Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Dedem Yaşasaydı!

30 Eylül 2009
Ayşe İLKER

Dedem Tayyareci Cevdet Tuncay, biz beş yaşımızdayken vefat etmişti. Biz derken elbette ikiz kardeşim Neşe’yi kastediyorum. Ağabeyimle aramızda üç yaş olduğuna göre, o da dedemin vefatında sekiz yaşındaydı. Dolayısıyla, dedemin ölüme gidişini bizden daha sarih ayrıntılarla hatırlıyor olmalı.
Benim zihnimde ise dedemle ilgili çok temel birkaç görüntü var. Bunlardan birincisi, Neşeyle ikimizin ellerinden tutarak sokağımızda bizi gezdirişi. Küçücük ellerimiz, onun kocaman ellerinin içinde kaybolur ve büyük bir güven dünyasının içine süzülürdük o ellerin sıcaklığıyla. Dedemiz bizi seviyor, bize değer veriyor ve annemiz işlerini yapsın diye ona vakit aralıyordu. Düşüncelilik, hassasiyet, paylaşım…Çağdaş psikolojinin henüz gözümüze sokmadığı veya sayılan kavramların dillere pelesenk olmadığı zamanlarda….
İkinci görüntü, onun eski yazılı kitapları ve o kitapları okuyuşu. Bizim küçücük parmaklarımızı, bilmediğimiz o harfler üzerinde dolandırışımız ve dedemizin müsamahası…İtmek, çek ellerini demek yok! Sabırla beklemek, tanımamızı ve aşina olmamızı sağlamak…O eski yazılarda hep gözüm ve merakım kaldı.
Üçüncü görüntü, ona ördüğümüz süveter. Annem, Neşeyle ikimizin eline şişi verir, bir güzel kırk-elli tin atar ve biz dedemize süvetere başlardık. Örgümüz, bir santim, iki santim yükselmeden başlardık ölçmeye, olmuş mu olmamış mı! Dedem, cekedinin önlerini açar ve şişleri gövdesinde tutmamıza yardım ederek “biraz daha örülecek, çok güzel oluyor” cümleleriyle azmimizi kanatlandırırdı…Durdurmak, heves kırmak, engellemek, çocuğun ördüğü de ne ola ki, demek yok!
Dedem, 1965’te öldü.
O ölmeden ve öldükten sonra da anneannemin tevarüsüyle İstiklal Harbinin bütün ayrıntılarını ailece biliyorduk. Anneannem, “Mustafa Kemal olmasaydı şimdi kemiklerimiz bir paraydı” diye gözleri yaşararak konuşur ve “Yonan”ın yangınında nerelere kaçtıklarını anlatırdı. Kimseler onuncu yıl marşını bilmezken, bizim evimizde çocukluğumuzda onuncu yıl marşı okunurdu.
Dedem, 1960 ihtilali olduğunda ve Menderes ve arkadaşları asıldığında da çok üzülmüştü. Bunu annem çok yakından izlemiş ve dedemin derin acısına tanık olmuştu. Oysa biz Cumhuriyet Halk Partiliydik o zamanlar…Ta ki 1972’ye kadar!
1980 ihtilalinde, dedemin vefatının üstünden tam on beş sene geçmiş ve biz Ülkücüler olarak feleğin çemberine dolanmıştık. Dedemizden tevarüs ettiğimiz vatan sevgimizden dolayı hesaba çekiliyor ve ağabeyim de dahil 745 ülkücü idamla yargılanıyordu. Türkeş Bey, Ahmet Er Bey, Sadi Somuncuoğlu, Muhsin Yazıcıoğlu ve artık adlarını sizin de ezberlediğiniz yüzlerce insan, yıllarca Mamakta, C-5 ve benzeri hücrelerde işkencelere maruz kaldılar ve devletimiz üç-beş-yedi yıl sonra bu insanların beraatlerine karar verdi. İdamlıktan beraate varan dakikalar, saatler, günler, aylar….
Devleti yönetenler hata yaptı diye devlet kötü olamazdı, biz bunu öğrenmiştik. Dedemiz, İstiklal Harbinin bir devlet kurabilmek için yapıldığını anlatmıştı. Bu devleti biz çok zor bulmuş ve çok zor kurmuştuk, şimdi o devlet bizi hapislerde süründürdü diye onu yıkmak mı gerekirdi!
Evet, dedemizin ölümünün üstünden tam on beş sene geçtikten sonra, Ülkücüler de kendilerinden geçtiler bu sorularla. Yüzlerce Ülkücü “sakıncalı” oldukları gerekçesiyle devlet memuru yapılmadı, öğretmen olarak atanmadı. Aynayı tersinden tutalım: Devrimci gençlik için de aynı şeyler söz konusu oldu:İşkenceler ve tard edilmeler…
Dedemin ölümünün üstünden bu gün tam kırk dört yıl geçti. 1944 olaylarını hiç hatırlatmadım daha!
Kırk dört yıldan bu yana, devletimizi yönetenlerin ne kadar çok hatası olmuştur değil mi?
Bu hatalardan dolayı, vatanımızın bütünlüğünü ve Cumhuriyetimizi sorgulamamız mı gerekiyor! Ülkücüler ve devrimciler, bize ayrımcılık yapıldı diyerek, günlerce aylarca işkence gördük diyerek, çoğunlukta bulundukları yerlerde federasyon mu istesinler!
Oysa, Ülkücüler de Devrimciler de bu toprakların öz be öz evladıydılar ! Onlara yapılanlar başka kime yapılmıştır ki!
Adnan Menderes ve arkadaşlarının aileleri, ve onların binlerce seveni; bir başbakan ve bakanların asılmasından Devlet Teşkilatını mı sorumlu tuttular, batsın bu devlet, yıkılsın bu dünya mı dediler!
Dedem, bu günleri görseydi hayretten dona kalırdı.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, hükümranlığını ve iktidarını en elim ve vahim şartlarda bile paylaşmadığı en zor günlerden bu güne, yani artık devlet iktidarının ve hükümranlığının tartışıldığı ve sorgulandığı bu günlere nasıl gelindiğini sorardı.
PKK terörüyle ilmek ilmek sökülen Türk devlet hükümranlığının, sahte demokrasi havarileriyle açımlanıp açımlanıp, nasıl allanıp pullandığını görse küçük dilini yutardı.
Ve İşkodra’da, Debrebala’da, Selanik’te, Üsküp’te, Varna’da şehit olan askerlerimizin, Musul’da, Kerkük’te, Halep’te feryad eden kardeşlerimizin hatıralarını ne çabuk unutmuş olduğumuza yanardı! İngilizlerin ve Fransızların arkalarında bıraktıkları dilleri gibi, bir Türkçe bırakmadığımız için arkamızda, Kürtçenin bir ağız olarak yaşayabildiğini, ama devletin resmi dili olarak Türkçenin yanına boca edilmek istenmesindeki “sinsi iktidar paylaşma planını” bir çırpıda anlardı!
Dedemin elleri sıcak ve büyüktü.Ve güvenliydi.
Dedemin davranışları düşünceli, hassas ve paylaşımcıydı.
Dedeme ördüğümüz süveter, geleceğimizdi.
Dedemin açtığı yolda yürüdük biz torunları.
Onun okuduğu eski yazı kitaplarla başladı meslek hayatımız.
Onun anlattığı milli mücadele hatıralarıyla doldu hafızamız.
Beş bin yıllıkTürk Devlet ve askeri geleneğini yaşatan Hacı Yüzbaşı Ahmet Bey, onun babasıydı ve İstiklal Harbi’nin gazilerinden biriydi.
Dedem, Türk Devletinin kurucu kadrolarının en yakınlarında olmuş münevver bir ailenin münevver bir evladı idi. Türk topraklarında kimseye ayrımcılık yapılmasını istemezdi. Adaletli, hakperest ve müsamahakardı.
Daha bizim doğmadığımız günlerde ailem,Gördes’e 1940’lı yıllarda gelmiş Kürt Tahir Amcalarla akraba gibi olmuş, sonraları bu ilişki gerçek bir akrabalığa dönmüştü.
Tıpkı, 1970li yılların sonlarında en yakın ülkücü dava arkadaşlarımızın Tillo’dan, Diyarbakır’dan, Gümüşhane’den olması gibi…Onların kimliklerini ve etnisitelerini sorgulamak, onları aşağılamak bizim aklımızdan geçmediği gibi hiçbir Gördeslinin ve Ülkücünün de aklından geçmemiştir bu güne kadar!
Dedem, adalette, yardımda, dürüstlükte adam gibi adam arardı. Bize bıraktığı miras, etnisiteye fakirliğe- zenginliğe, mevkiye- makama göre insanların tasnif edilemeyeceği idi. Soframızda, fakirin yeri zenginden önce, mazlumun yeri mağrurdan önce, vefakarın yeri nankörden önce gelirdi ama hepsi de kendine göre bir nasip alırdı kurulan o sofrada.
Dedem, tarihe tanık olmuş ve son Türk Devleti’nin nasıl kurulabildiğini çok iyi görmüştü.
Bu gün yaşasaydı 109 yaşında olacaktı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti 86 yaşında.
Dedemin ataları, bu devleti yaşatmak için gazi ve şehit oldular. Hepinizin ailesinde olduğu gibi.
Biz onların torunları olarak, ne Yunan’ın yaptığı akıl almaz işkencelerin hesabını sorabildik, ne katakulliye getirilen toprak kayıplarımızın… Ne de Musul’da, Kerkük’te, Bakü’de, Kosova’da kırılan soydaşlarımızın hesabını! Tarihimiz, töremiz ve devlet olarak var olma sebeplerimiz, öylesine evrensel oyunlarla unutturuldu ki, Türk olarak mevcut olduğumuz coğrafyalar ve Türkçe, dünyanın on bir milyon kilometre kare alanını kaplarken, müthiş bir illüzyonla sanki içinde yaşadığımız devlet bize ait değilmiş, bu devlette başkalarının da hakkı varmış sanrısı uyandırıldı!
Son Türk Devleti bu gün 86 yaşında.
Dedem yaşasaydı 109 yaşında olacaktı.
Yaşasaydı, yüz yıllık bir çınar olarak, avuçlarından parmaklarına yayılan bütün güvenle, bakışlarındaki olanca müsamaha ile ve davranışlarındaki hakperestlik ve dürüstlükle şunu diyecekti bana: Bu devleti Türkler kurdu. Burası Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Son Türk Devleti! Ahmet, Ayşe, Neşe! Uyanın bu sanrıdan ve silkinin!
Örülmüş ve yükseltilmiş bir burcun söküldüğü hangi Türk tarihinin sayfalarında görülmüştür ki siz göreceksiniz!
Kimin haddine Türk Devletini sökmek ve bölüşmek!

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü