziyade devletin “elitist” yaklaşımına karşı bir duruş sergilemişler, zaman içinde Türk merkez sağının ve liberal halkalarının içinde yerlerini almışlardır. Bunların bir zamanların hızlı Marksist dokrinerleri veya pratisyenleri olduğunu bugün hatırlayan azdır. Bunu hatırlatan belki de tek iz onların “devlet” ve “kimlik” ile olan kavgalarına, devletin kurum ve temelleri ile olan sorunlarına bir başka veçhede devam etmeleri olmuştur. Bazen bunu açıkça bazen de oldukça örtülü olarak devam ettirmişlerdir. Bu dönemde insan hakları, azınlık hakları, dini haklar, ve diğer hürriyetler bu kavga için önemli araçlar haline getirilmeye çalışılmıştır. Nitekim 1970’li yıllar boyunca Türk sağı ve solunun en azından tabanlarının bir iç savaş ortamında dahi ülkenin kurum ve temellerine, “kimliğine” hürmet ve saygı ile yaklaştıkları unutulmamalıdır. Ancak marjinal Marksistlerin 1970’li yıllarda solu sokamadıkları bir şekle 2000’li yıllarda bir taraftan sağı dönüştürme projesi ile çabaladıkları iddia edilebilir. Çünkü artık istedikleri geniş tabanlı bir sol kalmamıştır.

Ana Marksist çizgiden kopan diğer bir grubu ise aynı diyalektiği sol vatansever ve Türk milliyetçisi taban içinde başka türlü bir kılığa sokma gayreti içinde izlemleyebiliriz. Buradaki ana motif de vatanseverden daha vatansever, milliyetçiden daha milliyetçi ve anti-emperyalist bir oluşum gayreti ile bu iki grubu bir şekilde marjinalize etmek metodu olmuştur. Bu gruplar genel itibarı ile Türk Milliyetçisi siyasi parti ve kamu yararına çalışan kurumların çatısı altında bir destek bulamamışlardır. Bunun sonucunda da hayatlarını Türk milliyetçiliğine adayan yorgun ama mağrur kadroları Türk milliyetçisi genç ve dinamik kadroların gözünde değersizleştirme çabasına girmişlerdir. Ancak bunda da istedikleri başarıyı elde edememişlerdir. Benzer bir biçimde vatansever sol içinde de merkez solun partileri ve kurumları içinde kendilerine yer bulmakta zorlanan bu Marksistler “ulusalcılık” sloganı altında vatan kurtarma ve kendi tarifledikleri bir milli kurtuluş hareketi oluşturma gayretine girmişlerdir. Aslında ne milli kurtuluş savaşının gerçeklerini ne de Türk milletinin bitrmek tükenmek bilmeyen vatan ve millet aşkını doğru okumaktan uzak bu diyalektik materyalizm takiyecileri kitlelerden hiçbir destek alamamalarına istinaen marjinal gruplar olarak kalmışlardır.

İşte belki de bu yüzden Marksizm, diyalektik materyalizme zamanında inanmış, ve daha sonra bir başka metot ile dünyayı görmede zorlanan kadroların, Türk siyasi hayatının her yelpazesinde yer alması ile içimizde yaşamaya devam etmektedir. Ama bu noktada belirtmek gerekir ki, ulusalcılıkla kendilerini marjinalize ederek bugünkü duruma düşürmüş olanlardan ziyade, Türk halkını ve onun teveccühünü kazanmış merkez partilerin içindekiler veya yanındakiler bu noktada daha dikkatli mercek altına alınmalıdır. Vatanperver, milliyetçi, dindar ve hayırsever Türk halkı hiçbir zaman devletinin kurum ve kuruluşları ve kimlikleri ile kavga halinde olmamış ve olanları da tasvib etmemiştir. Eğer birileri bir başka zamanın ve bir başka fikrin rövanşını Türk milletinin siyasi desteğini bambaşka sözlemler ile kazanmış bir gruba aldırmaya çalışıyorsa buradaki oyuna dikkat etmek gerekir. Özgürlükler, azınlıklar, küreselleşme, kimlik konularında ulusalcılar ne kadar Türk milletinin değerlerinden kopmuşlarsa eski Marksist yeni liberal danışmanların yönlendirdiği merkez siyasi hareketlerinde o derece kopma süreci başlamıştır. Çünkü diyalektik materyalizm onlara bunu emretmektedir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü