Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Ali Fuat Başgil’den Menderes’e, Nevzat Kösoğlu’ndan Erdoğan’a “Tarihî” Uyarılar

25 Ekim 2015

“O ne mes’ut ülkedir ki, orada salâhiyetleri içinde, ifrat ve hataya düşmeden iktidarını kullanarak milleti idare eden ehil ve mutedil bir hükûmet vardır.”

 

Ali Fuat BAŞGİL

 

Giriş

 

Milletlerin tarihinde, devlet işlerinin iyi gitmediğini düşünen ilim ve ehliyet sahibi kişiler tarafından bizatihi devlet adamlarının uyarılmasına dair nadide örnekler vardır. Bizim tarihimizde bunların en meşhuru, bilindiği gibi Koçi Bey ve muhatabı Sultan IV. Murad’a sunduğu “Risale”sidir. Bu eserin, Osmanlı’nın 16. yy. itibariyle bozuluş sebeplerini öylesine bir vukufla ele aldığı söylenir ki, Hammer onu, Roma’nın yıkılış sebeplerini izah eden Montesquieu’nün “Décadence” eserine denk sayar ve yazarı Koçi Bey’i de “Türk Montesquieu’sü” diye niteler. Ayrıca Sultan IV. Murad’ın, Devlet düzenini yeniden sağlamasında Risale’nin de payı olduğundan bahsedilir. (Ömer Faruk Akün, “Koçi Bey” mad.; TDV. Ansiklopedisi, Cilt: 26, s. 145.)[i] Osmanlı döneminden diğer bir örnek olarak da, 1856 Islahat Fermanıyla devletin kuruluş ilkelerini temelden değiştirip Hıristiyanlara “müsâvât-ı kâmile” (her hususta eşitlik) ve “âzâd-ı tam” (tam serbestlik) tanınması konusunda Âlî Paşa’yı şiddetle uyaran Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşit Paşa kabul edilir. Bazı tarihçiler ve araştırmacılar gidişatın Reşit Paşa’yı haklı çıkardığını, Fermanın uygulanmasıyla Osmanlı’nın “600 yıllık renginin değiştiğini” ve “Müslüman-Hıristiyan kardeşliği” yerine ayrışmaların hızlandığını, ardından da “fiilen parçalanma” sürecinin geldiğini yazarlar. (Kemal Beydilli, “M. Reşit Paşa” mad., TDV. Ansiklopedisi, Cilt: 31, s. 350; Nevzat Kösoğlu, “Tarihe Dikkat”, Türk Dünyasında Yeni Bir Medeniyet Tasarımı, Ötüken Yay. İst. 2013, s. 28 vd.)[ii]

 

Biz misalleri çoğaltmadan, Cumhuriyet döneminden birisi yarım asır öncesi, diğeri çok yakın iki uyarı örneğini ele almak istiyoruz. Birincisi, Cumhuriyet tarihimizin en büyük Anayasa hukukçularından biri sayılan rahmetli Ord. Prof. Ali Fuad Başgil(Çarşamba,1893–İstanbul,1967)’in, Demokrat Partili yılların Başbakanı Adnan Menderes’i uyarısı; diğeri ise yine hukukçu (bir dönem de siyasetçi) olmakla beraber kendini Türk düşüncesine ve tarih araştırmalarına adamış, evvelki yılın Ekim ayında kaybettiğimiz rahmetli Nevzat Kösoğlu(İspir, 1940-Ankara, 2013)’nun, hâlen devam eden AKP’li yılların Başbakanı iken Recep Tayyip Erdoğan’ı uyarısı. Başgil, “hukuk temelli” endişesinde – maalesef – haklı çıkmış, uyarısından bir ay gibi kısa bir zaman sonra “27 Mayıs İhtilâli” diye tarihe geçen meş’um darbeyle Adnan Menderes önce iktidarını, sonra da hayatını kaybetmiştir. Kösoğlu’nun uyarı sebebi ise, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş İlkeleri”ni değiştirmeyi hedeflemek ve ona zemin olarak düşünülen “etnik temelli ayrıştırma süreci” (“buzdolabına konmuş” olmakla beraber) henüz devam etmekte, muhatabı Başbakan Erdoğan bu süreçte iktidarını hâlen pekiştirmiş, hatta Cumhurbaşkanlığı ile de “taçlandırmış” gözükmekte. (Dua edelim ki, Kösoğlu endişesinde haklı çıkmasın!..) Her iki “uyarıcı”nın da ortak yanları, uyarmak istedikleri Başbakanları aslında açıktan ya da zımnen takdir etmiş olmaları, hatta onlara sempati beslemeleri, fakat çok temel birer meselede ülkeyi tehlikeli bir mecraya sürüklediklerinden de emin olmalarıdır

         

İmdi, bu iki uyarının sebep ve gerekçelerini, keza öngördükleri tehlikeleri ayrı ayrı ortaya koymaya çalışalım.

 

Başgil’in Menderes’i Uyarısı

 

Ali Fuad Başgil, 27 Mayıs İhtilâli sonrası kurulan ilk Cumhuriyet Senatosu’na Samsun Senatörü seçildiği halde (Ekim, 1961), Cumhurbaşkanlığına adaylığı engellenince senatörlükten de istifa ederek birkaç ay sonra gönüllü sürgün olarak gittiği İsviçre’de Fransızca bir eser yazar. Türkçesi:  27 Mayıs İhtilâlı ve Sebepleri.[iii] Bu eserde Başgil, önce Cumhuriyet Tarihini özetler, sonra Demokrat Parti’yi doğuran sebepleri ele alır, iktidara gelen DP’nin ülkeyi Ortaçağ görüntüsünden kurtaran hizmetlerini anlatır, daha sonra da onu zayıflatan, giderek gözden düşüren şartlarla birlikte bizzat kendi hatalarını tek tek açıklar. Ona göre, on yıllık süre içinde iktidarın en vahim hataları: Türk Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması (22 Ocak 1953), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin feshedilmesi ve lideri Osman Bölükbaşı’nın hapse atılması (bununla da kalmayıp ili Kırşehir’in ilçeye çevrilmesi), Kıbrıs problemi bahanesiyle İstanbul Beyoğlu’nda çıkarılan 6-7 Eylül olaylarının önlenemeyişi, liberal sistemin tıkanması sonucu mâlî iflasın gelişi, basına karşı sert tedbirler alınması (gazetecilerin işten atılması ve tutuklanmaları), özellikle de sertleşen ve bir kör dövüşüne dönen iktididar-muhalefet mücadelesi, zamanın ana-muhalefet partisi CHP’nin ideri İsmet İnönü’nün siyasî gezilerinde uğradığı hakaretler v.s… Bütün bunların akabinde İnönü, Meclis kürsüsünden DP’lilere karşı sarf edeceği şu sözlerle yaklaşan fırtınayı haber verir: “Sizi o kadar fecî bir akıbet beklemektedir ki, ondan sizleri ben bile kurtaramayacağım.” (Başgil’in dediği gibi, bu sözlerin ne anlama geldiği ve aslında Üniversite ve cuntacı askerlerle işbirliğinin eseri olacak darbeyi îma ettiği, ancak 27 Mayıs sabahı anlaşılacaktır.)

 

Başgil’in, Menderes’in şahsında DP iktidarını uyarısının asıl sebebi, Hükûmetin uygulamaya koyduğu somut bir anayasa ihlâli ve ondan kaynaklanan olaylardır. Önce bu konuyu ele alalım (kitapta s. 118-144 arası):

 

27 Mayıs İhtilâli’ne giden yolda İktidardaki Demokrat Parti, kendisini kuvvet yoluyla devirmeye çalıştığını düşündüğü Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı bir Salâhiyetler Kanunu çıkarır. Bu kanunla geniş yetkilere sahip bir Meclis Tahkikat Komisyonu kurmayı tasarlamıştır. Başgil’in de naklettiğine göre; bu kanun “önce, şüpheli şahısları sorguya çekmek, nihayet bunları yetkili mahkemeye sevk etmek için gerekirse tevkif etmek salâhiyetini haiz bir Tahkikat Komisyonu kurulmasını” öngörüyordu. Bu komisyon, kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldıracak şekilde, bir nevî “Bidayet Mahkemesi” usulleriyle çalışacak ve sorgu hâkimi rolünü de üstlenecekti. Bu sıfatla “herhangi bir hakiki ve hükmî şahsın (şüphesiz buna Siyasi Partiler de dâhil) faaliyetleri ve gelir kaynakları hakkında inceden inceye tahkikat açabilecekti. Nihayet zarurî gördüğü takdirde, Meclis’teki müzakereler hakkındaki mütalâaların gazete ve mecmualarda neşrini yasaklayabilecekti.”

 

Ali Fuat Başgil, söz konusu kanunun henüz taslak halinde Meclis’e sunulması ile birlikte bazı Profesörlerin de tahrikiyle üniversitelerin nasıl karıştığını, hatta yer yer ayaklanmalara dönüştüğünü, İstanbul Üniversitesi bahçesindeki 26 ve 28 Nisan olaylarını, bunun basına yansıyışını ayrıntılarıyla anlatır. Bu olaylarda bizzat şahit olduğu bazı sahneler, üniversite gençliği ile askerlerin de işbirliği olduğu kanaatini onda pekiştirir. Arbede sırasında Turan Emeksiz adlı bir Orman Fakültesi öğrencisinin polis kurşunuyla ölmesinin, diğer bir lise talebesinin de kaza eseri olarak tankın altında ezilmesinin ne büyük infial yarattığını ve İstanbul Üniversitesi’nde başlayan olaylara Ankara Kızılay’da çıkanların da eklenmesiyle bütün bunların ülkede nasıl bir endişe yarattığını dile getirir.

 

Bu süreçten büyük bir endişeye kapılan DP Hükümeti’nin Başbakanı Adnan Menderes, vaktiyle kendisinin hocalığını da yapmış olan Prof. Başgil’i, fikrini almak üzere Ankara’ya davet eder. 30 Nisan akşamı Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Meclis Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Menderes ve bazı Bakanların bulunduğu bir yemeğe katılır. Orada önce Başgil’den İstanbul’daki olayların değerlendirilmesi istenir. Başgil, yeni çıkarılan Salâhiyetler Kanunu’na tepkilerin boyutlarını ve Üniversite’deki olaylara dair kendi izlenimlerini anlatır. Ardından tam bir Anayasa hukukçusu kimliğiyle bu kanun hakkındaki kanaatlerini açıklar. Sıraya koyarak nakledecek olursak:

 

  1. Söz konusu kanunla kurulmuş olan Tahkikat Komisyonu’na verilen yetkilerin;
  2. Gerek basın hakkında tahkikat açılması, gerek çeşitli kişi ve kurumların sorgulanmasının;
  3.  Keza, Meclis’teki müzakerelerin dahi Resmî Gazete dışında basına açıklanma yasağının - aleniyet ilkesi gereğince – mevcut Anayasa’ya aykırılık teşkil edeceğini kesin bir dille ifade eder.

 

Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Celal Bayar sabırsızlanarak Başgil’e hitaben, “Şimdi fiilen vuku bulmuş bir durumun karşısındayız: Tahkikat Komisyonu kurulmuş, Salâhiyetler Kanunu çıkarılmış ve ayaklanmalara sebep olmuştur. Bu vaziyet karşısında ne yapmalıyız? Ve Sayın Profesör bize ne gibi tavsiyelerde bulunabilir?” sorularını sorar. Cevap olarak Başgil, son derece ihtiyatlı davranılmasını, Salâhiyetler Kanunu’nu tatbik etmeyerek Meclis’e geri göndermelerini, gençliğe karşı da çok sert tedbirlere başvurulmamasını tavsiye eder. Cumhurbaşkanı ise Başgil’in bu görüşlerine katılmaz: “Aksine son derece sert davranılmasını ve tahrikçilerin örnek olsun diye cezalandırılması gerektiğini” söyler. Üstelik bu görüşlerini, “suçluları çok sert ve ibret olacak şekilde cezalandırma”, anlamında “tenkil” kelimesini kullanarak açıklar. Başgil, “tenkit” mi demek istiyor acaba diye ifadenin tavzihini isteyince, Bayar kızgınlığını belli edecek şekilde, “tenkit zamanı çoktan geçmiştir, şimdi tahrikçileri tenkil zamanıdır” diye cevap verir. Bir hukukçu olarak Başgil de Cumhurbaşkanı’nın bu fikrine katılmaz. Gerekçeleri:

 

  1. Başgil’e göre Hükümet, “sosyal barış ve sükûnun bekçisi” sıfatıyla emniyet ve huzuru bozanlara karşı yasaklayıcı tedbirler almak hak ve ödevine sahiptir, fakat bunun, yerinde ve zamanında olması gerekir;
  2. 2.     Fakat mevcut durum fevkalâde ağır bir noktaya ulaşmış, hatta huzursuzluğun Orduyu da sarması gibi çok nazik bir mesele ortaya çıkarmıştır”.Üniversite’de en az beş bin kişilik bir kalabalığın “Kahrolsun Hükümet!” diye avaz avaz bağırışına ve böyle bir durum karşısında olayları teskin etmekle görevli askerlerin gençlerle nasıl kucaklaştığı sahnesine şahit olmuştur.

 

Başgil’in nihai kanaati şöyle: “Bana göre bu sahne artık bundan böyle Ordunun Üniversite gençliği ile kader birliği yaptığını gösterir. Ve işin vahim, hem de pek vahim tarafı budur.” (…) “Tekrar ediyorum çok büyük bir ihtiyatla hareket etmek ve şiddet tedbirlerine başvurmadan önce bütün ihtimalleri hesaba katmak lâzımdır.”  İşin tam bu noktasında Menderes söze karışır ve bu çıkmazdan kurtulmak için kendilerine ne tavsiye edeceklerini sorar. Başgil, daha dar bir toplantıda konuyu ele almayı teklif edince Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Menderes, Meclis Başkanı Refik Koraltan, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve kendisinin katılımıyla beşli bir görüşme yapılır. 

 

Yapılan beşli görüşmede Başgil:

 

  1. Olayların önünü almak için kesin bir tedbir olarak Menderes Kabinesi’nin derhal istifa etmesini, olabildiği nispette Muhalefete de birkaç Bakanlık vererek, Meclis’te ılımlı şahsiyetlerden müteşekkil yeni bir Kabine kurulmasını;
  2. Böylece, bir nevi koalisyon yoluyla millî birliğin kurulmuş olacağını, bu Kabine’nin önceki Hükümet’in takip ettiği politikayı bir yana bırakarak tam bir serbestlik içinde kararlar almasını;
  3. Kurulacak Yeni Kabine’nin, Salâhiyetler Kanunu’nu - değişiklik yapılmak üzere - Meclis’e geri göndermesini tavsiye eder; böylece muhalefetin Hükümeti itham etmek için bir bahane bulamayacağını ve siyasi tansiyonun düşeceğini, söyler.

 

Bayar bu teklife şiddetle karşı çıkar ve “Bu şekilde hareket bir zaaf alameti olur ve rakiplerimizi cesaretlendirmekten başka bir netice doğurmaz.” (…) “Bilakis metanetimizi ispat etmek ve doğruca sert tepkiler almak yoluna gitmek lâzımdır” der. Menderes ise, istifaya hazır olduğunu söylemekle beraber bu tedbirin bütün bu karışıklıklara son vereceğinden emin olmadığını dile getirir. Kendi tarihimizde ya da Batı demokrasilerinde böyle bir tedbir örneğinin olup olmadığını sorar. Bu son derece makul soru karşısında Başgil Fransa’dan örnek vererek; 1925 yılında Paris Üniversitesi’ndeki bir devletler Umumî Hukuku Kürsüsü’ne yapılan yersiz bir atamanın bile Üniversite gençliğinde yarattığı ayaklanmayı ve büyüyen olaylar üzerine mevcut Fransız Hükümeti’nin istifa ederek olayların önünü nasıl aldığını nakleder. Bu misalin ülkemiz için de geçerli olabileceği fikrine, “Türkiye şartlarının özelliğine bina’en” hiçbiri katılmaz; hatta Fatin Rüştü Zorlu, Hoca’nın mütalâasını - bir anlamda hafife alarak - “İstanbul Üniversitesi nümayişleri karşısında duyduğu heyecana” yorar. Daha 15 gün önce Başvekilin Eskişehir’de 200.000 kişi tarafından nasıl hararetle karşılandığını, halk tarafından Hükümetin ne kadar sevildiğini karşı görüş olarak ileri sürer. Cumhurbaşkanı Bayar, kendi fikirlerinde kararlı olduğunu söyleyerek toplantıyı bitirir. Hemen ardından, gece yarısı yapılan ve sabahın 03.30’una kadar süren Bakanlar Kurulu toplantısında, “iktidarda kalmaya devam” kararı verilir.

 

Ertesi akşam Başgil ümitsiz bir şekilde İstanbul’a döner. “Yanılmış olmayı temenni etmekten başka” yapılacak fazla bir şey kalmaz. Müteakip günlerde olaylar İstanbul ve Ankara’da ilân edilen sıkıyönetime rağmen, artarak devam eder. Başgil, hâlâ Hükümet üzerinde etkili olacak isimler yoluyla çareler düşünür. İstiklâl Harbi’nin meşhur komutanlarından General Ali Fuat Cebesoy’a da görüşlerini açıklayıp onun da aynı kanaatte olduğunu görür. Beklentisi, Başbakanla görüşüp onu etkileyebileceğidir. Fakat geç kalınmıştır. Ülke 27 Mayıs’a hızla, koşar adımla gitmektedir. 22 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında sessiz bir yürüyüş yapar. Prof. Başgil, “Artık bundan sonra hiçbir kimsenin Demokrat Hükümet’i yıkılmaktan alıkoyamayacağı hissediliyordu” hükmüne varır. Ve 27 Mayıs gecesi darbe gerçekleşir.

 

Kösoğlu’nun Erdoğan’ı Uyarısı:

 

         Nevzat Kösoğlu ise eski Başbakan, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, önce “Açılım süreci”ndeki, sonra da “Barış süreci”ndeki anlayış ve uygulamalarından dolayı sert bir dille uyarmak ihtiyacını hisseder. Böylce Kösoğlu’nun Erdoğan’ı uyarısına dair iki temel yazısı varsa da, biz başlı başına bu konular için yazdığı “Tarihe Dikkat” makalesini ele almak istiyoruz (anılan kitapta s. 25-34).

 

Kösoğlu, okuyucuya hitaben “size bir tarih hatırlatması yapacağım” (…) umarım bu uyarı, Sayın Başbakanımızın kulağına kadar gider” derken, asıl muhatabını da işaret eder. Uyarı cümlesi ise şudur: “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerine dokunulmamalıdır.” (Vurgu Kösoğlu’nun.) Ve devamla bu uyarının tarihî arka planını açıklar: “Her devlet, kuruluşunda devlet hukuku açısından belirli bir anlayış ve ilkeler üzerine bina edilir. Sonraki zamanlarda bu anlayış ve ilkeleri değiştirmeye kalkmak, yeniden devlet kurmaktan zor ve sorunludur. Biz bu deneyi bir kere yaşadık, sonucunu gördük. Eğer devletimizi yönetenler tarihî tecrübeye kör kalırlarsa, milletimizin sağduyusuyla buna imkân vermeyeceğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.”

 

Peki, nedir Kösoğlu’nun üzerine basa basa dikkat çektiği tarihî tecrübemiz? Ondan nakledelim:

 

Kuruluşu itibariyle Osmanlı Devlet hukuku haklar ve yükümlülükler bakımından Müslümanlar-gayrimüslimler ayrımına dayanıyorken,  1856 Islahat Fermanı’yla bu iki kesimi eşit tutulmaya başlanan, yani “Kurucu ilkelerideğiştirilen Devlet, takip eden süreçte adım adım yıkılışa gitmiştir. Bu süreçte Müslüman kesim bu eşitliği asla içine sindirememiş, atalarımızın kanları pahasına kazandığımız bir mukaddes hakkımızı kaybettik, diye yakınmış, matem tutmuştur. Ve Cevdet Paşa’nın yazdığına göre, sonrasında bu fermanın mimarı Sadrazam Âli Paşa’yı Müslüman ahali asla affetmediği gibi, cenazesinde ona helâllik dahi vermemiştir.

 

Cumhuriyetin kuruluş felsefesine gelince; yer yer aşırıya kaçan milliyetçilik söylemine rağmen, Devletin kurucuları Osmanlı’nın yetiştirdiği aydın zümresi, kurumsal çekirdeği de Osmanlı idi. Nitekim Devlet, fiilen Osmanlı anlayışını devam ettiriyordu. “Yani Müslümanlar kurucu unsur olarak tek millet kabul ediliyor, gayrimüslimlere ise azınlık hakları veriliyordu. Bu tek millet 1924 Anayasası ve sonrakilere Türk adıyla girmiştir.” Kuruluş sırasında ve okumuşlar arasında Türk adı - Osmanlı zamanında da olduğu üzere - Müslüman ile eşit sayılmış, halk ise zaten Müslüman kimliğini devam ettirmiştir.

 

Nevzat Kösoğlu, bütün bu tarihî ve sosyolojik alt yapıyı izahtan sonra, günümüzde bazı kavramları (burada kastettiği etnisite kavramını) bilmeden ya da Kürtçülere yardaklık etmek için bilerek yanlış kullananlar bir yana,  “Cumhuriyetin Başbakanı da ayni yanlışı ısrarla vurgulayıp duruyorsa, külâhı önümüze koymak zamanıdır” der. İşte bu bağlamda, “Cumhuriyetin kurucu anlayış ve ilkelerini tahrip eden söylemlere” dokunur. Doğrudan doğruya Erdoğan’a yönelerek, “ Sayın Başbakan’ın her seferinde, Türkler, Kürtler, Çerkezler…. diye başlayan’ konuşmalarına işaret etmeliyiz. Sayın Başbakan, yukarıdan beri Türk adı altında toplandığını söylediğim birliği önce bölüp unsurlarına ayırıyor, ardından biz hep beraberiz deyip yapıştırmaya çalışıyor. Osmanlı da aynen böyle yapmak zorunda kalmıştı; ama İngiliz donanması Boğaz’da ve Saray’ın karşısında idi’ diyor. Bununla sanırım, o dönemin Osmanlı’sının yeterince hür ve bağımsız hareket edecek kabiliyette olmadığını anlatmak istiyor. Bugünkülere de dönüp “yoksa siz de mi o günkü Osmanlı gibi kendinizi yeterince hür ve bağımız hareket edecek kabiliyette görmüyorsunuz?” diye, sormuş oluyor. Bu noktada çok önemli bir-iki cümle ekliyor: “Cumhuriyet eğitimini asimilasyon yapmadı diye suçlayamayız. Ama onun zaaflarına dayanarak kendi varlığımızı da tehlikeye sokamayız. Yaşar Kemal sık sık, ‘ben Kürt kökenli bir Türk romancısıyım’ deyip duruyor; onu anlamak gerekmez mi? Yaşar Kemal elbette Türk’tür; onu etnik bir gruba mal etmeye çalışmak, ırkçılık yapmak olur. (…) Çünkü Yaşar Kemal’in milliyetini mensup olduğu soy değil, yaşadığı ve yarattığı kültür belirlemektedir; hepimizin olduğu gibi.”[iv]

 

Nihayet Nevzat Kösoğlu sadece Erdoğan’ı değil, danışmanlarını da uyarmak ve onların “Başbakan’a şu gerçekleri bir kere daha açıklamalarını ister”:[v]

 

Başbakan’ın hatası, Türk’ü de bir etnisite olarak anlamış olmasıdır, oysa Türk Anadolu’da Türkçe konuşan halkın adıdır; bir etnisite değildir. Bu halk tarihinin hiçbir devresinde bir büyük kültür içinde, kültürel bir ada olarak yaşamamış,  yani etnik bir azınlık olmamıştır. Başbakan’ın çeşitlemesinde adları geçenler de, Türkiye’de farklı bir etnisite değillerdir. Onların adlarını sayınca o insanların sadece soy kökenlerine işaret etmiş oluyorsunuz, bunu yapmakla onları milletimiz içinde adacıklar olarak farklılaştırıp ayırıyorsunuz; imanlarında sarsılma yaratıyorsunuz. Etnisite toplumsal bir kavramdır, rastgele kullanılmaz. Ana kültür içinde, farklı bir soydan gelen ve farklı bir kültürel yapıya sahip olup, kültürel yaratıcılığını devam ettirebilen yapılar ancak etnisite olarak nitelenir. Kösoğlu’nun deyimiyle, Türkiye’deki Kürtler’in, Çerkezler’in, Abhazlar’ın; diliyle, edebiyatıyla, topyekûn kültürüyle millet ana gövdesinin dışında hangi yaratıcılıklarından bahsedilebilinir? Ona göre buradaki kilit unsur,  kültürel yaratıcılığın devam ettiriliyor olmasıdır. Bu ise, o topluluğun belirli bir coğrafyada ve yoğun bir biçimde yaşıyor olmasını gerektirir. Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış olan insanların bir kesiminin soy kökenlerinin farklı olması, onları ayrı bir etnisite yapmaz.

 

Ve Kösoğlu’nun ulaştığı sonuç:

 

Bu Devlet hiçbir zaman ırkçı olmadı, soy kökenlerine göre ayrımlar yapmadı. Kuruluşunu da böyle bir ayırıma dayandırmadı. Avrupa’nın iki yüzlülüğünü görecek kadar uyanık olalım: Onlar kendileri için kültür bütünlüğünü, başkaları için farklılıkları öne çıkarır, bu farklılıklarla yaşama yollarını öğütlerler. Avrupa bu merhemi önce kendi başına sürsün!..[vi]

 

Sonuç Yerine

 

Aslında bu yazıya başlı başına sonuç yazmak istemiyoruz. Hem sözü fazlasıyla uzattığımız hem de yer yer içerisinde yeterince değerlendirmeler yaptığımız için gerek de görmüyoruz. Bu yazıyı okumak zahmetine katlanan herkesin, dünümüze ve bugünümüze bakarak çıkaracağı sonuçlar ve ülkemizin gidişatına dair çıkaracağı dersler, sanrım bizim söyleyeceklerimizden çok daha fazla. Şu kadarını ekleyebiliriz ki, zamanlarının iki değerli ilim ve irfan sahibi, bilge insanı, ayni zamanda sorumluluğunun bilincinde olan bu iki yüce gönüllü insanı akademisyen Ord. Prof. Ali Fuat Başgil ile düşünür Nevzat Kösoğlu, takdir edip sempati duymakla birlikte, ülkelerinin yönetimine dair kaygılarını zamanlarının Başbakan ve Cumhurbaşkanlarına karşı uyarı mahiyetinde - bazen da sert bir dille - duyurmuşlar, onları etkilemek ve ülke hayrına icraatlarını temin için ısrarla kanaatlerini açıklamaktan kaçınmamışlardır. İşin dikkat çeken yanı, her ikisinin de tarihe atıf yapmış olması ve her ikisinin de ülkenin hukuk temelini korumak için çırpınmasıdır. O sebeple bu yazıdan yetkili şahıs ve makamlara tek kelimelik bir UYARI-SONUÇ istenirse eğer; Nevzat Kösoğlu’nun dediği gibi, “tarihî tecrübeye kör kalmasınlar” yeter!..

 

Profesör Başgil’e ve İkinci Vefat Yıl Dönümünde düşünürümüz Kösoğlu’na rahmetler dileğiyle…



[i] Türk Ocakları G. Bşk. Tarihçi Prof. Mehmet Öz, yaptığı bir çalışmada klasik dönem Osmanlısına bakarak bozulmaya karşı çareler arayan, “devlet ve toplumun içine düştüğü ‘kötü’ durumdan nasıl kurtulabileceğine ağırlık veren” - Koçi Bey’inki dâhil - 12 eseri inceler. Öz’ün, Koçi Bey’den nak0lettiği ve “klasik İslâm devlet anlayışını yansıtan bir vecizeyi” biz de analım: “Küfr ile dünya durur,  zulm ile durmaz.”Mehmet Öz, Kanun-ı Kadîmin Peşinde – Osmanlı’da “Çözülme” ve Gelenekçi Yorumcuları, Dergâh Yay. 5. Baskı, İst. 2013, s. 19 ve 80.

[ii] Kösoğlu bu makalesini, ilkin AKP iktidarının 2009 yılı yazında önce “Kürt açılımı”, sonra “Millî birlik ve beraberlik açılımı” dediği süreç içerisinde Türk Yurdu’nda yayımladı (Sayı: 267, Kasım); sonra anılan kitaba koydu. Ki, bu çalışmamızın iki temel kaynağından birisisidir.

[iii] Ali Fuad Başgil, 27 Mayıs İhtilâli ve Sebepleri, Çev: Av. M. Ali Sebük – Av. İ. Hakkı Akın, İst. 1966. Orijinali: La Révolution militaire de 1960 en Turquie (ses origine), Géneve, 1963. İhtilâl döneminde ve sonrasında yazarının, eser yayımlandıktan sonra da hem eserin hem de eserden dolayı yine yazarının başına gelenlerin (ya da getirilenlerin) hikâyesi uzun ve adamakıllı ibretlik. Merak edenler bu eserin 2. Kısmına; ayrıca Mehmet Gökalp’ın Ali Fuad Başgil, Hayatı-Şahsiyeti-Mücadelesi (Santral yay. İst. 1963) ile bizim kaleme aldığımız şu kitaba bakabilirler: Mustafa Kök, İsmail Hakkı Akın Hatıra Kitabı, Dergâh yay.  İst. 2009.

[iv] Kaldı ki, yukarıda DP tarafından 1953 yılında kapatılmış olan Türk Milliyetçiler Derneği, Tüzüğünde “soy”u bile kan ve kafatası, yani “fiziki-antropolojik köken biriliği” olarak değil, “tarihî ve sosyolojik köken birliği” olarak tanımlar. Çünkü tarihî ırkçılık (soyculuk), Batı’ya hastır. Bkz. Mustafa Kök, “Türk Milliyetçiler Derneği’nden Türkiye Milliyetçiler Cemiyeti’ne -I-”, Türk Yurdu dergisi, S: 289, Eylül 2011, s. 141-149.

[v]Milliyetçiliğin her çeşidini ayaklarımın altına alıyorum” dendiğinde, T.T.K. eski başkanlarından bir aziz dostumu arayıp, “ bu nasıl bir söz, Başbakan’ın yanında hiç mi tarih danışmanı yok?” diye sormuştum. Cevabı, “Benim bildiğim kadarıyla maalesef yok!..” olmuştu. Tarihçi yok ise, ciddiye alınacak bir “sosyolog danışman”  bulunduğundan nasıl emin olabiliriz?

[vi] Nevzat Kösoğlu’nun, konu uzadığı için giremediğimiz Başbakan’a yönelik ikinci uyarısı ise, 2012 sonunda ilân edilen sözde “çözüm süreci” üzerine kaygılarının daha da artması üzerine yine Başbakan’a hitaben yazdığı “Hazmedemiyoruz Efendim!”, başlıklı tarizidir. (Önce Türkiye Günlüğü’nde yayımlandı - S. 113, Kış, Ankara, 2013 - sonra da Türk Dünyasında Yeni Bir Medeniyet Tasarımı kitabına alındı - Ötüken Yay. İst. 2013, s. 57-59.) Özellikle bilgece bir üslupla, olan-bitenden fevkalâde üzgün ve samimi bir dille kaleme alınan bu yazının ayrı bir değeri vardır. (Onu belki ayrı bir yazıda ele alabiliriz.) Hem “Tarihe Dikkat” makalesinin, hem de “Hazmedemiyoruz Efendim!” tarizinin, gerek Başbakan, gerekse ilgililer üzerinde ne kadar etki ettiğini bilmiyoruz. Fakat ilginçtir, Nevzat Bey 2012 Aralık’ında konferans için Maraş’a geldiği sırada bu birinci yazı hakkında konuşurken, bazı AKP’li milletvekilleri tarafından 40-50 kadar fotokopisi yapılarak T.B.M.M.’nin AKP grubu içerisinde dağıtılmış olduğunu söyledi. Bunun üzerine bir arkadaşımız gülümseyerek, “demek ki, hepten de ümitsiz olmayalım” gibi bir ifade kullandı.

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü