Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Medeniyet Değişimleri Nasıl Gerçekleşir? (Mimarlık Tarihi Açısından Bir İzah)

18 Temmuz 2012

Rahmetli Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişmeleri”[1] isimli eserini tamamlamasının üzerinden 50 yıl geçti. Öğrencisi rahmetli Erol Güngör, 1975’te düşünce dünyamıza “Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik”[2] isimli eserini kazandırmadan beş yıl kadar önce bu konudaki çok önemli bir eser olan John.U.Nef’in “Sanayileşmenin Kültür Temelleri”[3]ni çevirmişti. M.Turhan kültür değişmesini serbest ve mecburi diye iki sınıfa ayırırken, serbest kültür değişimleri için Lale Devrinden II.Mahmut’a kadarki safhayı; mecburi kültür değişimine örnek olarak da II.Mahmut devrinden Cumhuriyet’e kadar ki dönemi verir[4]. Bu iki abide araştırmacının da –sosyolojik birçok farklı hususun yanı sıra- esas odaklandığı nokta, batılılaşma kavramı ve batı medeniyetiyle ilişkimizin mahiyetiyle ilgiliydi.

Batılılaşma, üzerine en çok yazı kaleme alınan sosyoloji konularından biridir. Bu konudaki yazılar, Türkiye’nin son üçyüzyılının genel anlamda bir batılılaşma tarihi olduğunu belirtirken, Osmanlının yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun batılı devletlerle doğrudan ilgileri sebebiyle konunun daha çok siyasi-politik yönünü ele alırlar. Bu tür yazılarda, medeniyet ve kültür değişimi sürecini tarif ederken sıklıkla “dayatmacı”, “jakoben”, “tepeden inmeci” gibi tabirlerin kullanıldığı görülür. Bunlar, meselenin nispeten siyasi ve politik yönlerini açıklamak için doğru ve anlamlı tabirler olabilir. Nitekim özellikle son 150 yıllık siyasi hayatımızda, tepeden inmeci veya dayatmacı batılılaşma çabalarını bulmakta çok da zorlanmayız. Ancak medeniyet ve kültür değişimlerini salt politik ve siyasi gelişmelerle açıklamaya çalışmak meselenin evsafını küçültmek olur ki, ne yazık ki bugüne kadar da böyle olmuştur.

Batılılaşma denilen süreçle ilgili genel kanaat bunun tek taraflı bir değişim olduğu yönündedir. Hatta bunu dünyanın kadim iki medeniyeti arasındaki bir sosyolojik ilişki gibi görmek yerine, batı ile bir başka alt kültürün (sub-culture) münasebeti olarak görmek entelektüel camiada adeta genel bir kural haline gelmiştir. Oysaki artık orientalizm -en azından kültür ve sanat araştırmalarının tesiriyle- 19.yüzyılın karanlık günlerinde kalmış, Türk Medeniyetinin, İran, Hint, Çin ve Batı medeniyetleriyle birlikte, dünyanın kadim medeniyetlerinden biri olduğu sosyolojik bir tespit olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla batılılaşma tarifi için öncelikle iki medeniyetinin büyüklüklerinin doğru olarak anlaşılabilmesi gerekir. Bu kültür tarihine ilişkin bir konudur fakat ne yazık ki, politik mülahazalara kurban edilmektedir. Nitekim anlık veya dönemlik politik hedef ve çıkarlar için her biri kütüphaneler dolusu yoruma muhtaç devasa kültür tarihi konularına kolaylıkla izahlar getirilmekte, bunlarda, yeterince derinlikli olmadığı için daha çok meseleye batının hegomanya penceresinden bakan orientalizm söyleminin arasında kaybolmaktadır.

Batılılaşma konusunda bir diğer mesele bu medeniyet ilişkisinin ne zaman başladığı ile ilgilidir. Bu konudaki çalışmaların önemli kısmı, bu ilişkinin başlangıcını Tanzimat Fermanı veya Lale Devrini verir. Mümtaz Turhan bu medeniyet ilişkisini, Türklerin Anadolu’ya girişinden itibaren başlatan nadir araştırmacılardandır. Son araştırmalar batı ile doğunun ilk büyük buluşması diye nitelendirilen ve Büyük İskender’in Asya seferi sonrası ortaya çıkan Baktria devletinde de Türklerin izlerini ortaya koymaya başlasa da, henüz tam olarak netleşememiştir. Ancak şurası açık ki Türkler Anadolu’ya geldiğinde Romalılarla (kadim batı) karşılaştı. 11.yy.dan itibaren Anadolu’yu Türkleştiren, Türkleri de Anadolulaştıran süreç, aslında, Batı ve Türk medeniyetlerinin ilk büyük karşılaşmasıdır. Ancak bunu söylerken her ikisi de karışmamış, arı diğer toplumların tesirinden vareste medeniyetler anlaşılmamalı. Çin bile –ki hâlâ doğduğu coğrafyada varlığını sürdürmektedir- bu karışımı az veya çok yaşamış; değişmiş, dönüşmüştür. Nitekim uzun yıllar Çin’i yöneten Tabgaç Türklerinin tesiri nasıl göz ardı edilebilir? Durum böyle olunca Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştığı Doğu Roma’nın –yani yüzyıldır söylenilen şekliyle Bizans’ın- da Anadolu’yu ellerinden aldıkları yerel kültürlerle; onların da Hitit, Frig gibi daha önceki kültürle karışarak başka niteliklere sahip olduklarını unutmamak lazım.

Aslında bir yön olarak ele alınırsa, Türk Medeniyetinin, başlangıçtan bu yana istikametinin hep batı olduğu görülür. Ama batılılaşma kavramıyla kuşkusuz M.Turhan’ın Lale devrinden; birçok araştırmacının da Tanzimat’tan itibaren başlattıkları devre ifade edilmek istenmektedir. Güngör, sanayi medeniyetiyle birlikte başlayan değişimi batı ülkeleri açısından ifade etmek için modernleşme, III. Dünya ülkeleri için ise “batılaşma” kavramıyla izah edilmeye çalışıldığını belirtir[5]. Gayet açık ki bu kavram, batı medeniyetinin birçok kurumunu doğrudan almaya çalıştığımız ve askeri, iktisadi, ekonomik açılardan yenik olduğumuz yaklaşık olarak medeniyetimizin son 300 yılını ifade eder. Bu kavramın Türk Medeniyetinin münhasıran bir faslını izah için kullanılmak istendiği açıktır. Ancak, önceki zaman diliminin kültürel vasfını, gelişmelerini göz ardı ederek bir medeniyetin özel bir zaman dilimini tarif etmek medeniyet kavramının mahiyeti gereği mümkün değildir. Çünkü medeniyet ve kültür yaratılamaz, fakat geliştirilir. Değişmek, hiç durmadan gelişmek medeniyetin en önemli vasfıdır. Böyle olunca bir medeniyetin özel bir kısmını, öncesi ve sonrasından kopararak izah etmeye çalışmak hatalı olur. Batılılaşma konusunda anlam kargaşasının, neyi alalım? neyi reddedelim? sorularının altında yatan temel sebeplerden biri budur. Yani Batılılaşma denen devreye kadar ki medeniyet vasfımızı bütünüyle bilememek…

Sosyologlar arasında medeniyet ve kültür kavramları hususunda uzun tartışmalar vardır. E.Güngör, kültürün hayatın manevi nizamını, medeniyetin ise maddi kısmını tarif ettiğini söyler[6]. M.Turhan kültürü, bir cemiyetin diğerlerinden kendisini ayırt eden maddi ve manevi kıymetler bütünü, medeniyeti ise, aynı çatı altındaki tüm mefhumların, bilgilerin ve ilimlerin mecmuu olarak tarif ederken, medeniyetin farklı milletler tarafından müşterek bir hayat tarzıyla oluşturulabilen daha uluslararası, kültürleri ise medeniyetin her millette aldığı özel bir şekil olarak görür ve bu yaklaşımıyla Ziya Gökalp ile aynı fikirleri paylaşır[7]. Cemil Meriç de hemen hemen aynı fikirdedir. “Medeniyetlerin doğrudan ve asla değişmeyen milletleri olamaz. Kültürlerin ve milletlerin birleşimi medeniyeti teşkil eder, tıpkı birbirlerine akan farklı ırmaklar gibi…”.

Türk medeniyetinin batılılaşma denen evresinde, modernleşmeyi doğru anlamak ve yorumlamak konusunda yapılan yanlışlıklar uzun yıllardır tartışılmıştır. Örneğin M.Turhan, son yüzyıldaki çabaların bu gelişmenin insanın dışındaki kısımlarını ihtiva etmesi sebebiyle doğru olmadığını belirtirken batı medeniyetinin ana hususiyetleri olan ilim, bunun hayata uyarlaması olan teknik ve insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyet prensiplerinin tam anlamıyla anlaşılması ve uygulanmasıyla esas batılılaşmanın ve modernleşmenin gerçekleşeceğini Japonya gibi örneklerle açıklar[8]. E.Güngör ise batılılaşmayı modernleşme olarak düşünmek gerektiğini ve batı teknolojisi almakla medeniyetimizin tüm vasıflarının batılı medeniyet ölçülerine göre birdenbire değişeceğine dair yanlış bir düşüncenin olduğunu belirtir[9]. Ancak burada batılılaşmanın yanlış anlaşılması konusundan ziyade, bunun oluşum sürecine değinmek istiyoruz. Zira ülkemizde, batılılaşma kavramının hemen ardından “tepeden inmeci, zorlama” gibi yakıştırmalar eklenir. Esas sorgulanması gereken batılılaşma gerçek bir medeniyet dönüşümü mü? Eğer böyleyse medeniyet değişimleri, baskıyla, zorlamayla gerçekleşebilir mi?

Kültür veya medeniyetin en önemli vasfı, birbirini takip eden nesillerin müşterek hazinesi olmalarıdır. Tarihin, anlamamız gereken özel bir hususiyeti olarak, iki kültür birbirine karıştığında, bu karışımdan kültürlerin daha önceki hususiyetlerine benzemeyen yeni bir medeniyet hamulesi meydana gelir. Bu yeni medeniyetin vasıfları, cesameti ölçüsünde birbirine karışan bu iki kültürün özelliklerini taşır. Ancak bu yeni medeniyette hangi kültürün daha baskın olduğu konusu, tarihi süreç içinde anlamını yitirir. Bu yüzden askeri, ekonomik veya toplumsal herhangi bir inkıta, kültür ve medeniyet ölçütlerini birdenbire değiştiremez. Bir kültür/medeniyet değişimi, uzun yıllar sürecek olan toplumsal ve sosyolojik etmenlerin bir araya gelerek doğurduğu sonuçlardır. Medeniyet tarihlerindeki değişimlerin, yüzlerce yıl öteden, kaba tariflerle; daha da önemlisi öncülü vakaların tahlili yapılmadan değerlendirilmesi mümkün değildir. Medeniyetlerin değişimi, daima kendi içyapısı veya mahiyetiyle ilgili bir gelişmenin neticesidir. Komşu medeniyetlerin tesirleri ancak bu içyapıdaki değişimlerle denk düşerse bünyede bir tesir meydana getirebilir. Bu da daha çok medeniyetlerin ilerleme vasfını yitirip durakladığı dönemlerde karşılaştıkları bir gelişmedir. Batılılaşma denen olgu da bir değişim vakası olarak ele alınacaksa bu değişimin sebepleriyle düşünülmelidir. Ancak bu akıl yürütmenin de bir savaş, bir yeniliksever sultan, bir ihtilal gibi anlık veya dönemlik gelişmelerden vareste, daha bütüncül ve elle tutulur gözle görülür somut olgulardan hareketle yapılması gerekir. Peki, geçmişin uzun hikâyesini nasıl okuyabileceğiz? Yazılı belgelerin eksikliğini ve bunların yorumlanmasında da tahrifat gerçekleştirilebilecek olması nedeniyle, bu konudaki en önemli yardımcımız maddi kültür mirasımızdır. Nitekim M.Turhan, Yunan medeniyetini batı için kadim yapan özelliğin, sanat vasfı aracılığıyla bugünün batılısı üzerinde doğurduğu etki olduğunu belirtir[10]. Dolayısıyla medeniyetimizin batılılaşma denen evreden önceki mahiyetini anlamamız için en önemli kaynak sanat ve maddi verilerdir. Burada batılılaşma denen evrenin mahiyetini mimarlık tarihinin verileriyle değerlendirmeye çalışacağız.

Medeniyet değişimleri hazırlık dönemlerindeki gelişmelerin vasfına göre bir seyir izler. Orhun yazıtlarının satır aralarına yansıyan ifadeler arasında vezir Tonyukuk’un Bilge Hanı, yapmaması hususunda uyardığı konu, medeni(şehir)leşme istekleriyle ilgiliydi. Göçebe Türkleri şehirli yapma isteği olarak okunursa bu kültürel değişim çabası bizatihi tepeden inmeci ve zorlama bir uygulamadır. Ancak son araştırmalar Köktürk devletinin bilinenin aksine, çok erken tarihlerde Balasagun gibi son derece gelişmiş kent donatılarına sahip şehirlerde oturduklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla Kağan Bilgenin yarı-göçerlikten tamamen şehirli kültürüne geçme isteği, zaten yıllarca uygulanarak olgunlaşmış toplumca benimsenmiş bir medeniyet değişiminin devletin en tepesi ağzıyla ifade edilmesidir.

Tuğrul Bey Ön Asya denen topraklara hareketli Türkmen boylarıyla birlikte yerleşip Selçuklu devletini kurduğunda yaptığı ilk iş, para bastırma hilat dağıtma, vezir edinmek gibi bu yeni tanıştıkları dünyanın medeniyet vasıflarını benimsemeye çalışmak oldu. O da tıpkı Bilge Kağan gibi en yakınındaki beyleri tarafından değişmekle/dönüşmekle vasıflarını kaybetmekle suçlanmış, aralarında kanlı mücadeleler gerçekleşmiştir. Bu gerçek bir medeniyet değişimiydi. Ama yine de bu değişim bir anda, tepeden aniden gerçekleşmemiştir. Maddi kültürel mirasımızın yeni verilerinden biri, M.Ö. 500‘lü yıllardan beri Türk devletlerinin hanları adına sikke bastırdığını ortaya koymuştur. Bir Türk boyu olan Uygurların XVIII. Yy. kadar Asya’nın en önemli diplomatlarını yetiştirmesi çok dikkat çekici bir başka şehirli kültür göstergesidir. Dolayısıyla Tuğrul Bey kafasındaki medeniyet değişimini –oryantalistlerin bugüne kadar vaaz ettiği gibi- daha önce bunlardan habersiz barbar bir kavme değil, bu gelişmeleri çeşitli boy ve topluluklar altında ve farklı zaman diliminde yaşamış, yani kültürel kodlarında bu gelişmeler mevcut bir topluluk için düşünüyordu.

Bilge Kağan ve Tuğrul Beyin yukarıda zikredilen değişim çabaları tarihi kayıtlara yansıyabilmiş olması ve bu yüzden haberdar olmamız nedeniyle medeniyet dönüşümlerinin başlangıç noktaları olarak düşünülebilir. Ancak bu değişim uygulamalarının çok başarılıyla gerçekleştirilebilmiş olması da gösteriyor ki dönemin mevcut medeniyet kıvamı, bu değişime hazır veya bu değişimi gerçekleştirecek olgunluğa çoktan ulaşmıştı. Bu yüzden Türkler her biri birçok millet ve kültür yutmuş olan Ön Asya ve Anadolu gibi büyük medeniyet havzalarında devrin süper devletlerini kurabilmiş, medeniyetlerini de kesintisiz bir şekilde sürdürebilmişlerdir.

Konunun dışında münhasıran bir parantez olarak belirtmeli ki kültür tarihi bizde bir bilim olarak çok yenidir ve bugüne kadarki bilgilerimiz oryantalistlerin “göçer ve medeniyet kırıcı Türkler” aforizması etrafında şekillenmiştir. Yeni veriler bizim medeniyetimizin özellikleri hakkında daha fazla veri sunacaktır.

Osmanlı anıtsal cami mimarisinin en önemli vasfı merkezi mekândır. Ancak bunun Osmanlı döneminde neşet etmediği; Selçuklu ve Beylikler dönemlerine kadar inen bir hazırlık evresi olduğu uzmanlarının malumudur. Merkezi mekânı vurgulayan ana unsur kubbe kare baldaken alt yapı üzerine oturur. Bu geleneksel ana şema hiç değişmemiştir. Bizim mimari geleneğimizde oval form, ne avlu ne de iç mekânda tercih edilmemiştir. Batılılaşma çabalarının başlangıcı sayılan Lale devri, birçok siyasi politik değişimin yanı sıra mimarlık hafızamızda önemli dönüşümün yaşandığı bir dönemdir. Bunlar içinde 1764 tarihinde tamamlanan İstanbul Laleli Cami, oval formlu avlusu ile mimarlık tarihimizde o güne kadar görülmemiş bir uygulamaya sahiptir. Ondan yüz yıl sonra yapılan Ortaköy Camisinde ise mimarlık geleneğimizde bir başka farklı uygulamayla karşılaşırız. Burada caminin cephe duvarları kubbe kasnağı hizasına kadar yükseltilirken, hünkâr mahfili, içinde kimi zaman elçilerle görüşmelerin yapıldığı özel bir loca olarak, harimle, yani cami iç mekânla biçimsel dengesini kaybetmiştir. Ortaköy Aksaray Atik Valide Camilerinde görüldüğü gibi dönemin yapıları adeta ağır bir makyaja dönüşmüş süsleme unsurları ile klasik cami geleneğimizin artık tümüyle değiştirildiğini ortaya koymaktadır. Ancak şurası garip ki Türk mimarlık tarihinin bu safhasında görülen değişim tümüyle batı etkisiyle olmuyordu. III. Ahmet Çeşmesi gibi Avrupa’dakine benzer ‘meydan çeşmesi’ geleneği uyarlamalarına rastlanırken, özellikle Lale devrinde yaygınlaşan bahçe ve su mimarisine ilişkin yeni düzenlemeler ise Safevi Isfahan etkisi olarak medeniyet sahamıza girmişti.

Peki, bu değişime Osmanlı niçin ihtiyaç duydu? Klasik döneminde, kubbe mimarisinin Romanın Pantheon’u, İran ateşgede ve saraylarıyla yarışabilecek hususiyette örneklerini verebilmiş ve bu haliyle mimari şekillenişin en anıtsal örneklerini üretebilmiş bir mimari gelenek 18.yüzyıldan itibaren batının veya doğunun estetik esintilerini kendi güzellik anlayışına neden tercik etti? Bizce bunun tek cevap durmak, duraklamak, üretememek... Osmanlı anıtsal cami mimarisinin üretimi 16.yüzyılla nihayetlenmiştir. İstanbul Yeni Cami (1663) ve Sultanahmet Camileri (1616), klasik dönemi camilerinin –onların kopyası olmaları sebebiyle- son örnekleri olarak karşımıza çıkarlar. Osmanlının mimarlık üretiminin duraklaması, siyasi başarısızlığı ile paraleldir ve toplumun tüm dengelerini alt-üst eden bu gerileme, sosyal bir olgu olarak sanat alanını da etkilemiş olmalı. Ancak bu estetik zevklerin değişiminin başlıca amili değildir. Nitekim cami mimarisinde yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi bir kötü anlamda bir gelişme yaşanıyorken, Lale devrinde, 18. yüzyılda, minyatür sanatımız Levnî’nin elinde en parlak dönemini yaşıyordu. Bu durum da gösteriyor ki duraklamanın başlıca nedeni, batının Osmanlıyı tüm estetik zevklerinden koparacak kadar derinden etkilemesi, bütünüyle estetik zevklerinden koparması değildi. Ancak 18.yy. Osmanlısı, abidevi sanat ölçülerinde, çağın malzeme, kütle, biçimlenme, plan ve tabii ki güzellik anlayışını, gelenekle harman edecek yeni üretimler gerçekleştirememiştir. 18.yüzyıldaki Osmanlı mimarlık telakkisi, siyasi başarısızlıkların doğurduğu özgüven bunalımı ve bunların giderilmesi hususunda başta ekonomik ve askeri tedbirlerle başlayan batıya benzeme isteği sebebiyle, klasik mimarlığımızı da tüm eski anlayışlar gibi değiştirilmesi gereken bir geri zihniyet olarak telâkki edilmiştir. Bu çağda yaşadığımız bu izale edilmesi gereken geri zihniyet telakkisi bizim geçmişle olan irtibatımızda tamir edilmesi çok güç yaralar açmıştır.

Batılılaşma dönemi sanatı diye isimlendirilen bu evrenin bir hazırlık evresi yoktur. Yuvarlak kemerler, oval biçimli avlular, aşırı süslenmiş camiler estetik aşinalığımızdan uzaktır. Bu yüzden bu formlar, mimarlık hafızamıza yerleşemedi, benimsenmedi. 19.yüzyıldan sonra bir daha bu tipte cami de yapılmadı. Bu durum, 16.yüzyılda bıraktığımız mimarlık geleneğimizle aramızda koskoca 4 asırlık bir boşluk oluşmasına neden oldu. Bu boşluk, “hadi, tekrar klasik camiler yapalım” demekle kapanacak bir mesafe değildir. Zaten bu da ancak taklit olur ki, zaten gayet çirkin taklitleri bugün yapılıyor, anlaşılan daha da yapılacak.

Ancak bizim çağımızın üretimleri -cam, gibi fiberglaslar gibi ve nano teknoloji üretimine mahsus diğer inşaat malzemeleri- kullanarak, bugünün görsel bakışını, gelenekle harmanlayacak yeni estetik değerler üretebilmeliydik… Ancak açık yüreklilikle itiraf etmeliyiz ki, batılılaşmadan sonra kültürel kodlarımıza giren ve göz-estetik zevkimizin bir parçası olan formlar ve biçimler, bugün klasik dönemdekilerden bizlere daha yakın ve bizdenmiş gibi geliyor. Mesela “hayat” denilince kafamızda ev mimarimize ait bir mekân şekli gelişebiliyor mu? Buna karşın “vestibül” çoğumuz için bir şekli ifade eder. Veya “sergen” denilince aklımıza bir futbolcu isminden başka geleneksel konuta ilişkin bir biçim geliyor mu? Tekrarlamak gerekirse geleneksel estetik ve güzellik anlayışımızla aramızda koskoca büyük bir boşluk vardır. Bunun telafisi; üstüne üstlük çağın şekil ve anlam değerleriyle harmanlayarak yeniden estetik dünyamıza kazandırmak, öyle birdenbire olabilecek bir şey değildir.

Bugünün biçim duygusunu, bir an için klasik bir 15.yüzyıl şehriyle değiştirme şansımız olsaydı, o şehrin, o evlerin içinde yaşayanlar bizler olsaydık, aile kavramı zedelenmiş, hayatında bir şiir okumamış, bir kere olsun herhangi bir şey için tefekkür etmemiş, her şeyini paraya tahvil etmiş, sadece ve mütemadiyen parayı düşünen bugünün insanı, acaba kaç gün o güzelim ahşap evlerde otururdu? Evlerinde bir ruhu vardır ve bizim bugünkü anlam duygumuzla o ahşap evlerinki arasında derin uçurumlar vardır.   

Evet, kabul etmeliyiz, bugün bizler betonarme, keskin kübist çizgilere sahip, estetik kaygısı sıfır, az maliyetli evlerde yaşabilecek bir anlam ve biçim duygusuna sahibiz. Geleneksel görsel terbiyemiz artık hatırlayamayacağımız kadar bizden uzakta. Bizler ahşap evlere ancak Safranbolu’da günübirlik gezilerde tahammül edebiliriz! Modern insanımız iki günden fazla o evde yaşayamaz, çünkü bugünün hayat tarzını ahşap evin formuna adapte etmesi gereken mimarlarımız birkaç asırdır başka işlerle meşguldü. Kabul edelim, mevcut medeniyetimizin batılı karakteri son üç yüzyıldır oluşmuş; bu sırada geleneksel şekil duygumuz yok olmuştur.

Medeniyetler ve kültürlerinden içinden beğenmediğiniz öğeleri, kanunla yasayla çıkartamazsınız. Hele hele görsel hafıza gibi yüzyıllar süren ve genetik kodlara işleyen kültürel argümanlar bir anda değişemez. Dolayısıyla batıyla girdiğimiz medeniyet ilişkimizin mevcut kültürümüze yansıyan biçimlerini doğru anlamalıyız. Bunları yeniden bizim anlam ve biçim duygumuzun kazanında yoğurup bize benzeyen formlara dönüştürmeliyiz. Milletimizin bu vasfı olağanüstüdür. Büyük medeniyetler de zaten böyle hayatiyetlerini sürdürürler.

Biz ancak mevcut şekil duygumuza geleneksel bir muhteva katabiliriz. Ama bu günümüzün ihtiyaçlarını karşılayacak formlar ve şekilleri de ihtiva etmesi gerekir. Bu bağlamda “Yeni Bir Medeniyet Tasavvuru” derken neden bahsettiğimizi, meselenin ne denli büyük ve cesametli olduğu göz ardı etmemeliyiz.

[1] M.Turhan, Kültür Değişmeleri, Sosyal Psikoloji Bakımından bir Tetkik, 1000 Temel Eser, Devlet Kitapları, İstanbul 1969.
[2] E.Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötügen Yay., İstanbul 1975.

 

[3] J.U.Nef (Çev.: E.Güngör), Sanayileşmenin Kültür Temelleri, Devlet Kitapları, İstanbul 1970.

 

[4] Turhan, a.g.e., s.187-307.

 

[5] Güngör, a.g.e., s.31.

 

[6] Güngör, a.g.e., s.17.

 

[7] Turhan, a.g.e, s.41, 56.

 

[8] Turhan, Garplılaşmanın Neresindeyiz?, Yağmur Yay., İstanbul 1980, s.47.

 

[9] Güngör, a.g.e, s.25-26.

 

[10] Turhan, a.g.e., s.55

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü