Türk Dünyası Yardım Kampanyası
Mustafa KAHRAMANYOL

mkahramanyol@yahoo.com

Türklerin Bugünkü Ruh Hâli

Türklerin Bugünkü Ruh Hâli

29 Aralık 2015

Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan ile çok yakın doku bağları olan Türklerin içinde bulundukları manevî ve maddî şartların oldukça sıkıntılı olduğu ayan beyan ortadadır. Bunun sebepleri üzerinde durmadan, daha iyi günlere gelinmesini beklemek hayâldir. Bunun için, milletimizin kişiliğini incelemekte ve içinde bulunduğu şartları incelemekte fayda vardır.

 

İnsanoğlu, beden, nefis ve ruh olarak, gelişme gücüne de, gerileme zaafına da sahip bir varlık olarak tasarlanmış ve yaratılmıştır. Yaratıcımız, en güzel bir şekilde yaratılmış olmakla beraber, insan ruhunun ve nefsinin, aynı zamanda çok cahil ve çok zâlim olduğunu ve ancak terbiye ve güzel sözle yola gelebileceğini bize bildirmektedir.[1] Demek ki, öyle murâd edilmiştir.

 

İnsanoğlu, yaşama azmi, üreme dürtüsü ve hükmetme tutkusunun sahibi olarak yaratılmıştır. Zâten, hayatın tüm faaliyeti bu vasıflar çevresinde ve gölgesinde cereyan eder. Bunların tatmini için girişilen işlerin bıraktığı izlenimler ve alınan tepkiler, en basit terbiye usûllerindendir. Dolayısıyla, her insan, bulunduğu tabiat ve cemiyet şartlarına göre terbiye olur.

 

Milletimizin tecrübe etmiş ve etmekte olduğu başlıca dört tabiî terbiye ortamı vardır: göçebe, köy, kasaba ve şehir. Göçebenin çocuğu, hayatının çok erken dönemlerinden itibaren önce kendi başının çaresine bakmak, daha sonra da ortak işlere katılmakla yükümlüdür. Bu bir tabiî tavır meselesidir ve bir terbiye unsuru olarak hasseten icra edilmez. Kendiliğinden olur. Zîra, göçebenin hayatı çok meşakkatlidir ve kimsenin boş zamanı yoktur. “Uçan kuştan medet umulur”. İş bölümü dolayısıyla, gençler ağır işleri, ihtiyarlar da hafif işleri yaparlar. Anneler ve babalar günün en az ona iki saatini çok ağır işlerde geçirirler. Bu yüzdendir ki, çocuklara daha çok ihtiyarlar bakar. Altı aylıktan itibaren çocuğun önüne yemek konmaya başlanır ama illâ bunu yiyip bitirmesi için hiçbir dayatma olmaz. Daha sonraki yaşlarda da hiç kimse çocuğun ağzına yemek tıkıştırmaz. Dört-beş yaşına gelen çocuklara “yumuş buyurulur” ve en az evdeki işlere fiilen katılmaları istenir ve sağlanır. Cins ayırımı yoktur. Dokuz-on yaşlarındaki çocuklardan artık ciddî mesuliyetler yüklenmeleri istenir. Çocuk, toprağı, ormanı, dereleri, gölleri, evcil hayvanları, vahşi hayvanları, ağaçları, bitkileri, tahılları, çiçekleri bütün mahiyetleriyle tanır; onlarla iç içe yaşar. Evcil hayvanları tanır; nasıl beslendiklerini, nasıl sağıldıklarını, nasıl bakıldıklarını, nasıl doğum yaptıklarını, nasıl iğdiş edildiklerini vs bilir. Hayvanların aralarındaki münasebeti ve davranışlarının ne mânâya geldiklerini de bilir. En önemlisi ise, hayvanlara hükmetmesini çok iyi öğrenir. Yani, canlıların huylarını ve onların idaresini çok erken yaşta öğrenir. Göçebenin çocuğu, çok erken yaşta başının çaresine bakmak, büyüklerle yük ve mesuliyet paylaşmak zorundadır. Burada üzerinde durulması gereken iki konu vardır: bu çocuklar, korku duygusunu bilmeyen, girişken, azimli ve uyanık kimseler olarak yetişirler. Bu insanların meydana getirdiği cemiyetlerde, pazu gücü, bilgi ve beceri daima çok takdir edilen meziyetlerdir; bu cemiyetlerde “asabiye” duygusu çok güçlü olmakla beraber iç sürtüşmeler de çok haşindir. Bu yüzdendir ki, atlı ve göçebe milletler tarihte büyük ordular ve devletler kurabilmişlerdir amma, çoklukla, medeniyet sahibi yerleşmiş cemiyetlerin içinde erimişlerdir. Günümüzde dahî, göçebe ve köylü çocukları içtimaî ve siyasî mücadelelerde şehirliye nazaran daha acar ve daha azimlidirler.

 

Köy hayatı da göçebenin hayatına çok benzer; ancak, yerleşmişliğin verdiği imkânlarla, köy hayatı birazcık daha az haşindir.

 

Kasabadan itibaren hayat şartları yumuşamağa ve çocuk terbiyesinde tabiatın ve kendiliğin yeri daha az olmağa başlar. Şehre gelince, varoşlar bir yana, buradaki hayat daha çok yatuk, yapmacık ve sakindir.

 

Türklerin kişiliği, yaratılışta başlayan, uzun bir süre Ulu Türkistan bozkırlarında süren ve son olarak da Anadoluda devam eden bir gelişim ve değişimin eseridir. Ulu Türkistandan Anadoluya gelen Türkler güçlü, dayanıklı, acar ve zekî insanlardı. Çün ki, asırlarca devam eden göçebe hayatının ve savaşların içinde yetişmişlerdi.

 

Üstelik, bu Türkler, at ile de çok özel bir ünsiyet peydah etmişlerdir. Atla haşır neşir olanlar, öncelikle bakımı çok emek isteyen ve zor terbiye edilebilen bu hayvanla uğraşırken vazife duygusu, çalışkanlık, tertip, zamana uyma, ihtimam ve hükmetme gibi marifetleri ruhlarının en ücra köşelerine kadar içlerine sindirirler. Daha sonra da, at binip bozkırda rüzgârla yarışma duygusunu tadınca, bunun ilhamıyla uzak mesafelere ve hatta sonsuzluğa uçmak, sadece uçmak tutkusunu edinirler. Şüphe yoktur ki, bozkır ve at, milletimizin her hücresini derinden etkilemiştir. Öyle ki, dilimizin kelimeleri bile tek hecelidir: al, ver, tut, at, dur, bak, et, gör vs. Kelimelerimiz kısa ve vurguludur; çün ki, bir at koşusu sırasında ve uzak mesafelerden de duyulabilmeleri ve anlaşılabilmeleri gerekmiştir. Çalgılarımızda da at kılı ve sonsuzluk temposu iç içe girmiştir. Bu insanların hayat tecrübeleri de teşkilâtçılığın başlı başına bir üstünlük olduğunu kendilerine öğretince, bunu her hâl ve kârda öne alırlar; teşkilâtçılığı asla ihmal etmezler. Böylesi bir ruh yapısına, göçebeliğin tabiî bir unsuru olan meşakkate dayanıklılık ve yüksek beden gücü eklenince, çok müstesna bir insan yapısı oluşur. Bu yapı iledir ki, hükmeden ve fâtih ruhlu fertler ve milletler ortaya çıkar.

 

Ancak, bizim zaaflarımız da vardır. Öyle görünüyor ki, Türklerin toplum olarak davranışını oluşturan yönlendiren etmenlerden biri göçebe ruhudur. Bu zihniyetten dolayıdır ki göçebe ruhlu Türk, yarın buralardan çekip gidiverecek gibidir; zihninde denkleri hep sarılı, kervanı her an hazırdır. Dolayısıyla da bu zihniyetin yansımalarını bugün yerleşik düzene geçmiş Türk toplumunun davranışlarında müşahede etmek mümkündür. Bugün, Türk toplumunun dünya hayatında ve kendi toplum hayatında yaşanan alt-üst oluşlara, belirsizliğe ve karmaşaya, tuhaf bir kayıtsızlıkla cevap vermesinde de bu zihniyetin etkisi olsa gerekir.

 

Biz, böylesi vasıflarımızla, milâdî sekizinci asırda Orhun yazıtları ile tarihe kayıt düşmüşüzdür. Çok daha öncelerden itibaren de medeniyet ve devlet sahibi olduğumuza dair kayıtlar da vardır. Milâttan önceki tarihlerden itibaren, Türklerin güçlü, dayanıklı, acar, cengâver ve zeki oldukları yazılagelmiştir. Ayrıca da, kurmuş olduğumuz devletler, töremiz ve ulaşmış olduğumuz medeniyet seviyemiz bunun en açık delilidir. Kısacası, bizler, tarihin karanlık dönemlerinden beri medenî, teşkilâtçı ve devlet kurucu bir millet olarak ortaya çıkmışızdır.

 

İçinde yaşamakta olduğumuz dünya, bir milletler topluluğudur ve bu milletler, değişik vesilelerle ve değişik şartlar altında birbirini etkilerler. Diğer taraftan da milletler arasındaki rekabet de çok güçlü bir geçekliktir. Her millette olduğu üzere, müsbet ve menfi dış tesirler Türklerde de daima yaşanmış ve birçok milletle dost veya hasım olunmuştur.

 

Bilge Kağan, MS 735 yılında diktirdiği Orhun yazıtlarında, “Türk Oğuz begleri, bodun, eşidin, üste gök basmasar, asra yer telinmeser Türk bodun ilinin. törüngün kim artatı udaçı erti.” (Türk Oğuz beyleri, Türk halkı, iştin: üste gök basmasa, altta yer delinmese, ilini, töreni kim bozabilir) diye yüksek perdeden konuşurken, Çin töresini ve hayat tarzını benimseyen Türklerden söz etmekte ve bunları şiddetle kınamaktadır. Demek ki, o zamanlar öyleleri vardı.

 

Bu gibiler var olmakta devam etmiş olmalı ki, on birinci yüz yılda da Arap ve Fars tesiri çok fazla olabilmiştir. Bu ortamda, Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Arapçayı ve Farsçayı çok iyi bildiği hâlde, edebiyat ve yazı dili olarak şuurlu bir şekilde Türkçeyi kullandığı için Farsçayı kullananlar tarafından eleştirilmiştir. Bunun üzerine, Türkistandan seslenen Ahmet Yesevî (1093-1166) atamız, Fakr-nâmesinde bu durumdan şikâyet etmeden yapamaz ve der ki:

 

“ Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini

  Erenlerden işitsen açar gönül ilini

  Ayet-hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar

  Anlamına erenler başı eğip uyarlar

  Miskin kul Hoca Ahmet yedi atana rahmet

  Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçeyi”

 

Bir asır sonra, Anadoluda da durum pek farklı değilmiş. Orada da özünden sapanlar ortalığı sarmış oldukları için Selçuklularda resmî dil ve eğitim dili Farsça olabilmiştir. Üstelik de, devletin omurgasında Türklerin kıymeti harbiyesi pek de yüksek olamamıştır. Bu durumda, Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277 tarihinde, devletinin ve milletinin töresini koruma ihtiyacından ötürü, bundan sonra her yerde Türkçe konuşulmasını buyuran fermanını yayınlama zaruretini duymuştur.

 

Aşağı yukarı aynı tarihlerde, şairlerimizden Âşık Paşa (1272-1333), Garibnâmesinde şu üzüntü verici durumu tasvir eder:

“ Türk diline kimesne bakmaz idi

  Türklere her giz gönül akmaz idi

  Türk dahî bilmez idi bu dilleri

   İnce yolları ol ulu menzilleri”

 

Bu gidiş o kadar ayyuka çıkmıştır ki, Caca Oğlu Nur el-Din tarafından 1272 yılında Kırşehirinde kurulan bir vakfının senedi Arapça ve Moğolca olarak düzenlenebilmiştir.[2] Görülüyor ki, millet olarak daima sıkıntılar ve yabancılaşmalar yaşamışız; aramızda yabancılara özenen ve aslından sapan çok sayıda “okumuşlar” üretmişiz. Hâlbuki, “aslını inkâr eden haramzadedir” denilmemiş midir?!

 

Yabancılaşma bu seviyelerde iken, Anadoluda Kayı boyundan çıkan Osmanlı hanedanı yeni bir devlet kurmuş ve yeni bir anlayış içinde medeniyetimizi geliştirmeğe başlamıştır. Uzun soluklu, şuurlu ve zorlu bir inşa çalışmasının sonucu olarak, Osmanlı hanedanının yönetimindeki Devlet-i Aliyye, beşerî hayatın her alanına hâkim olan belirli bir hayat tarzını geliştirmiş ve en yüksek noktasına çıkarmıştır. Bu devlet, yönetim, askerlik, emniyet, adâlet, ticaret, üretim ve tüketim ilişkileri,  loncalar, tâlim ve terbiye, giyim-kuşam, evlenme, aile hayatı, doğum, ölüm, sofra âdabı ve yemek çeşnisi, teşrifat, müzik, şiir, edebiyat, dil, hat, çini, oymacılık, taş işleme, eğlence, ibadet, dinlerin teşkilâtlanması ve yaygın halk eğitimi gibi alanlarda, nevi şahsına münhasır bir medeniyet ve hars geliştirmiştir.

 

  Benzetmek gerekirse, Osmanlı Türkünün medeniyeti ve harsı, Hindistan Türk Hakanlarının elindeki elmaslardan birisi olan “Kühi Nûr” (ışık dağı) gibiydi. Öyle bir nûr ki, bir şairimiz “Ol şehri Sitanbul ki, bir sengi yekpâre Acem mülküne bedeldir” demekten hiç çekinmemiştir. Öyle bir devletin vatandaşı olan Türk de, bundan ötürü, elbette ki mağrur ve kendinden emin olacaktı. Nitekim öyle de olmuştur.

 

  1860 yılında Istanbulda kurulan Robert Kolejin yöneticilerinden Corc Vaşbörn tarafından 1909 yılında yayınlanan ve “Konstantiniyyede Elli Yıl” adını taşıyan hâtıra kitabında, Türkler hakkında şunlar yazılmıştır:

 

“İnsan, en mütevazı bir Türke bakınca bile, bunun hâkim millete mensup olduğunun farkına varmazlık edemez. Türkler arasında sınıf farkları yoktur. Her Türk, hâkim sınıfa mensuptur ve hükümetteki en yüksek mevkilere gelme arzusunu taşıma hakkını tabiî olarak kendinde görür. Hiçbir Türk acele etmez. Eğer bir Türk bir işe girişiyorsa, bunu vakar ve ihtiyat içinde yapar. Halkın arasında suç işleme miktarı çok düşüktür.” [3]      

 

Unutmayalım ki, Corc Vaşbörn, Istanbulda kurulacak olan ilk “Hıristiyan okulunun” kuruluşu için gelmiş bir papaz olup, inançları uğrunda fedakârca ve azimle çalışmış bir kişi olarak temayüz etmekle, bunun Türkler hakkında söylediklerini, en azından, söylemek zaruretinde olduğu hakikatler olarak algılamak gerekir. Çün ki, bir taraftan, her hâlde elinde olmadan, bizim kişiliğimizi gördüğü üzere tarif ederken, öte yandan da, Frenklerin mutadı olarak, bizi “Orta Asyadan geldikleri gibi cahil ve medeniyetsiz” kalmışlardır diye vasıflandırmaktadır. Tezat, sahibini ifşa eder.

 

Cemiyetin büyük bir kısmı böyle iken, elbette ki bizde de hile, iftira, yalan, hırsızlık, adam öldürme vs suçları işleyenler daima bulunmuştur. Hattâ, devletin ilk dönemlerinden itibaren, askerlik hizmetinden kaçmak için, kendisini kayıp veya ölü olarak gösterenler az olmamıştır.[4]

 

Tarihin akışı içerisinde, Devlet-i Aliyye sürekli olarak Frenklerle savaşmış ve bu savaşlar da muazzam insan, emek ve para kaybına sebep olmuşlardır. Bu savaşlar, on yedinci yüz yıldan itibaren daha çok Frenklerin girişimi ile olmuş ve daima birkaç Frenk devletini karşımızda müttefik olarak bulmuşuzdur. Devlet-i Aliyye, sadece cephede savaşmak değil, aynı zamanda içerideki azınlıkların kışkırtılmış ve silâhlandırılmış isyancı çeteleriyle ve Frenklerin Sinop, Çeşme ve Navarin baskınları gibi hileleriyle uğraşmak mecburiyetinde kalmıştır. Ne yazık ki, bu büyük devlet daima yapayalnız kalmıştır; zîra ya kendi ferasetsizliği veya düşmanlarının düzenbazlıkları dolayısıyla, İslâm âleminde kayda değer müttefik bulamamıştır.

 

Sürekli olarak savaşan bir devletin, elbette ki, başta insan olmak üzere, her türlü kaynakları tükenir ve her türlü üretim bozulur. Bunun sonucunda da eğitim, sağlık, adâlet, ulaşım ve güvenlik işlerinde çürüme başlar. Osmanlıda da böyle olmuştur. İş o raddeye gelmiştir ki, devlet kendi askerine karşı bile vatandaşının canını, ırzını ve malını koruyamaz duruma düşmüştür. Yeniçerilerin muhtemel zulmünden kaçınabilmek için, daha 1700’lerde Istanbul zenginleri konaklarında gizli bölmeler ve kuyular yaptırmağa başlamışlardır.

 

Bu hâl, düne kadar vakûr ve mağrur olan yöneticilerimizde Frenklere karşı bir aşağılık duygusunun oluşmasına sebep olmuştur. Öyle ki, daha on sekizinci asrın sonlarında bile saraylarında Avrupa ürünü döşeme ve süsleme bulunduran sultan hanımların olduğu yabancılar tarafından yazılmıştır. Halkın “Gâvur Padişah” dediği Sultan İkinci Mahmut bile, Fransızların basit bir üniformasını sırtına geçirmiş olmayı nefsine sindirebilmiştir. Bu padişahın, kapalı çarşının girişindeki Nuru Osmaniye camisi için bir kilisenin mimarlık tasarısının uygulanmasını uygun görmüş olduğu, ancak esnafın tepkisinden çekindiği için vazgeçtiği de söylenmektedir. Esasen, 1800’lerden itibaren inşa edilmiş olan camilerdeki ve saraylardaki barok ve rokoko mimarlık tarzları de o zamanki kafa karışıklığını çok acı bir şekilde belgelemektedir Nur-u Osmaniye, Dolmabahçe, Laleli vs camileri, Dolmabahçe, Yıldız vs sarayları. Sâde, fakat kuşatıcı ve güzellikte ihtişamlı asırlık Türk mimarisini terk edip, maymun misali, başkasının malına çullanabilmek için çok ciddî ruh bunalımlarının yaşanmış olması gerekir.

 

Sadece bâzı padişahlar değil, devletin en tepesinde bulunan yönetici takımın çoğu Istanbullu veya devşirme kökenli olmakla, devletin idamesi için, başta töre olmak üzere, her şeyi fedâ etmeği marifet bilmişlerdir. Zîra, onların varlığı da ancak devletin varlığı ile mümkün olabiliyordu. Milletin kendisi pek önemli olarak sayılmıyor olsa gerekti. Sayılsaydı, ölüm bile göze alınır, binlerce yıllık töre birikimi fedâ edilmez, milletin maneviyatını ve direnme gücünü güçlü tutma işi ciddî olarak ele alınırdı. O yüzdendir ki, yerleşmiş eğitim düzeninin yanında Frenk usûlü mektepler ve halkın mahkemelerinin yanında “fenni mahkemeler” kurulabilmiş, yabancı papazların yüzlerce mektep açmalarına izin verilebilmiştir. Memâlik-i Mahruse çapında açılan yabancı mekteplerde, azınlık mensuplarının çocukları, Türkler ve devlet aleyhinde zehirli fikirler aşılanarak yetiştirilmişlerdir. Azınlıkların isyancı çetelerinin çekirdeğini de bu okullardan mezun olanlar teşkil etmiştir. Robert Kolej bunların timsalidir.[5] Ne acıdır ki, 1904 yılında, Memâlik-i Mahrûse dâhilinde sadece Amerikalı misyonerlere ait 465 mekteb vardır. Bunların yanında 24 İtalyan, 7 Alman, 7 Avusturya, 83 İngiliz ve 57 Fransız mektebi faaliyet hâlindedir.[6]

 

Buralarda okuyan Türk zadegânının çocukları ise, kendi milletini aşağı ve kötü olarak görecek bir ruh yapısında yetiştirilerek millî hayatın temellerine, içimizden birileri vasıtasıyla, dinamit konulmuştur. Tanzimatçılık, buraların etkisi altında yetişenlerin eseridir. Askerî okullarda istihdam edilen Fransız, Alman ve İngiliz hocalar da bu milletin çocuklarının ruhunu zehirlemişlerdir. O yüzdendir ki ordu ile millet arasındaki bağ kopmuştur.

 

Elçilerin ülkeyi idare ettiği, okumuşların milletini ve töresini aşağı gördüğü, yaklaşık yüz kırk yıllık dönemin sonunda, bir ölüm-kalım savaşından sonra, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. 1923 yılında, ülkemizde yol, demiryolu, mektep, hastane, imalâthane, üniversite sayısı acınacak miktarda ve vasıfta idi. Yunan askerinin yakmış olduğu Bursada, evlerini tamir ettirmek isteyen vatandaşlar aylarca sıra beklemek zorunda kalmışlardır.[7] Çün ki, çivi İtalyadan ithâl ediliyordu. O tarihte, ülkede on iki milyon nüfusun bulunduğu söylenir.[8] Ancak, bu nüfusun bir buçuk milyonu harb malûlüdür, üç milyonu da ağır hastalıkların pençesindedir (Sıtma, Verem, Frengi ve Trahom). Üstelik, ülkede ilâç ve aşı üretilememektedir. Ülkede köylü sefil, şehirli fakir, tarım çok verimsiz, sanayi yok denecek seviyededir. Durum çok vahim, görüntü çok acıklıdır. Böyle bir ülkede siyasete ve idareciliğe talip olmak, cehennem âzabını kendi rızasıyla kabullenmek olsa gerekti. Yine de bu milletin çocukları kolları sıvamış ve memleketi de fikriyatı da imar etmeğe gayret etmişlerdir. Hayatlarını bu uğurda harcamış olanların hâtırası önünde saygı ile eğilmek, rahmet dilemek gerekir.

 

Yeni kurulmuş bulunan bu cumhuriyet yönetimi bir taraftan okumuş ve uzman adam sıkıntısı çekerken, öteki taraftan da, siyasî mülâhazalarla, eskinin seçkinlerini tasviye etmek zaruretini hissetmiştir. Böylece de medeniyet birikimi olmayan insanlardan seçkinler tabakası oluşturmak gayretine girişilmiştir. Bu kitle ise, müktesebatı itibarıyla, her türlü siyasî tesire açık, iktidarı her şeyin üstünde tutan, çok okuyup yazmayan ve ince eleyip sık dokumayan bir kişilik taşıdığı için ne idüğü belirsiz bir cemiyet üremeğe başlamıştır. Meselâ, günümüzde çocuk yuvalarının resmî adı “kreş”tir. Bu kelime Fransızcadan aparılmış olup “ahır” demektir. Ahır her ne kadar hayvanların bağlanmasına yarıyor olsa da, Katolikler, İsanın ahırda doğduğunu farz etmekle çocuklarının gittiği yere “Sen Kreş”, yâni “mübarek ahır” diyerek bir mensubiyeti ifade etmişlerdir. Herhâlde, Fıransaya “bilgi-görgü” arttırmak üzere göndermiş olduğumuz çok muhterem zevattan birisi bu ismi Türkiyeye getirmiş olsa gerektir. Amma, bu muhterem, lûgat açıp da bunun ahır anlamına geldiğini tesbit etme lüzumunu neden duysun ve kitapla muhatap olama zahmetine nasıl katlansın?!

 

Bu maddî şartların ağırlığı yanında, siyasî iktidarlar, beşerî mühendislik peşinde olmuşlar ve halkla tam bir zıtlaşma içine girmişlerdir. Lozan Barış Antlaşmasının imza edilmesinden biraz önce yayınlamış olduğumuz Hukuk Beyannamesi gereğince, memleketimizde yeni ve “medenî” bir hukuk nizamını kurmak için Lahey Adâlet Divanı tarafından seçilecek “yeteri” kadar Avrupalı hukukçunun tam yetki ile çalıştırılması peşinen kabûl edilmiştir. Nitekim, kısa bir zaman içinde bunlar çeşitli ülkelerden seçilerek Türkiyeye gelmiş ve 1932 yılına kadar çalışmışlardır. Bunlar değişik ülkelerden geldikleri için, yeni kanunlarımız da değişik ülkelerden alınmıştır. Muhterem zevatın aylık maaşları önceleri 160 lira iken şikâyet üzerine bu maaşlar 240 liraya yükseltilmiştir. ( Prof. M. Armağan: “Lozan Antlaşmasına eklenen beyannameyle en az beş yıl süreyle dört danışman çalıştırmayı kabûl ediyorduk. Faloche adlı bir İspanyol, Sauser-Hall adlı bir İsviçreliyi biliyoruz. Ernst E. Hirsch işin neresindedir bilmem. 1924-1929 arası beş yıl yetmemiş olacak ki, 12.06.1929 tarihinde işbu dört adlî danışmanın her birine aylık 150 Türk altını vermek için İcra Vekilleri Heyetince 12.06.1929 tarihinde bir karar çıkarıyor. 150 Türk altınını az gördükleri için, şimdi artık hepimizin çok iyi bildiği Lahey Yüksek Adalet Divanı nezdinde itirazları sonunda aylık maaş 240 Türk altını oluyor. 02.10.2008 Zaman Gazetesi, “Türk Hukuk Devrimi Neyin Bedeliydi”)

 

Bu şartların oluşturmuş olduğu ortamın yetiştireceği insan yapısının çok muteber olmasına imkân yoktur. Zîra, çocukların evde gördüğü terbiye ile okulda kendilerine verilmeğe çalışılan bilgi arasında tezatlar vardır. Bu çelişki karşısında, çocuklar, erken yaşlardan itibaren şizofren bir çözüme yönelirler: evde ataların istediği gibi, okulda öğretmenlerin istediği gibi davranmağa ve konuşmağa başlarlar. Sonra da bu şizofren anlayış bütün ömürlerince, her yerde ve her şartta tatbik edilmeğe devam eder. Öyle ki, bu çocuklar günün birinde kendileri de ana-baba olunca, bizzat şizofren davranış göstererek kendi çocuklarını daha da erken yaşta iken bu ruh hâline esir etmeğe başlarlar. Meselâ, diyelim ki bir ata çocuklarına açık-saçık giyinmenin iyi olmadığını söylüyor olsun. Söz konusu ata, yaz tatili için devletin verdiği deniz kampına gidip de don-paça soyununca, çocukları bir ruh darbesi yaşarlar; hem kendilerine söylenenler ile yaşanılanlar arasındaki tezat çok büyüktür, hem de bunu yapanlar ilâh mertebesinde görülen ve sevilen atalarıdır. Buradan itibaren de, kısa bir zaman içinde ve şizofren bir çözümle, ruhunu şeytana satmış fertler üremeğe başlar.

 

Bu kişilik yapısına esir olmuş kimseler için, sadece iktidar bir anlam ifade eder: siyaset, cinsiyet, eşya, mal, araba, adam vs üzerindeki iktidar. Geri kalan her şey bir söylemden ibarettir ve şartlar gerektirdiği zaman her kalıba girilebilir. Bunların çoğu bir inanç ve iman sahibi değillerdir ama bir tarafa mensup görünmenin faydasını bilirler. Herhangi bir inanç sahibi olduğunu iddia eden öyle kişiler vardır ki, bunun gereğini asla yapmazlar. Meselâ, mümin olduğunu söyleyip mangalda kül bırakmayan bâzı kimseler rüşvet alır, kopya çeker, faiz yer, haksız kazanç edinir, pahalı araba ve eşya kullanır, devlet malını çalar, senet ve çek sahteciliği yapar, dostlarını çarpar, yalan söyler, fuhuş yapar vs.. Yozlaşmış ruhlar, her ân sadece kudret kaynaklarının kimlerde olduğunun arayışı içerisindedirler ve her ân deri değiştirirler.

 

Elbette ki, ülkemizde her tür ülküden ve imandan olmakla beraber, dürüstlük, çalışkanlık, tevazu, insan severlik, yardımlaşama, fedakârlık, fazilet vs üstün meziyetleri taşıyan milyonlarca şerefli kardeşimiz, çok şükür ki vardır. Yoksa, bu ülke nasıl ayakta kalırdı. Ne yazık ki, bunlar gidişata hükmeden kimseler değildir. Zîra, ötekiler kadar arsız ve acar değillerdir.

 

Cemiyetimizin bir kısmı için, medeniyet ve töre birikimi sadece lâfta mânâ ifade eder. Meselâ, Türkçe büyük bir keşmekeş içinde iken, bu konuda en utanç verici tavrı sergileyen muhafazakâr kesim olmuştur: Bu kesimin allameleri bile hem uydurukçaya direnmemiş, hem de Frenk dünyasından kelimeler apararak konuşma ve yazma zaafını yenememiştir. Çok zengin bir dil iken, Türkçe, günümüzde hem kısırlaştırılmakta, hem de Frenk dillerinin tahakkümüne sokulmaktadır. Fazla uzağa gitmeğe gerek yok: TBMM’nin çıkardığı kanunlara bakıldıkta, kullanılan dil itibarıyla, üzülmemek mümkün değildir. Adında “Millî” kelimesi bulunan bu yüce kurumda, nasıl olur da “ulusal” kelimesi kullanılabilir?! Hiç mi dil bilen birileri orada istihdam edilerek doğru dürüst bir Türkçe kullanmanın yoluna gidilemez?! İşler artık ayağa düştüğü için, daha dün köyden gelen bir adam bile, üstüne İngilizce yazılar yazan giysi giyer ve açtığı iş yerinin adını da İngilizceden seçip koyar. Yabancı okullarda okuyanlar bunları zaten zarurî görürler. Devlet adamları, bile şirket tarafından devâsâ yazılarla yazılmış “Globally Yours” gibi levhaların altında nutuk irad ederken nasıl rahat olabiliyorlar? Kendi geçmişlerini ve miraslarını inkâr mânâsına gelen bu çukura nasıl düşebiliyorlar. Bunlarda bir medeniyet anlayışı olamadığı gibi, sırtında yaşadıkları milletlerine karşı bir utanma duygusu da yoktur. Bilmezler ki, bu gidişle, en geç olarak, çocukları Frenklerin uşakları olacaklardır.

 

Vahamet bununla bitmemektedir, sıradan insanlarımız vau, okey, ful, poşet, baybay gibi yabancı kelimeleri ağızlarına kolaylıkla pelesenk edebilmektedirler. Annelerimiz, sevgili annelerimiz bile, bir yerden ayrılırken, çocuğuna “Hadi baybay de” diye “terbiye” vermeğe başlamış bulunmaktadırlar. Hiç şüphe yok ki, yaşamakta olduğumuz bu dönem, Türkçe bakımından, kara bir dönem olarak anılacaktır.

 

Çocuklarımıza doğru bir terbiye verebilmek iddiasıyla kurulan bâzı özel okulların eğitim müfredatına ve yönetim tarzına bakıldıkta, maalesef, bunların da iddialarının çok uzağına düşmüş oldukları görülmektedir. Ancak, hükümdar çıplak olduğunu bilmezden gelmektedir. Zîra, herhâlde, para ve iktidar tatlı olmakta, işin esasına girmek zor gelmektedir.

 

Devletin, devlet olma rükünlerinden birisi de sağlam ve parasız eğitimdir. Hâlbuki, devletimizin okulları hem maddî, hem manevî sefalet içindedir. Çocuklarımız, âdet yerini bulsun diye mektebe gitmekte, bütün ağırlıklarını dershanelere vermektedirler. Üstelik, artık bir işe yaramaz olmuş olmalarına rağmen, devlet okulları da giderek paralı hâle getirilmektedir. İllâ ki ben okumayacağım diyenler hariç, herkes liseden mezun olabilmektedir. Oysa, insanlardan bâzısının az zekâlı, bâzısının da üstün zekâlı olduğu ve bu iki derecenin arasında sayısız seviyenin bulunduğu bilinen bir gerçektir. Dahası, bâzısı hiperaktiftir veya ruh hastasıdır ve bunlar, en azından, oturup doğru dürüst ders çalışamazlar. Güçlü ile işe yaramaz kişiliklerin arasında da binlerce derece vardır. Öyle olunca da, herkesin lise mezunu olamayacağı açıktır. Ne var ki, ABD’nde olduğu üzere, okulları çocukları caddeden alıp kapalı bir alanda denetin altında tutmak için kullanmak gibi bir anlayış hâkim ise, elbette ki herkes liseden mezun olur. Bu ortamda da öğretmenin beş paralık itibarı ve gücü kalmaz.

 

Öte yandan, okullarımızda yabancı dilde eğitim verme çılgınlığı başlamış bulunmaktadır. Devlet de, özel okul sahipleri de, bu çılgınlıkta kendi kendileri ile bir yarış içerisindedirler. San ki, yabancılara yaranmanın yarışı vardır. Bu ortamda, bâzı özel okulların esasen art amaçlı olacakları şüphesizdir; tıpkı daha önceki misyoner okullarında olduğu üzere. Devlet adına da, millet adına da, işbu durum utanç vericidir ve çok vahimdir. Oralardan ancak kendi inancına, töresine ve medeniyetine yabancı, hatta düşman insanların çıkmaması mucize olur.

 

Siyasetçilerimiz, devlet memurlarımız, iş adamlarımız en ufak bir imkân buldukları ânda, makam arabaları, mükellef çalışma mekânları, yazıcılar, sürücüler, hizmetçiler edinirler. Türkiyede 120.000 makam aracının mevcut olduğu söylenir. Memleketimizde, bâzı makamlardan emekli olanlara birkaç adet pahalı makam aracı ve birçok koruma görevlisi tahsis edilmektedir. Bunların arasında bu israfı reddetmiş olan birisi şimdiye kadar duyulmuş değildir.

 

Ailelerimiz, öteden beri söylendiğinin aksine, artık ne ataerkil, ne de anaerkil değillerdir. Bir ucûbeye dönüşmüşlerdir; balaerkil, yâni çocuk hâkimiyetindeki ortaklıklar hâline gelmişlerdir. Bu işin başını da analarımız çekmektedir. Merhametleri ve şefkatleri onları gütmekte olduğu için analarımız çocuklarının kölesi gibi hareket etmektedirler. İşin tabiatı icabı, bu tutum sadece kendileri ile sınırlı kalmamakta, bunlar kadın ve ana olarak da kocalarını kolaylıkla tesir dairelerine almaktadırlar. Öyle olunca da çocuklara disiplin verilememekte, hiçbir adanmışlığı olmayan, kolaycı ve rahatçı asalaklar yetiştirilmektedir. Analarımız böyle bir yola, maalesef, kendilerine analık ve aile reisliği konusunda hiçbir eğitim verilmediği için girmektedirler. Bu yüzden, ülkemizdeki aile eğitimine, yani öncelikle kadın eğitimi konusuna yönelik yeni ve âcil girişimlerin olması gerekmektedir.

 

Çocukların her istediğini yapmak özel bir tatmin unsuru olmağa başlamıştır. “Biz göremedik,  bâri onlar yaşasın” söyleminin arkasında nasıl bir mesuliyetten kaçma hastalığının ve masum yavruların istikbâlini karartma tehlikesinin yattığını insanlarımız görememektedir. İnsan yetiştirmek, sadece onları beslemek ve isteklerini karşılamak demek değildir. İnsan yetiştirmek demek, çok zor olan terbiye için ömrümüzden ve rahatımızdan zaman ayırmak ve bu uğraşının sancılarını, hayâl kırıklıklarını, umutsuzluklarını, gizlemeye çalışılan öfkeleri, çölde kaybolmuş bir insanın umutlarını ve fırtınalardan sonra ortaya çıkan güneşe benzeyen mutlulukları yaşamak demektir. Lâpacı, bıkkın, kolay vazgeçen, bencil, kaytarıcı, korkak, yalancı, omurgasız insanlar sokakta bile barınamazlar amma, Türklerde, “sevgili evlât” yaftası altında, ailelerin baş köşelerine çıkarılırlar. Bu iş böyle gitmez, gitmemelidir. Atalar, çocuklarının terbiyesi için sadece para ve şefkat ayırmayacak, daha ziyâde zaman ve emek ayıracaklardır. Hatta bu iş için önce kendileri eğitim göreceklerdir.

 

Biz bu hallerde yuvarlanıp dururken, yumuşakça hayatı sürerken, yozlaşmaya ve imansızlığa aldırmazken, dilimizi bile horlamakta ve çiğnemekte iken, dünya son sür’atle bir yerlere doğru koşuyor. Koşu, bilgi, beceri, güç, irade ve dirayet koşusudur. Bütün zamanların kahredici silâhı olan “kafaları karıştır, aldat, böl ve yönet”  anlayışı bütün şiddetiyle uygulanmaktadır. Bu koşuda dağılanlar, saftoroş olanlar ve arkada kalanlar köle olmağa mahkûmdur. Irakta ve Afganistanda yapılanlar, maazallah, bir gün bizim ismeti harimimizde de cereyan edebilir. Zâten, 1918’lerde kısmen cereyan etmişti.

 

1918 yılındaki yenilgi, 1683 yılında ilk defa patlak veren yenilgiler zincirinin bir halkası olmuş ve Türklere çok pahalıya mâl olmuştur. 1918’den sonra, yer ile yeksan olmuş vatanda bir şeyler yapılmağa çalışılırken bu defa yatuk (yerleşik) olmanın ve asırlar boyunca hükmeden milletten olmanın sıkıntıları yaşanmağa başlanmıştır. Bu bapta, İbn-i Haldun haklı çıkmaz inşallah.

 

Hakkımızda tiyatro oyunu yazacak olsak, Faust türü bir oyun çok anlamlı olabilir. Öylesi bir oyunda, bilge Mefistofeles kılığındaki şeytan, çaresizlik batağına düşmüş birilerine “bak sana devletini veriyoruz, ama sen de töreni ve ruhunu bize sat !” demiş olabilir. Onlar da, devletsiz kalma fikrinin uyandırdığı çılgın bir korkunun sevkiyle, kuşaklar boyunca buna râzı olmuş olabilirler; ne varsa verirler ve türlü kılığa girerler. Daha sonra da bu eytan, başka birilerine, pekâlâ, “ bak sana töreni ve hürriyetini veriyoruz, ama sen de devletini bize sat!” demiş olabilir. Onlar da, yıllarca horlanmış ve ezilmiş olmanın acısı ve pembe hayat hevesiyle buna rıza göstermiş olabilirler. Ne yazık ki, bu alışverişlerde, milletin elde var sıfırla kaldığını görmek için feraset gerekmez. Birinci şıkta töre ve ruh, ikinci şıkta da devlet gidince, elde kalanlar, içi boş mevhumlardan ibaret olur. Zîra, ruh, töre ve devlet elden gidince, gerisi zâten gerçek olmaktan çıkar. İşte, biz Türkler, bu deli gömleğini, devletten bile bir şey beklemeden ve kimseden çekinmeden, kendi irademizle çıkarmağa karar verebilmeli ve kendi elimizle çıkarma gücünü gösterebilmeliyiz. Hattâ, Dünyaya örnek olacak fikirlerle ve tekliflerle ortaya çıkabilmeli, medenî bir şekilde, fakat azimle çalışmalıyız. Bu yolda, önce Allaha, sonra da milletimize ve aslımıza güvenmeliyiz. Zîra, “yıldırımlar kudursa da, biz bu vatanın ölmez nigehbanıyız” diyenlerin, sadece Allah rızası için yaşamış nice nesillerin torunlarıyız biz. Ancak o zaman, bugün marazlı olan ruh hâlimiz sağlığına kavuşur ve büyük medeniyetler yaratmış olan milletimiz bu vâdide yeniden muhteşem bir yer alır.

 



[1] Kur’an, 14/34, 33/74.

[2] -Dr.Hatice Doğru, Osmanlı İmparatorluğunda Yaya-Müsellem-Taycı Teşkilâtı, Eren yayıncılık, Istanbul,1990, s.8.

[3] Corc Vaşbörn (George Washburn), Fifty Years in Constantinople and Recollections of Robert College, Houghton Mifllin Company, Boston and New York, 1909, s. Giriş 16,17.

 

[4] Dr. Hatice Doğru, Osmanlı İmparatorluğunda Yaya-Müsellem-Taycı Teşkilâtı, Eren Yayıncılık, Istanbul, 1990, s. 28, 29, 30.

[5]İlknur Polat Haydaroğlu, Osmanlı İmparatorluğunda Yabancı Okullar, Ocak Yayınları, Ankara, 1993, s.125.

[6] Polat, a.g.e., s.91-95

[7] Milli Mücadele sonrasında savaşın insanlar ve şehirler üzerinde yarattığı tahribat, Anadolu’nun her şehrinde, kasabasında, insanların günlük hayatını derinden etkilemiştir. Bursa’da yaşananları, o dönemi yaşamış akrabalarımın anlatılarına dayanarak ifade edebilirim.

[8] Osmanlı Devleti’nin en son yaptığı 1914 nüfus sayımına göre toplam nüfus 14.255.913 kişidir. 1927 yılında yapılan nüfus sayımında ise toplam nüfus 13.648.270 kişidir. 1927 sayımına göre 20–55 yaş aralığında her 1000 kadına 824 erkeğin düşmesi yaklaşık 13 yıl sonra dahi 1914 nüfusuna ancak yaklaşıldığı ve yaşanan süreçteki savaşların, salgın hastalıkların ve göçlerin sonucudur. Bkz, Cem Behar, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’nin Nüfusu 1500–1927, İletişim Yayınevi, İstanbul, 1996; 1927 Türkiye Nüfusu, Merkez İstatistik Müdüriyeti Umumiyesi, Ankara, 1928.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü