Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Kimlik Meselesine Medeniyet Ölçeğinde Bir Yaklaşım

00 0000

Alptekin YAVAŞ

Gerede, 4 Haziran 2011

“100.yılında nasıl bir Türk Ocakları istiyoruz?” gündemiyle bir araya geldiğimiz toplantımızda, münhasıran, “kimlik” konusundaki bazı tespitlerimi aktarmak istiyorum.

Yıl 2011 ve hâlâ beş bin yılın Türkleri, yani bizler, “biz kimiz?” konulu sempozyumlar yapıyor, dünyanın bu büyük muamması(!) Türkler hususunda, deyim yerindeyse iman tazelemeye çalışıyoruz. Kendini açıklamakta bu denli zorlanan, dönüp dönüp tariflere girişme ihtiyacı duyan başka kadim millet var mı acaba? Mesela Almanların böylesi bir düşünsel kısır döngüsü var mı?

Kimlik bir bilinç sorunudur. Ancak bunun sadece hissediş gibi kuru bir beyandan ibaret olması beklenemez. Bu bilinci şekillendiren formların olması gerekir.

Büyük Türk Milliyetçisi Remzi Oğuz Arık “Toprak, yalnız diğer topluluklardan almakla değil, tabiatın elinden de zapt etmek ile vatan olur. Yazı güzel sanatlar, anıtlar bu zapt edişi sağlar. Bu toprağa vurulan damgayı da vatanın sahiplerinin haklarına dair verilerden okuruz. Tarihin aksettirdiği emek, zekâ, sanat, zevk ve mihnetler, bir vatanı teşkil eden kitlenin oradan atılmamasını temin eder” der. Gerçekten de kimlik, maddi mirasın hatıralarıyla şekillenir. Bugün hissetme ölçeğinde kimlik tarifleri yapılmaktadır. Kanaatimce, “kendini Türk hissedene Türk denir” şeklinde kimlik tarifi olamaz. Herhalde hiçbir Alman kendini “hissetmek” gibi izafi bir kavramla tarif etmez. Milli kimliğini böylesi gerçeküstü kavramlarla; yani bütüncüllüğünü, büyüklüğünü, aksettirmeyecek duygu yoğunlukları ile açıklamak doğru olmaz. Bunu en iyi kültür mirasımız yansıtabilir. Maddi kültürel miras, toplumsal kimliği, izafilikten ete kemiğe büründürür.

Türk Milliyetçiliğinin hareket noktası kendine özgü kültür dünyasıdır. Kültürün kapsamı, içeriği, sınırları net belirlenemeyince millet kavramı da belirsizleşiyor. Bugün bizim sorgulamamız gereken esas nokta, medeniyetimizi neden zamanın tahribatına, deyim yerindeyse bir başına terk ettiğimizdir. Ana sorunumuz, Türk Kültürünü derinlemesine analiz etmek; ruhunu anlayabilmektir. Bugün Türk Milletini temsil edecek ona gurur verecek, formlar, şekiller yoktur. Yeni deyimle imajlar, toplumsal hafızaya ait şekiller, bazen bir milletin tarihte unutulmamak adına tutunduğu yegâne dal olur. Tarihte, kazandığınız topraklar veya orada ne kadar kaldığınız çoğu zaman gerçek bir maddi mirasla taçlanmadıkça unutulur gider, yerini yeni imajlara bırakır. Örneğin İngiltere’nin Hindistan’daki onca askeri ve ekonomik yetkinlikle beslenmiş varlığı, Türklerin Tac Mahal ile bıraktığı imajı silememiş, unutturamamıştır. Hâlâ Hindistanın bir numaralı imajıdır o anıtsal eser. Kadim medeniyetlerin geçmişe imza atmak, gelecek nesillere kendisinin yetkinliği hususunda bir şeyler aktarmak konusundaki gayretkeşliğinin sebebi de bundandır. Çünkü bu eserler adeta tapu senedi hüviyetindedir. Kadim Grek mimarisinin izleri “akropol, anıtsal kesme taş mimari”, Asya bozkırını hatırlatan “geriye dönük ok atan süvari”, Osmanlı imajının şahikası “büyük selatin camileri”, Selçuklunun hatırası “çift başlı kartal” bunlardan bazılarıdır. Peki, Cumhuriyetimiz nasıl anılacak? Yaşadığımız büyük şehirleri bizler için yaşanası yapan nedir? İstanbul için sorun yok! Onu, yok olmamakta ısrar eden şehir silueti kurtarabiliyor. İzmir deyince bile hâlâ Abdülhamit’in saat kulesi akla gelir. Ya başkentimiz? Ankara deyince ne aklımıza gelecek. Anıtkabir mi? Yunan akropolü bu toplumu hiç heyecanlandırmadı? Bunu da yöneticilerimiz hiç anlamadı. Ata kule mi? O ancak küçük oğlumun aklında geçici bir imaj oluşturabilir. Ankara benim aklımda, sadece annemle babamı yutmuş bir betonarme tarlası resmi teşekkül ettiriyor ne yazık ki…

İngiltere’nin Fransa’nın, hemen hemen her büyük ülkenin toplumuna heyecan veren o ülkenin imajı olabilmiş bir anıtı mevcutken bizim niye yok? Bence bunu yapmaktan değil hayal edememekten kaynaklı bir sorunumuz var. Yoksa çok yetenekli yontucularımız, mimarlarımız var. Ama insanımız esrarını, tılsımını öyle yitirdi ki artık sanatçısı dahi hayal edemiyor, ancak taklit edebiliyor. Halkımız ise geçim meşgalesi sebebiyle tümden estetik zevklerini bir kenara bırakmış. Hayal etmeden, düşünmeden, bizi biz yapan ince zevklerin uzağında öleceği günü bekleyen bir garip topluma dönüşmüş durumda. Basit bir sahanda yumurtayı bile otuz çeşit yapacak kadar rafine zevklere –kelimenin tam anlamıyla medeniyete- sahip bu topluma ne oldu? Bir de şu var; medeni demek şehirli demek, malum. Ama şehirde yaşayıp sadece makarna yapmayı bilen entel kızımızla, köyde tarhanayı on farklı çeşitte yapabilecek, yaptığı halıda, her biri bin yıllık, toplumsal hafızamızdan damıtılmış gelmiş motifleri unutmadan nakşedebilen babaannemden hangisi medeniyet sahibi? Sanata medeniyete yön vermesini beklediğimiz kentte yaşayanların kaçı, bu sanatı kabullenecek toplumun kültürü hakkında fikir sahibi? Ne kadarı tanıyor?

Sadece maddi miras değil, bugün aile tarzımız, yaşayışımız da tarifini yitirmiştir.

Bu millet, 200 yıldır kapitalizmin her gün yeni bir aygıtıyla tanışıyor. Bencillik bunlardan biri. Ötekinin hakkını gasp etme, ferdiyetçilik, çıkarcılık hâkim oldukça, toplum, ortak ideallerle beslenmedikçe Anadolu’da bir milletten söz edilemez. Bu ortak idealler de kapitalizmin aygıtları olamaz. Ferdiyetçilik, bugünkü bölücülük yangınının yanında çok önemsiz bir konu gibi gelebilir sizlere. Ama bu insanı devamlı yücelten, genel ahlaki veya kültürel değerleri bir kenara koyan yeni anlayış, Türk toplumunun hiç de yapısına uymayan onu kendine yabancılaştıran, adeta başka bir millete dönüştüren yani esrarını tılsımını yok eden bir mikroptur. Bugünkü ayrılık belası da, zaten “neden ben değil de biz” şeklindeki ben merkezli mikroptan neşet etmiştir.

Bu topraklarda 1000 yıldır estetiği, ahlaki ölçütleri, terbiyeyi Türkler ölçtü biçti, şekillendirdi. Neredeyse tüm Ortadoğu coğrafyası, Türklerin estetik ve ahlaki değerleri ile bezendi. Dolayısıyla bir Diyarbakırlının da görsel terbiyesini İstanbul’da gezerken gördüğü Süleymaniye Cami etkiledi; kendi evini kerpiçten, alelade yapsa dahi.. Ama bugün, güzelim ahşap hanların yerine gökdelenler yapan veya eski kervansarayının ortasına havuz yapıp, turist yüzdüren; akşamda üzerini camla kapatıp üzerinde yemek yediren veya otopark yapan zihniyeti hangi medeniyet ölçüsüyle açıklayacağız. Başka garabet örnekler verebilirim… Temelinde ateist fikirler barındıran metal müzik icracısı başörtülü kızlarımız, mevlidi çok sesli müzikle yorumlamaya çalışan müzikologlarımız, ahşap cumbalı güzelim sofalı evlerden habersiz, eski Rusya’da fakir işçilerin bir arada yaşadıkları kalabalık apartmanlara benzeyen betonarme sitelerden ev almayı tercih eden zenginimiz, mevlidanları turistik meta haline dönüştürüp kapitalizmin dişleri arasında yok olmaya mahkûm eden kültür politikacılarımız veya bu kübist çizgilere sahip salonda medeniyetimiz hakkında konuşmak gibi…

Türk Medeniyetinin dört büyük evresinden söz edilebilir. İlki Çinlilerle karşılaştığımız ve neticesinde XVIII. yy.a kadar Orta Doğu’nun en önemli bürokratlarının yetiştiği Uygurlar. İkincisi bugünkü İran coğrafyasında Sasani ve Pers medeniyetiyle girdiğimiz medeniyet ilişkisinden doğan Büyük Selçuklular. Üçüncüsü Anadolu’da İslam ve Roma dünyasıyla ilk karşılaşmamızın ve önceki birikimlerimizin neticesi olan Anadolu Selçuklu ve Osmanlı kültürü. Ve son olarak son iki yüzyıldır batıyla olan medeniyet tecrübemiz. Sonuncu ilişkinin askeri ve ekonomik yenilmişliğin de tesiriyle tek taraflı bir gelişim olduğu söylenebilir. Yukarıda zikredilen ve içeriği itibariyle birbirleriyle anlamsız ve tutarsız olguların gündelik yaşantımızın argümanları olarak karşımız çıkışı veya bunları tarif edemeyişimiz, kabullenemememizin sebebi bu tek taraflı ilişkidir.

Medeniyet birlikteliği soy ve nesepten, kuşkusuz daha uzun ve karmaşık sosyal ilişkiler ağıyla teşekkül eder. Bu haliyle gerçek manada toplumsal bir anlaşmadır. Öte yandan, medeniyetin, toplumun tüm kesimlerinin beğenilerini, heyecanlarını, zevklerini tarif edip üst düzeyde temsil etmesi beklenir.

Bu ülkede bin yılda kurduğumuz ülkü birliği ve kıvanç ortaklığının en somut ifadesi içtiğimiz tarhana, çektiğimiz halay, secdeye vardığımız muhteşem kubbeli camilerimiz, utangaçlığımız, efendiliğimiz, samimiyetimiz, bölüşebilmemiz, azı çok yapabilmemiz, yetinebilmemizdi. Bunların her biri veya hepsiydi. Şimdi hepsinden birden vazgeçmek, her şeyi parayla, dünyalıkla, almayla -ama vermemeyle-; betonarme evlerde ana-babaya küs, evlat atasına isyanda, dedeler nineler destanları unutmuş, çirkin sokaklarda bir takım kötü niyetli delikanlılar ve kızlar, tılsımını kaybetmiş, her biri birbirinin hanesine gözünü dikmiş bir tuhaf Anadolu. Bin yılda teşkil edilmiş ne kadar güzellik varsa hepsine birden kastetmiş bir yığın kötü niyetli insan grubu olarak birbirine düşman...

Hâsılı, Selçukluyu Osmanlıyı bu topraklarda hâkim kılıp, içinde onlarca topluluğu gönül rızasıyla -bu kavram bence işin esrarını teşkil ediyor- bir arada tutmayı sağlayan sadece atalarımızın sert yumruğu değildi. Bu belki de son olasılıktı.

Bugünkü medeniyet görüntümüz ne kadar bizi tarif ediyor veya bize benziyor ki, –geçmişte olduğu gibi- başkalarının gönül rızasıyla bu medeniyet dairesi içine girmesini bekleyebilelim? Kanaatimce esas mesele budur. Bu zaviyeden bakınca bugünkü bölünme tehlikesi nasıl da önemsizleşiyor?

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü