Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Giresun Şubesinden Türk Bozkır Devletinde Teokrasi Problemi Konferansı

30 Ekim 2015
Giresun Şubesinden Türk Bozkır Devletinde Teokrasi Problemi Konferansı

Giresun Türk Ocağı’nda 30 Ekim 2015 tarihindeki konferansa Giresun Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Selim Karakaş konuşmacı olarak katıldı. Hocamız bizlere Türk inanç sistemi ve bunun tarihsel gelişimini detaylı bir şekilde anlatmıştır.

 

Hocamızın yaptığı sunumun özeti aşağıda verilmiştir.

 

“Türk Bozkır Devletinde Teokrasi Problemi”

 

Yrd. Doç. Dr. Selim Karakaş

 

Eski Türk hâkimiyet fikri, hükümdarda Tanrı bağışı bazı vasıfların varlığını kabul eden bir anlayıştır. Buna göre Türk hükümdarına yönetme hakkı Tanrı tarafından kut verilmek suretiyle bir lütuf olarak bağışlanmıştır. Türk idare anlayışında siyasi iktidar kavramı ise kut sözcüğü ile ifade edilmekteydi. Kut kelimesi esasen egemenlik hakkı, siyasi hâkimiyet kudreti, yani devleti idare salahiyeti ve otoritesi manasına gelmektedir.  Bununla birlikte kelimenin iyi talih, ikbal, uğurluluk, saadet ve bahtiyarlık gibi anlamları taşıdığı da ileri sürülmüştür. Ancak bunlar ikinci planda kalan ve sonraları ortaya çıkan tali anlamlar durumundadır.

 

Ancak tartışılması gereken husus, eski Türk idare telakisinde hâkimiyetin menşeinin ilahi karakter taşımasının, yönetim biçiminin teokrasi olarak adlandırılmasını gerektirdiği midir?

 

Teokrasi terimi Eski Yunanca teo/theos (tanrı) ve kratia/kratein/kratos (düzen, hükmetmek) kelimelerinin terkibi olan Theokratia ile ilgili olup, Tanrının Düzeni anlamına gelmektedir. Teokrasi, Tanrının hâkimiyetinde bulunduğu düşünülen ya da böyle yönetilen yani hâkimiyeti Tanrıya, ya da Tanrı iradesine dayandıran devlet türünü ifade eder. Din kurallarının geçerli olduğu sistem olan teokraside, kurallar ya dini kuralların aynısıdır, ya bunlardan büyük ölçüde etkilenmiştir. Buna göre yöneticilere itaat Tanrı'ya itaattir. On­lara karşı gelmek Tanrı'ya karşı gelmektir. Teokratik devlette, dini ve dünyevi iktidar olmak üzere iki egemen güç yoktur. Dini iktidar egemenliğin tek sahibidir, din ve devlet iç içedir. Teokratik yönetimlerde devlet fonksiyonları tamamıyla ilgili dinin hükümlerine uygun olarak icra edilir.

 

Gerçekten de başlangıcı insanlık tarihi kadar eskilere uzanan din, tarihin her döneminde bireylere ve toplumlara tesir eden en önemli faktörlerden birisi olmuştur. Toplumların kültür hayatında din kurumu, maddi ve manevi kültürün oluşumuna etki eden önemli bir faktördür. Sembollerin, inançların, kıymetlerin ve değişik alanlardaki pratiklerin kurumsallaşmış bir sistemi olarak tarif edebileceğimiz dinlerin, gerek siyasi, sosyal, iktisadi, sanatsal v.b. alanlardaki maddi kültür öğeleri ve gerekse insanların belli bir inanç, zihniyet yapısı, bir değerler ve eylemler sistemlerinden müteşekkil bulunan manevi kültür dünyaları üzerindeki tesiri yadsımaz bir gerçektir.

 

Bununla birlikte Türklerin tarih içinde dahil oldukları muhtelif dinlerin onları çeşitli şekillerde etkilediği de bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda biz, yalnızca hâkimiyetin menşeinin ilahiliği üzerinden Türklerin İslam öncesi dönemde yönetim biçimlerinin teokrasi olduğu sonucuna varılamayacağını düşünmekteyiz. Zira iktidarın meşruiyetinin bir kutsala dayandırılması ilk ve orta zamanların egemenlik telakkisinde yadsınamaz bir vakıadır. Aksine aynı dönemde kabul ettikleri yabancı dinlerin Türk yönetim anlayışı üzerinde teokratik tesirler bakımından daha belirleyici bulunduğu kanaatini taşıyoruz.

 

Esasen Türklerde Kut anlayışı sonsuz bir hâkimiyete imkân tanımamaktadır. Devlet hükümdarın malı olmayıp ancak belli ölçülerde kullanmak kaydıyla hâkimiyet hakkı hükümdara aitti. İlahi görev, devlet idaresine imkân hazırlayan bir otorite kaynağı olmakla birlikte, Türk hükümdarlarının idare yetkisi törece tespit edilen bazı şartlarla sınırlandırılmıştır. Ayrıca yine, Türk anlayışına göre, hükümdarın yerine getirmekle yükümlü olduğu vazifeler vardır. Hakan bu vazifeleri yapabildiği müddetçe tahtta kalabilir, başarılı olmadığı zaman ise düşerdi. Türk hükümdarı başka bazı devletlerdeki gibi kanun yapan fakat kendini kanuna bağlı saymayan cinsten bir monark değildi. Hakikaten de Türk hükümdarı ka­nunları uygular ve bu kanunlara kendisi de uyardı. Bununla birlikte Türk hükümdarları insanüstü bir varlık da sayılmamışlardır. Öyle olunca da Türk hükümdarı elbette hiçbir sorumluluk duygusu taşımayan, müstebit biri değil, idare salahiyeti bazı şartlarla sınırlandırılmış öncelikle Tanrı’ya ve sonra da töre yoluyla idaresi altındakilere karşı sorumlulukları olan ve bu sorumlulukları yerine getirebildiği müddetçe hükümdar kalabileceğini bilen biri oluyordu. Hâkimiyet bu şekilde ilâhi kaynaklı olarak kabul edilmesine rağmen öteki cemiyetlerden farklı biçimde, kağanlara herhangi bir surette ulûhiyet atfetmiyordu. Diğer bazı cemiyetlerde, kralın kendisi de ilahi men­şeli görüldüğünden kral hata yapmaz, kral masumdur fikrini beraberinde getirmiş­tir. Türk anlayışında ise ilahi olan görevlendirme hadisesidir. Hükümdarın görevi ile ilgili sorumluluğu kesindir. Nitekim görevini yerine getirebildiği sürece tahtta kal­ması mümkündür.

 

Sonuç olarak, Orhun Abideleri’nde karşımıza çıkan ve hâkimiyetin kaynağının tanrısallığını ifade eden kut anlayışı üzerinden İslam öncesi dönemde Türklerin yönetim biçimlerinin teokrasi ile bir ilgisinin kurulamayacağını söyleyebiliriz. Aksine onların zaman içinde kabul ettikleri hassaten Budizm, Zerdüştlük ve Maniheizm gibi yabancı dinlerin özellikle amme hukuku sahasında, diplomaside ve devletin dış politikasında belirleyici bir aygıt olmaları nedeniyle hem kadim Hint-İran siyasal geleneğinin ve hem de Türk bozkır yönetim sisteminde nim teokratik diyebileceğimiz bir yapının yerleşmesini sağladıklarını ileri sürebiliriz.

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü