Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türklüğün Yeni Dünya Nizami “Afavrasya Birliği” Düşencesi

22 Nisan 2012

GİRİŞ:
Kapitalizmin bir üst evresi olan küreselleşmeye geçmeye hazırlanan Emperyal Güçler; Ulus Devletleri “etnik, dini ve mezhepsel ayrılıkları kaşıyıp iç harbe götürerek” parçalamak, milli ve dik bir duruşu olmayan küçük ülkeler oluşturmak ve uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda “sınırları kaldıran, aynı dil ve parayı kullanan“ tek kutuplu yeni bir dünya düzeni kurmak istemektedirler. Çünkü Ulus Devletlerin “bayrak, sınır, resmi dil, para, hukuk, eğitim, sağlık, ticaret, gümrük, kota, vergi vb. ulusal düzenlemeleri, milli-dini ve kültürel değerleri ile hedef ve ülküleri” küreselleşmeye engel olmaktadır. Bu yüzden hedef ülke üzerinde “BM, NATO, AB, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, IMF vb. uluslararası örgütlerle” hâkimiyet kurulmakta, demokrasi yalanlarıyla oluşturulan teslimiyetçi yönetimler ile egemenliği paylaşılmakta, toplum mühendisliği uygulamalarıyla milli refleksleri kırılmakta ve yer altı ve üstü kaynakları sömürülmektedir.
BOP veya Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi ile Ilımlı İslam Projesi; tek kutuplu dünya arayışının, Avrasya ve Ortadoğu’yu terbiye etme ve dönüştürme projesidir. Aralarında Türkiye’nin de olduğu çok sayıda ülkenin sınırlarını değiştirmeyi amaçlayan bu projenin haritaları, Afrika’dan-Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Şimdiden; Kore-Rusya-Yugoslavya-Çekoslovakya-Endonezya, Gürcistan ve Azerbaycan bölünmüş, Lübnan ve Afganistan kan gölüne dönmüş, Güney Afrika-Filistin ve Irak işgal edilmiş, Somali-Vietnam-Küba-Litvanya-Pakistan ve Hindistan karıştırılmış, İran nükleer program bahanesiyle tehdit edilmiş, Libya-Fas-Tunus-Cezayir-Sudan-Moritanya-Mısır-Arabistan-Bahreyn-Ürdün-Umman-Yemen ve Suriye Arap Baharı ile iç harbe sürüklenmiş, 25 yıldır terörle mücadele eden Türkiye bölünmenin eşiğine getirilmiş ve dünya kan ve gözyaşına boğulmuştur.
Asya, Avrupa ve Afrika Kıtalarının kesiştiği önemli bir kavşakta yer alan ve coğrafyasıyla büyük bir jeo-stratejik ve jeo-politik değere sahip bulunan Türkiye konumu itibariyle; Avrupa ve Asya’dan, Ortadoğu ve Afrika’ya kadar uzanan geniş bir bölgeyi kontrol altında tutmakta ve “Kuzey-Güney, Doğu-Batı, İslam-Hıristiyan, Totaliter-Demokratik, Laik-Anti Laik” düşünceler arasında köprü görevi görmektedir. Boğazları kontrol etmesi, kıtalararası yolların kesişim noktasında yer alması, petrol boru hatları geçiş güzergâhında bulunması, bor-toryum-uranyum gibi önemli madenlere sahip olması, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Ortadoğu ile stratejik hammadde kaynaklarına sahip Orta Asya Bölgelerine yakınlığı, üç kıtayla ticaret yapma imkanı, verimli toprakları, genç-dinamik ve eğitimli nüfusu ile tarihi derinliği; önemini daha da artırmaktadır.
Emperyal Güçler, dünya hâkimiyet teorilerinin merkezinde olan bu coğrafyaya, Türkiye gibi güçlü bir ülkenin tek başına hâkim olmasını, yeni dünya düzeni için tehdit olarak görmektedirler. En büyük korkuları da ”Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük devlet kuran” Türk Milleti’nin, eninde sonunda bölgesel aktör olacağı ve Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeni bir oluşuma gideceğidir. Bu yüzden “Şark meselesiyle başlayan, SEVR dayatmasıyla devam eden ve BOP ile şekillenen” planlarında; Türkiye’nin Güneydoğusu ve Irak’ın Kuzeyi ile Suriye ve İran topraklarının bir kısmında “Kürdistan” Doğu Anadolu’da “Büyük Ermenistan” Ege ile Marmara’da “Büyük Yunanistan” İstanbul’un göbeğinde “Patrikhane” Nil ile Fırat-Dicle Nehirleri arasındaki sözde vaat edilmiş topraklarda “Büyük İsrail” kurmak, Türk Dünyası ve İslam Alemi ile bağımızı kesmek ve bizi iyice zayıflatarak Orta Asya’ya geri göndermek istemektedirler.
İslam Alemini de Sünni-Şii olarak ayrıştırmaya ve çatıştırmaya çalışan Siyonist-Haçlı İttifak; Türkiye’yi Sünni İslam’ın Liderliğine iterek, önce Suriye üzerinde kullanmak, sonra Şii İslam’ın Lideri gibi gözüken İran ile savaştırmak ve Müslüman-Türk Milleti’ni geri dönüşü olmayan tehlikeli bir oyuna çekmek istemektedir. Sünni Hilali ile Şii Hilali’nin karşı karşıya gelmesi İslam Alemi için çok tehlikelidir, bölgede hiçbir ülkeye fayda getirmez, tüm ulusları iç harbe sürükler, Müslüman kanı akmasına sebep olur ve sadece Küresel Güçlerin ekmeğine yağ sürer.
Türkiye’nin başta ABD olmak üzere Batılı Ülkelerin baskısı ile “NATO 2010 Lizbon Zirvesinde bir kez daha Batının İleri Gözcü Karakolu görevini kabul etmesi, Afganistan-Lübnan ve Filistin’e Barış Gücü göndermesi, Irak müdahalesinde İncirlik Üssünü kullandırması, Libya Harekâtına müdahil olması, sert açıklama ve müeyyideler ile Suriye’nin üstüne gitmesi, Malatya-Kürecik Beldesine NATO’nun füze erken uyarı sistemini kurması ve Arap Baharı ile başlayan isyanlardan sonra ABD-İngiltere-AB ve İsrail ile aynı cephede yer alması” hem İran ve Suriye gibi komşu ülkelerle ilişkileri germiş, hem de Çin ve Rusya’nın kurduğu Şanghay İşbirliği Örgütü ile bizi karşı karşıya getirmiştir.
İstiklal Harbinden sonra Yurtta sulh, dünyada sulh diyen ve komşularla sıfır sorun politikası güden Türkiye’nin “bünyesinde de yayılma tehlikesi olan etnik ve mezhepsel çatışmaları durdurarak uzlaşma sağlamak ve işbirliği ile dayanışmayı arttırarak bölgesinde istikrar ve barış alanı yaratmak yerine” Batı ve NATO eksenine iyice kayması, Türk Milleti’nin menfaatine değildir. Türk dış politikasındaki bu hızlı değişim; Türkiye’nin güvenirliğine ve bağımsız bir güç olduğu imajına da büyük zarar vermiştir. Türkiye “tarih bir tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi” sözlerinden ders almamış, muhtemel bir 3. Dünya Harbinde safını çok erken belli ederek husumeti üzerine çekmiş ve iki gemi yüzünden 1. Dünya Harbine giren Osmanlı gibi, iki radar yüzünden savaşın eşiğine gelmiştir.
Ancak Tanzimat’la başlayan ve 172 yıldır süren Batılılaşma macerası “doğu ile batı arasında sıkışıp kalan ve kültürel değişime uğrayarak kimlik bunalımına giren” Türk Milleti’ni şaşı yaparak tüm bu gerçekleri göremez hale getirmiştir. Fikir dünyamız “Türk-Kürt, Alevi-Sünni, İlerici-Gerici, Laik-Anti Laik vb.” tartışmalarla o kadar meşguldür ki; devletin bekası ile milletin menfaatleri tamamen unutulmuştur. İçinde bulunduğumuz vahim durum “Sevr’e boyun eğen, Mondros’u imzalayan Osmanlı Devleti’nin içine girdiği sarmalın” tam bir benzeridir. AB dayatmalarıyla çıkartılan kanunlar, NATO baskısı ile kurulan üsler ve küresel güçlere verilen tavizler; ülkemizi neredeyse müstemlekeye çevirmiştir. Batılı Devletler tarafından önümüze “Kıbrıs Sorunu, Güneydoğu Meselesi, Ermeni Soykırımı, Patrikhanenin Ekümenikliği, Ruhban Okulu ve Azınlık Vakıfları” gibi tarihi meseleler aynı anda konulmakta ve Türk Milleti’nden adeta Anadolu’daki 1000 yıllık egemenliğini savaşmadan devretmesi istenmektedir.
Türkiye’nin iç ve dış meselelerinin her geçen gün arttığı, Arap Baharı ile bölgemizdeki tüm etnik-dini ve mezhepsel ayrılıkların kaşındığı ve etrafımızın yangın yerine döndüğü bu kaotik ortamda; Türk Milleti’nin, Milliyetçi-Ülkücü Camianın ve Aydınların üzerine düşen görev, dünden daha zordur. Türk Milleti’nin her ferdi “ayrılıkta azap, birlikte rahmet" olduğunu görmeli, dün Milli Mücadele için bir araya gelen “Milliyetçi-Muhafazakar-Ulusalcı, Türk-Kürt, Alevi-Sünni vb.” tüm taraflar yine “Kuvay-ı Milliye” anlayışı içinde bir araya gelmeli ve birlik-bütünlük içinde hareket etmelidir.
Yeni bir bin yılın başladığı ve küresel güçlerin haritaları değiştirmek istediği bu süreçte Türkiye; kendisine güvenmeli, milli ve dik bir duruş göstermeli, Emperyal Güçlerin Model Ülkesi değil bölgesinde Lider Ülke olmak için çalışmalı, iç meseleler ve kısır siyasi çekişmelerle boğuşarak zaman kaybetmek yerine yönünü dışarıya çevirmeli ve savunma üzerine kurulu pasif dış politika anlayışından vazgeçerek ciddi-onurlu ve aktif bir dış politika izlemelidir. T.C. Devleti’nin kırmızı çizgileri ile Müslüman-Türk Milleti’nin hükümranlık hakları korunmalı, SEVR’e geçit verilerek bağımsızlığımızın teminatı olan LOZAN delinmemeli ve PKK Terör Örgütü ile Küresel Güçlere taviz verilmemelidir. Türk Milleti alternatifsiz bırakılmamalı, AB tuzağı ile NATO sarmalı ve ABD-İngiltere-İsrail kıskacından kurtarılmalı ve önüne yeni hedefler konularak “Viyana önlerindeki bozgundan sonra” içine girdiği kimlik bunalımından çıkartılmalıdır.

AFAVRASYA BİRLİĞİ:
Müslüman-Türk Milleti; Türk Dünyası, İslam Alemi, Batı Dünyası ve Asya ile entegre olmayı savunan dört büyük siyasi harekete bölünmüş ve hala nerede duracağına net bir şekilde karar verememiştir. En iyi yolun ABD-İngiltere-İsrail’le stratejik ittifak olduğunu düşünenler, AB’nde inat edenler, Rusya tarafından geliştirilen Avrasya İttifakına veya Çin tarafından öngörülen Şanghay İşbirliğine katılmaktan başka çözüm olmadığını söyleyenler, İslam Birliği kurmayı öngörenler ve Türk Dünyası Hedefinden vazgeçmeyenler vardır. Yani kafamız bir hayli karışıktır. Elbette Türkiye alternatifsiz bırakılmamalıdır. Ancak Batı Dünyası’nın alternatifi kesinlikle; Rusya’nın öngördüğü AVRASYA İttifakı veya Çin’in başını çektiği ŞANGHAY İşbirliği olmamalıdır.
ABD, İngiltere ve İsrail’in stratejik işbirliğiyle oluşturulan ve aslında Batı Dünyasının tamamını kapsayan, adına küreselleşme-globalleşme denilen “yeni bir dünya düzeni” öngören “Siyonist-Haçlı İttifak” zaten dünyada yaratılan kaos, akan kan, dökülen gözyaşı ve ahlaki kirlenmenin de sorumlusudur. Çeşitli çevrelerce hedeflerinin; insanlığı üç semavi dini de dışlayan ve adına “Bilgi Dini” denilen yeni bir oluşuma götürmek, daha sonra da dünyayı tek dille konuşan, aynı parayı kullanan ve başkenti Kudüs olan “Faşist bir Dünya Krallığı” ile yönetmek olduğu söylenmektedir. Yeni dinin mabedinin altıgen şeklinde olacağı ve Golan Tepelerinde inşa edileceği de belirtilmektedir. Bu elleri kanlı Siyonist-Haçlı İttifakının en üstünde olduğu söylenilen “İlluminati Örgütlenmesinin” dünyaya şeytanın nizamını getirmeye çalıştığını düşünenler de vardır. Dolayısıyla tarih boyu zalimin yanında yer almayan Türk Milleti “1071’den beri kurduğu devletleri bölüp-parçalamaya uğraşan” bu karanlık ittifakın içinde asla yer almamalıdır.
AB de aslında; ABD, İngiltere ve İsrail tarafından geliştirilen Yeni Dünya Düzeninin bir parçasıdır ve ayrı bir ittifak olarak değerlendirmek çok yanlış olur. Kendi içlerinde zaman zaman çelişen Batılı Ülkeler uluslararası konjonktürde birlikte hareket etmekte ve “Ermeni Meselemiz, KKTC Davamız, Bölücü Terörle Mücadelemiz vb.” bizim için hayati önemi haiz konularda her zaman bizim karşımızda olmaktadırlar. Çünkü Haçlı Seferleri; Türklerin Anadolu’ya gelişinden sonra Papalık tarafından ortaya atılan Birleşik Avrupa fikriyle başlamış, Kudüs ve Doğu-Roma Topraklarını Müslümanlardan kurtarmayı hedeflemiştir. Yani AB bize karşı yapılan Haçlı Seferlerinin külleri üzerinde doğmuştur. Bu yüzden de Cemil Meriç’in dediği gibi "Bütün Kuran’ları yaksak, Bütün Camileri kapatsak, Avrupa’nın gözünde Osmanlıyız ve bizi topluluklarına asla almazlar.”
AB Ülkeleriyle doku uyuşmazlığımızda da vardır. Batı Medeniyeti; Helen Kültürü, Roma Medeniyeti ve Hıristiyanlık İnancı üzerine inşa edilmiş ve Fransız İhtilalıyla şekillenmiştir. Bizim kurduğumuz Türk-İslam Medeniyeti ise; Türk Kültürü, Asya Kültürü ve İslam İnancı üzerine inşa edilmiş ve Hasan El Basri, İmam-ı Azam Ebu Hanefi, İmam Maturidi, Hoca Ahmet Yesevi, Mevlana Celalettin Rumi, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayram Veli, Yunus Emre, Farabi, İbn-i Sina, İmam Gazali ve Şeyh Edibalilerin geliştirdiği “nakli ve aklı birlikte değerlendiren” tasavvuf inancıyla şekillenmiştir. Batı kültürü ben merkezli ve materyalist, Türk Kültürü ise biz merkezli ve insanidir. Dolayısıyla Büyük Türk Milleti’nin “bizi asırlardır yok etmeye çalışan” Batılı Ülkeler ile ittifakı neredeyse imkansızdır.
Avrusya da denilen Avrasya İttifakı ise; Rusya’nın kendi menfaatleri doğrultusunda hazırlayarak önümüze koyduğu bir organizasyondur. Türkiye üzerinde oynanan oyunların baş mimarlarından biri olan, Komünist-Ateist İdeolojiyle kardeşi kardeşe kırdıran, Türk Dünyası’na asırlarca çile çektiren ve hala bünyesinde bir çok Türk Topluluğu’nu esaret altında bulunduran bu ülkeyle de ortaklık düşünmek yanlış olacaktır. Doğu Türkistan Türkleri ise hala “Şanghay İşbirliği Örgütü’nün başını çeken” Çin’in sınırları içinde esaret altında yaşamaktadır. Zaten ŞANGHAY İşbirliği ile AVRASYA İttifakı aynı zeminde faaliyet göstermekte ve kısmen de olsa birlikte hareket etmektedirler. Ancak küresel güçlerin meydanı boş bularak yarattıkları kaosu durdurmak için de, ciddi uluslararası organizasyonlara ihtiyaç vardır. Dolayısıyla Amerika’nın tek kutuplu dünya hevesine son vermek için oluşturulan bu ittifaklar şimdilik dünyanın yararınadır. Zaten temellerini bizim attığımız “Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi” Türkiye’nin bu zeminde işbirliği yapmak istediğini göstermektedir. Ancak Türkiye “Rusya ve Çin’in başını çektiği” Asya İttifaklarına da ihtiyatla yaklaşmalı ve yangından kaçarken doluya tutulmamalıdır.
İslam Birliği ise şimdilik hayaldir. Bu davanın peşinden giden Milli Görüşçüler kendilerini her defasında Amerika-İngiltere-İsrail ve AB’nin kucağında bulmuşlardır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca batılılar tarafından bölgede yaklaşık 40 Ad. Suni Devlet “sınırları cetvelle çizilerek” kurulmuştur. Arap Baharı ile karıştırılan bu ülkelerin neredeyse tamamı hala batı dünyasının kontrolü altındadır ve kısa vadede müstakil hareket etme ve bizimle ciddi ortaklıklar kurma güçleri yoktur. Orta ve uzun vadede “asırlarca bizim hükümranlığımızda kalan ve doğal hinterlandımıza giren” bu ülkeler ile çeşitli oluşumlar düşünülmelidir. Türkiye zaten şimdilik fazla etkinliği olmayan “İslam Konferansı Örgütünün” kurucu üyesidir ve faaliyetlerine aktif olarak katılmaktadır. İslam Ülkeleriyle ayrıca “D-8” gibi temellerini bizim attığımız ciddi ve ilerde çok faydalı olabilecek organizasyonlar içine de girilmiştir. Ancak din kardeşimiz olmalarına rağmen “1. Cihan Harbinde Padişahın cihat çağrısına uymayarak İngiliz ve Fransızlarla işbirliği içine giren ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına katkıda bulunan” İslam Ülkelerine de şimdilik ihtiyatla yaklaşmalı ve iyice güçlenmeden sırtımızı onlara dayamamalıyız.
Sonuç itibariyle Türkiye Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış ve yaşadığı “kimlik bunalımı” nedeniyle bazı siyaset bilimcileri tarafından "bölünmüş ülke" olarak tanımlanmıştır. Türkiye’nin; Mekke’yi reddettiği, Brüksel tarafından da reddedildiği söylenmektedir. Müslüman-Türk Milleti alternatifsiz bırakılmamalı ve önüne mutlaka yeni hedefler konulmalıdır. Türk Kültürünün önemli simalarından İsmail Gaspıralı “Bütün Türkler dilde, işte ve kültürde birlik olmalıdır” özdeyişiyle bize hedefi göstermiştir. Türkiye’nin kuruluş felsefesinin mimarlarından Ziya GÖKALP ise hedefi “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan; Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; TURAN” olarak özetlemiş ve “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” için uğraşın demiştir.
T.C. Devleti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk “Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı! Demek hiçbir şey sürekli değildir. Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az şey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar. Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Bugün biz bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli… Tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lâzım… Bunları kim yapacak? Elbette biz! Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor… Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz… Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz, ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konarak yapılmaz, bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.” sözleriyle bize hedefi göstermiş ve ufkumuzu açmıştır.
Türkiye Alparslan TÜRKEŞİN ömrünü verdiği “Türk-İslam Ülküsünü” hayata geçirmelidir. Tarihimizi iyi okumak, Ecdadımızı doğru anlamak, “Kızıl Elma Ülküsünü” öğrenmek, Akıncıların-Alperenlerin neden “Nizam-ı Alem Hedefi” için savaştıklarını bilmek, kültürel köklerimize inmek ve asırlardan beri süzüle-süzüle bize kadar gelen “Turan Mefkuresi” peşinden gitmekten başka çaremiz yoktur. Türk Milleti için en iyi yol Taşkent’tir. Tüm gücümüzle bu fikir etrafında yoğunlaşmalı, daha fazla vakit geçirmeden Türk Dünyası Ateşini yakmalı ve 21. Asrın Türk Asrı olması için gayret birliği içinde çalışmalıyız.
Büyük Önder Atatürk’ün “Ben her şeyden önce Türk Milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecektir” sözleri Türk Milleti’ne her zaman yol göstermeli ve T.C.Devleti Türk Dünyası hedefinden asla vazgeçmemelidir.
Dünyanın “AB, NAFTA, BDT, Avrasya İttifakı, Şanghay İşbirliği, Pasifik Ekonomik Topluluğu, Latin Birliği, Arap Birliği, Afrika Birliği vb.” oluşumlar ile bloklaştığı bu yüzyılda, bağlantısız kalarak uluslararası arenada yalnızlığa mahkûm edilmek ve tarih sahnesinden silinmek istemiyorsak; Emperyal Güçlerin tüm hesaplarını en iyi bizim bildiğimiz Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu ve Orta Asya Coğrafyası üzerinde yaptığını görmeli, bölgemizde oyun kurucu olmalı, tanzim edici büyük ülke rolümüze geri dönmeli ve üzerinde yaşadığımız coğrafyada Türk-İslam Medeniyetini yeniden yeşertmeliyiz. Pergeli “Washington, Brüksel, Moskova, Pekin gibi” kendi yörüngeleri olan ve bizi kullanmaya çalışan merkezlere değil, Başkent Ankara’ya batırılmalı ve kendi yörüngemizi çizmeliyiz.
Stratejimizi kısa vadede “Anadolu’nun savunması Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’dan geçer” mantığı üzerine oturtmalı, komşularımızla “Balkan Antantı ve Sadabad Paktı gibi” ittifaklar kurmalı ve etrafımızda güvenli bir çember oluşturmalıyız. Misak-i Milli Sınırlarını hayata geçirmeli, KKTC ve Irak’ın Kuzeyi (Musul, Kerkük, Erbil ve Telafer) ile sınırımıza çok yakın Ege Adalarını bünyemize katmalı, Yunanistan’la yıllardır süren Kıta Sahanlığı ve FIR Hattı meselelerini lehimize sonuçlandırmalı, Karabağ sorununun çözmeli, Lâçin Koridorunu açmalı, Tek Millet-İki Devlet olarak gördüğümüz Azerbaycan ile birleşmeli ve Türk Dünyası ile kucaklaşmalıyız. Orta vadede Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’yı kapsayan bölgelerde “Türk Ortak Pazarı” kurmalı ve Türk Dünyası’nı şekillendirmeliyiz. Uzun vadede; Selçuklu ve Osmanlı’nın izinden gitmeli, hinterlandımıza giren büyük bir coğrafyada Türk Dünyası ve İslam Âlemi ile Diğer Mazlum Milletleri bir araya getirmeli ve Nizam-ı Âleme kadar ufkumuzu açık tutmalıyız. Hedefimiz “Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu da ki Akrabalarımız ve Orta Asya’da ki Soydaşlarımızla birleşerek” büyümek olmalı, emperyal güçler istiyor diye küçülme ve bölünmeyi asla düşünmemeliyiz.
Türklüğün Yeni Dünya Nizamı ile ilgili yol haritamızı “şanlı tarihimiz, kültürel köklerimiz, dini inancımız, tasavvufi derinliğimiz, Türk-İslam Medeniyetimiz, Atalarımızın kurduğu Büyük Devletler, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının hükümranlık sahaları, Türkiye’nin işbirliği içinde olduğu ülkeler, Türkçenin kullanıldığı bölgeler, Ural-Altay Dil Ailesinin konuşulduğu yerler” belirlemelidir. Kurulacak yapı; milli-dini ve insani açılardan ele alınmalı, Asya-Avrupa ve Afrika Kıtalarının Dost-Akraba ve Soydaş Ülkelerinden oluşmalı ve “AFAVRASYA BİRLİĞİ” olarak düşünülmelidir.
Şimdiye kadar kurduğumuz veya dâhil olduğumuz ve bir kısmı da halen devam etmekte olan çeşitli organizasyonlardan, öngörülen bu oluşum için faydalanılmalıdır.

BALKAN ANTANTI: 1934’de Atatürk Türkiye’sinin öncülüğünde; Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’dan oluşan blok.

SADABAD PAKTI: 1937’de Atatürk Türkiye’sinin öncülüğünde; İran, Irak ve Afganistan’dan oluşan blok.

CENTO: Soğuk Savaş döneminin Central Treaty Organisation (Merkezi Antlaşma Örgütü). Atatürk’ün Ortadoğu kurgusunu İngiltere aynen sürdürdü ve Türkiye, İran, Pakistan’la birlikte Londra’da 4’lü bir yapı kurdu. Başlangıçtaki adı Bağdat Paktı idi.

RCD (Regional Cooperation for Development, Bölgesel Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü): 1964’te CENTO üyesi Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kuruldu ve 1979’a dek sürdü. Diğer adı İstanbul Paktı. CENTO’nun ekonomik devamıydı, 1985’te adı ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) oldu.

ECO (EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI–EİT): Kurucuları; Türkiye, İran ve Pakistan. SSCB dağılınca; Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Afganistan da birliğe dâhil oldu. Türk–Fars ortaklığını (Selçuklu) yansıtmaktadır.

BAĞLANTISIZLAR HAREKETİ: Yugoslavya (Tito), Hindistan (Nehru) ve Mısır (Nasır) öncülüğünde 1955’te kuruldu. Daha sonra Türkiye de dâhil oldu. 1979’da Küba’nın başkenti Havana’da Bağlantısızlar Hareketi adını aldı ve alternatif bir oluşum haline geldi. Halen Dünya nüfusunun % 55’i ve Dünya ülkelerinin % 60’ı (120 ülke, Türkiye hariç) bu harekete üyedir.

İKÖ (İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ): 1969’da Fas’ın başkenti Rabat’ta kuruldu. Türkiye kurucu 25 ülkeden biridir.

KEİB (KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ BÖLGESİ): 1992’de Türkiye’nin öncülüğüyle kuruldu. Turgut ÖZAL’ın hatırası. Türkiye, Ukrayna, Rusya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Moldova, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Arnavutluk’tan müteşekkil. Sonradan Sırbistan da eklendi. ABD ve bir kısım AB ülkeleri de gözlemci.

D–8 (DEVELOPİNG EİGHT–GELİŞMEKTE OLAN 8 ÜLKE): 1997’de Necmettin Erbakan ile Tansu Çiller Koalisyonunda, Türkiye’nin öncülüğüyle kuruldu. Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya’nın oluşturduğu 8’li blok.

TDK (TÜRK DÜNYASI KURULTAYI): 1993’de Türkiye’nin öncülüğüyle kuruldu. Alparslan Türkeş’in hoş bir hatırası. Tam adı; Türk devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı. Hayata geçirmek için TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) ile TÜDEV (Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı) kuruldu. Organizasyona Tüm Türk Devlet ve Toplulukları üyedir.

Kısa, orta ve uzun vadede AFAVRASYA Birliğine üç kıtadan aşağıda belirtilen Dost-Akraba ve Soydaş Ülkelerin katılabileceği değerlendirilmelidir.
Asya’dan: Uzak Doğudan; Japonya, Malezya, Endonezya, Bangladeş, Singapur, Kore, Orta Doğudan; İran, Pakistan, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin, Orta Asya’dan; Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Moğolistan, Gürcistan, Abhazya, Osetya, Rusya Federasyonundan; Çeçenistan-Dağıstan-Kabartay-Karaçay-Tataristan-Başkurdistan-Yakut ve Tuva Özerk Cumhuriyetleri, Çin’den; Doğu Türkistan Özerk Bölgesi,
Avrupa’dan: Romanya, Macaristan, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova,
Afrika’dan: Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Nijerya.
Üye ülkelerin refah ve huzurunu artırmayı hedefleyecek AFAVRASYA Birliği; hiçbir devlet-millet ve ittifaka karşı düşmanca bir tavır içine girmemeli, doğu ile batı arasındaki kavgayı dindirmeye çalışmalı, cihana barış-adalet ve kardeşlik getirmeli, BM nezdinde yapacağı faaliyetler ile insanlığa katkı sağlamalı ve “Atalarımızın oluşturduğu Türk İslam Medeniyeti gibi” dünyaya örnek olmalıdır.
Güçlü bir ordusu olan Türkiye “kuvvetli bir ekonomiye de sahip olursa” kutup yıldızı gibi parlayacak ve bizden hareket bekleyen Türk Dünyası, İslam Âlemi ve Diğer Mazlum Milletlere yön gösterecektir. Tek kutuplu dünyanın yarattığı sıkıntılara alternatif olarak düşünülen AFAVRASYA Birliği “Cenab-ı ALLAH’ın da izniyle” cazibe merkezi olacak, devletleri hızla kendisine doğru çekecek, milletleri kaynaştıracak ve gerek ülkemizde, gerekse bölgemizde akan kan ve gözyaşını dindirerek; içinde yaşadığımız dünyaya derin bir nefes aldıracaktır.

SONUÇ:
Campenella "Güneş Ülke'yi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir ve vicdan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke, Türkler sayesinde yarın neden vücut bulmasın?" diyerek, aslında bizi bizden daha iyi anlatmaktadır. Japonlar da bir atasözlerinde “Türkler her zaman bir süper güçtür, bunu Türkler hariç herkes bilir.” diyecek kadar bize güvenmektedir.
Attila ile Roma İmparatorluğunu, Fatihle Bizans İmparatorluğunu bozguna uğratan, sayısız Haçlı Seferlerine yiğitçe göğüs geren, üç kıtada at koşturarak Akdeniz’i Türk Gölü haline getiren ve yönettiği büyük coğrafyada insanlara refah-huzur ve adalet götüren Büyük Türk Milleti; 7000 yıllık bilinen dünya tarihinde ayakta kalmayı başarmış, adını altın harflerle kitaplara yazdırmış, sayısız devletler kurmuş, cihana hükmetmiş, mazisi şan ve şerefle dolu, onurlu ve necip bir millettir. Teşkilatçılık ve Savaşçılık gibi iki temel karakteristiği olan Türk Milleti’nin “daha önce yaptığı gibi şimdi de” tüm bunları başarma gücü vardır. Ancak Atatürk’ün “Efendiler; Necip Türk Milleti’ne ve nesl-i atiye tavsiyem şudur ki, sinesinde yetiştirerek başına geçireceği kişilerin kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyeyi tahlil etmekten bir an feragat etmesin” sözlerini hafızalarımıza kazımalı ve bizi yöneterek geleceğimizi inşa edecek insanları daha iyi seçmenin yolunu bulmalıyız.
Türk Milleti “Selçuklu İmparatorluğu döneminde, Dünya’nın en güçlü devletlerinden birisi olan Bizans İmparatorluğunu yenerek 1071 yılında Malazgirt Kapısından girdiği ve daha önceleri Anadolu’ya yerleşen Türk Unsurlarıyla da bütünleşerek kendisine Yurt edindiği, üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nu kurduğu ve Büyük Bir Türk-İslam Medeniyeti oluşturduğu bu kutsal topraklarda” ebediyen kalmak, refah ve huzur içinde yaşamak ve bu süreçten bölünerek değil büyüyerek çıkmak istiyorsa; titreyip kendine gelmeli, üzerindeki ölü toprağını atmalı, kimlik bunalımından çıkarak özgüvenini yeniden kazanmalı, tarım çağında kurduğu medeniyetleri sanayi çağında neden yaşatamadığını iyi tahlil etmeli, gayret birliği içinde çok çalışmalı, ortak aklı harekete geçirerek kalkınma hamlesi başlatmalı, tüketen değil üreten bir toplum olmalı, milli ve manevi değerlerine sahip çıkmalı, ilim ve bilime her şeyden çok önem vermeli, gelecek nesilleri iyi yetiştirmeli, genç ve dinamik nüfusun önünü açmalı, beyin göçünü tersine çevirerek yetişmiş insan gücünden azami faydalanmalı, bilgi çağını yakalamalı, birlik ve bütünlük üzerinde titremeli, ümitvar olmalı ve aydınlık geleceğine gönülden inanmalıdır.
Yeni yüzyılda ki ufkumuz; Atatürk’ün hedef gösterdiği “muasır medeniyet seviyesini aşma ülküsünü” hayata geçirme, 21. asra uygun yeni bir medeniyet projesi üretme ve Türk Dünyası’nın “dilde, fikirde ve işte” birliğini sağlamak olmalıdır.
Mete Hanın (Bilge Kağan’ın) “Ey Türk, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir ki? Öykün ve kendine dön (Titre ve kendine gel)” Alparslan’ın "Size Öyle Bir Vatan Bıraktım ki; Ebediyen Sizin Olacaktır" Orhan Gazi’nin “Osmanlı’ya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez. Zira ila-yı kelimetullah azmi iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır. Selçuklunun varisi biz olduğumuz gibi Roma’nın da varisi biziz” Atatürk’ün “Bu memleket tarihte Türk’tü, bugün de Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır” sözleri birlikte değerlendirilirse, Müslüman-Türk Milleti’nin tarih sahnesinde sonsuza dek kalacak ve daha nice medeniyetler kuracak derin köklere sahip olduğu anlaşılacaktır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü