Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), Uygulamalar ve Riskler

25 Kasım 2009
Celâl ER

A- GDO İLE İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUKİ DAYANAKLAR, İLKELER

Türkiye 1957 Roma, 1963 Ankara Anlaşmaları’ndan beri, bu yeni tarihi dönemde, Avrupa ile bütünleşmeye ve her bakımdan Avrupa Birliği’nin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olmaya büyük gayretler sarf etmekte; bıkmadan, usanmadan büyük bir sabır ve azim göstermektedir. Aradan geçen yarım asırdan daha fazla bir zaman içerisinde, bu Avrupa Birliği’ne girme sevdası ve aşkı çok değişik safhalardan ve mecralardan geçerek bugünlere kadar gelmiş ve hala da devam etmektedir. Her ne kadar bazı görüşlere göre bu yolda çok önemli mesafeler alındığı söylenirse de, yolun daha neresine gelindiği veya neresinde bulunulduğu bilinmemektedir. Bu görüşte olanlara göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümetleri’nin istisnasız sürdürdükleri yarım asırlık resmi devlet politikasına göre, Avrupa Birliği yolunda çok önemli engeller aşılmış ve yollar kat edilmiştir. Artık vuslat için çok fazla bir zaman kalmamıştır ve kavuşmak yakındır. Türkiye bunun için AB’den esas üyelik müzakere tarihi almış ve bu müzakerelerde de önemli başarılar sağlamıştır. Her ne kadar gidilen yolda bazı pürüzler, hatta ciddi engeller bulunmakta ise de bunlar zaman içinde ortadan kalkacaktır. Bir başka görüşe göre de, hiçbir zaman Türkiye sevdalandığı bu onulmaz aşktan sağlıklı bir netice alamayacak, bu sevda Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı gibi sonuçsuz kalacak ve hüsranla son bulacaktır. Avrupa verdiği bitmez tükenmez umutla, Türkiye’den kendi tayin ettiği ve uyguladığı politikalarla hiçbir şekilde telafisi mümkün olmayan tavizler koparmakta ve hayati önemde menfaatler temin etmekte, “Türkiye Gemisi”ni hiçbir şekilde koparılamaz demir zincirlerle Avrupa limanına bağlamaktadır.

Burada kısaca ve özet olarak ifade edilen pozisyon Türkiye’yi AB’nin her dediğini yapmaya mecbur kılmaktadır. İşte AB’nin ve pek çok dünya devletlerinin Kyoto Protokolünde olduğu gibi, Cartegena Biyogüvenlik Protokolü’nü de imzalaması söz konusu olmuştur. Bu şekilde önemli konularda Türkiye daima AB’nin peşine takılmaya mecbur kaldığı için, 2003 yılında Cartegena Biyogüvenlik Sözleşmesini TBMM’de de onaylamış ve yürürlüğe koymuştur. Buna göre de altı-yedi yıldan beri dört başı mamur bir Biyogüvenlik Yasası çıkarması gerekirken bugüne kadar bu yasa realize edilememiştir. Önce yasanın hazırlık çalışmaları oldukça uzun bir süre almış ve daha sonra da TBMM Tarım Köyişleri Komisyonu’nda çok ciddi tartışmalar olmuştur. Netice itibariyle konu üzerinde gerekli dikkat ve hassasiyet gösterilemediği ve geçen zaman da iyi değerlendirilemediği için yasa çıkmamış ve kadük olmuştur. Bu konudaki boşluğun bir an önce doldurulması gerekli olduğu için de, geçtiğimiz ayın (Ekim 2009) 26’sında alelacele ve etraflı bir şekilde üzerinde durulmadan, hakkında yeteri kadar görüş ve tartışma alınamadan, kanuni dayanağı olmayan, AB’den tercüme, kapalı kapılar arkasında bir “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” çıkarılıp bir gece yarısı talimatı ile 26 Ekim 2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe konulmuştur. İşte bu yönetmelikle beraber her bakımdan kıyametler kopmuş, Sivil Toplum Kuruluşları, her türlü medya ve tabi ki gıda ve yem sanayicileri ayağa kalkmış, kamuoyunda tam bir kaos meydana gelmiştir. Yönetmelik yayınlanalı beri bir aya yakın bir zaman geçmesine rağmen sular durulmamış ve ortalık sakinleşmemiştir. Acaba bunun sebebi nedir, neden hep Türkiye’de işler bu şekilde aceleye getirilmekte, herhangi bir konu neden iyice olgunlaşmadan ve kamuoyuna iyice mal edilip ve kamuoyu yeteri kadar aydınlatılmadan bu tür rahatsız edici durumlarla karşılaşılmaktadır?

TOPLUMA KARŞI AHLÂKİ VE İLMİ SORUMLULUK

Her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları vergileriyle ayakta tuttukları Devletlerinin, kendi sağlıkları, güvenlikleri, temel hak ve hürriyetleri ile ilgili konularda koruyuculuğuna inanıp güvenmemektedirler. Bu son derece önemlidir. Toplumdaki insanlar, şayet devlet ve hükümetlerinin kendi kamu menfaati yerine başka devlet veya hatta şirketlerinin menfaatlerini koruduğu şüphesine kapılırlarsa, bu işin içinden nasıl çıkılacaktır. İkincisi Cartegena Biyogüvenlik Sözleşmesi felsefesi itibari ile bireysel menfaatleri devlete karşı daima önde tutan bir yapıya sahip olup, buna taraf olunurken azami dikkat ve hassasiyetlerin gösterilmesini gerekli kılmaktadır. ABD, Kanada, Brezilya ve Arjantin gibi birçok devlet bu sözleşmeyi imzalamamış veya bir kısım AB ülkeleri gibi bazıları da çekincelerini belirtmişler, kendilerini bağlı saymadıkları maddelerini işaret etmişlerdir. Türkiye hem imzalamış hem de sözleşmenin gereklerinden olan Biyogüvenlik Kanunu’nu bir türlü çıkaramamıştır.

Yeni yayınlanan ve bahse konu olan yönetmelik, yürürlük maddeleri ile birlikte 21 maddeden ibaret bir metindir. Bu yönetmeliğin bazı maddelerinde AB Yönetmeliğindeki sınırlar verilerek GDO’lu ürünlerin üzerlerine etiket konulması veya konulmaması, GDO’lu ürünlerin bebek mamalarına hiçbir şekilde katılamayacağı ve denetimlerinin sıkı bir şekilde yapılacağı gibi bilgilerin yazılmasının gerekliliğine işaret edilmektedir. Maalesef toplum bu konuda iki kutba ayrılmış bunlardan bir kısmı bir tarafta, öbür kısmı da diğer tarafta mevzi almış adeta savaşmaktadırlar. Konu herkes tarafından ağızlarda sakız gibi çiğnenmekte, üzerinde bilen de bilmeyen de, tabiri caizse ağzı olan herkes konuşmaktadır. Hatta bir kısım koca koca akademik unvanlı her konudan anlayan (!) akil insanlar da kendisini mutlaka konunun bir tarafında bulunmaya mecbur hissetmektedir. Toplumda tam bir bilgi kirliliği söz konusudur, bunun mutlaka önlenmesi şarttır. Bu konularda bilim adamlarının ve gerçekten bilgisi olanların konuşması sorumluluklarının gereğidir. İnsanın bir konuda bilgi sahibi olmadan fikir yürütmesi ve düşünce açıklaması ancak Türkiye’de mümkündür. Bu şekildeki bilimsel konulara mutlaka ilmi bir dikkat ve hassasiyet ile yaklaşılmalı, mesele asla bir ideoloji ve siyaset konusu yapılmamalıdır. Çarşaf çarşaf gazete sütunlarında, köşe yazılarında ve boy boy televizyon ekranlarında reyting uğruna, reklam için asla spekülasyon ve demagojiden ileri gitmeyen dedikodular yapılarak vatandaşa hilafı hakikat beyanlarda bulunulmamalıdır. Yoksa bugün olduğu gibi insanları bu bilgi kirliliğinden korumak ve kurtarmak mümkün olmayacaktır. Bu konuda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı üzerine düşen sorumluluğu ve görevleri yerine getirmekte tam bir acziyet göstermiştir. Aslında insan sağlığı ve gıda güvenliği açısından gerek Biyogüvenlik Yasasının üzerine eğilinmesi ve gerekse yönetmelik yapılarak bu konudaki boşluğun doldurulması ve bu alanın başı boş bırakılmayacağının gösterilmesi hayra alamet iken, Tarım Bakanı “Bu yönetmelikle biz GDO’lu ürünleri yasaklıyoruz. Türkiye’ye 1 gr bile GDO’lu ürün sokmayacağız” diyerek doğruyu kamuoyundan gizlemeye gayret etmiştir. Bakanlığın üst kademe bürokratları da zaman zaman Bakanı takip etmeyi bir görev bilmişler veya tam bir sessizlik içine gömülmüşlerdir. Yapılan yönetmeliğin hatalı maddeleri değiştirilebilir, gerekirse yeni maddeler konulabilir, fakat nerede görülmüştür ki, insan sağlığı ve gıda güvenliği kadar hassas bir konuda (Gıda ve Yem İthalatı, İhracatı, İşlenmesi vb. konularda) bu kadar kısa sürede uygulamaya geçilebilsin, bu durum Türkiye’de tam bir kaos ortamı yaratmıştır. Çünkü Türkiye her yıl 1.6 milyon tonu soya unu, soya keki, soya proteini olmak üzere, 800 bin tona yakını da mısır ve mamulleri, 2.4 milyon ton gıda ve yem hammaddesi ithal etmektedir. Bu ithalatın bedeli 1.5 milyar doları geçmektedir. Bu ithalat yeni de değildir, yıllardan beri yapılmaktadır. Bu ithalat şu veya bu sebeple yapılamadığı, ne yapılamaması sadece belli bir süre geciktiği, zamanında yapılamadığı taktir de bile her biri birer canlı olan kanatlı hayvanlar için tam bir felaket olacaktır. Nitekim yönetmelik yürürlüğe girdikten sonra gümrüklerdeki gecikmeler ve mallar zamanında çıkarılamadığı için tehlikenin ayak sesleri duyulmaya başlanmıştır. Ayrıca soya proteini sadece kanatlı hayvanların yem rasyonlarında değil, gıda ve kimya sanayinde, endüstrinin hemen bütün alanlarında, verilen bir bilgiye göre 800 ayrı yerde kullanılmaktadır. Soya yağı, mısır özü yağı, kolza ve pamuk yağları çok önemli ürünlerdir. Mısırın yem sanayinde kullanılması bakımdan önemi soyadan daha geri değildir. Mısırın gerek yağı, gerek nişastasından tutun da nişasta bazlı şekerlerine kadar meşrubat sanayinin tamamında ve her türlü mısır mamulleri üretiminde kullanıldığı bilinmektedir. Kolza için de aynı hususları söylemek gereklidir. Zaten dünyada en fazla üretilen GDO’lu ürünler soya, mısır, kolza ve pamuktur. Bunları da en çok üreten ve dünyaya pazarlayan ülkeler ABD, Arjantin, Brezilya, Meksika, Kanada, Pakistan, Hindistan ve Çin’dir. Hilafı hakikat olarak GDO’lu ürünlerin sokulmadığı söylenen AB, yılda 40 milyon tonun üzerinde gıda ve yem hammaddesi olarak soya ve mamulleri ithal etmektedir. Ayrıca başta İspanya olmak üzere Romanya, Almanya, Fransa, Polonya, Portekiz, Çek ve Slovak Cumhuriyetleri GDO’lu ürünleri bizzat yetiştirmektedir. 2007 yılı verilerine göre dünya genelinde 12’si gelişmekte ve 11’i gelişmiş olmak üzere 23 ülkede yapılan transgenik ürün tarımı 115 milyon hektarı geçmiştir. O halde buraya kadar verilen gerçek ve doğru bilgiler göstermektedir ki, derhal ve bir an evvel halk doğru aydınlatılarak bilgi kirliliğine son verilmelidir. Ayrıca Türkiye’nin ekonomik ve sosyal menfaatleri de mutlaka dikkate alınmalıdır.

C- GDO YÖNETMELİĞİ, GDO GERÇEĞİ VE TEKNİKLERİ

Nitekim daha aradan bir ay gibi bir zaman geçmeden, şükür ki hükümet yaptığı yanlışlıktan dönmüştür. Yaptığı hata da ısrar etmemiş, 20 Kasım 2009 tarihli ve 27412 sayılı Resmi Gazete ile bahse konu yönetmelikte önemli değişiklikler yapmıştır. Yönetmelikte yapılan bu değişiklikler de yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 26 Ekim 2009 tarihinden itibaren geçerli kılınmıştır. Yeni düzenlemelere göre, ilk yönetmelikteki “Gıda veya Yem GDO’lardan biri veya birkaçını toplamda en az %0.9 oranında geçiyor ise, GDO’lu olarak kabul edilir. Gıda veya Yemin %0.5’den fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmez. GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz” hükümleri çıkarılmıştır.

Bu durumda gıda veya yem GDO’lardan biri veya birkaçını içerirse oranına bakılmadan GDO’lu olarak kabul edilecek, “izin verilmeyen GDO içermesi halinde” ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmeyecektir. GDO’suz ürünlerin etiketlerinde istenirse ve ürünün GDO’suz olduğu ispatlanırsa ürünün GDO’suz olduğu yazılabilecektir. Yönetmelikte yapılan değişiklikle, ithalatçı firmadan, GDO ve ürünlerinin üretildği veya yüklendiği ülke yetkilileri tarafından düzenlenmiş ürünün miktarı ve aktarılan geni belirten belge veya uluslar arası refere edilmiş (doğruluğu kabul edilmiş) bir laboratuardan alınmış analiz raporu istenmesi de hükme bağlanmıştır. Yönetmelik hükümlerine göre izin verilen GDO’lu gıdaların, Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği’nde yer alan şartlara ilave olarak belirtilen hususlar çerçevesinde etiketlenmesi zorunlu tutulacaktır. Yem veya yemlik madde olarak kullanımına izin verilen GDO’lu yemler de yem mevzuatında yer alan etiket gerekliliklerine ek olarak yönetmelikte belirtilen şekilde etiketlenecektir.

En önemli hususlardan biri de yönetmelikle, 26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin AB’nin kabul ettiği kriterlere uygun olması şartıyla “izin koşulları, başvuru, ithalat”a ilişkin hükümlerinin 1 Mart 2010 tarihinden itibaren uygulanacağı hükmü getirilmiştir. Bakanlık tarafından GDO ile ilgili bilimsel ve teknik verileri araştıracak, yorumlayacak ve görüş oluşturacak görev süreleri 2 yıl olan uzmanlar listesinin oluşturulmasına ilişkin düzenlemede de değişiklik yapılmış, uzmanlar listesinin üniversiteler, Türkiye Bilimsel ve Teknoloji Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve araştırma kuruluşlarında görevli konu ile ilgili uzman veya öğretim üyelerinden oluşturulacağı hükme bağlanmıştır. Daha önce, bu listede Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü (TAGEM), Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü (TÜGEM) ve Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü (KKGM) birimlerinden temsilciler de yer almaktaydı. Değişiklik ile, GDO’lu gıda ve yemlerin “transit geçişlerini” yasaklayan madde yönetmelikten çıkarılmıştır.

Pek çoklarının bildiği gibi Türkiye’ye 1996 yılından beri transgenik bitkilerden elde edilmiş gıda, yem ve çok çeşitli endüstri hammaddesi ithal edilmektedir. Sanki bu çok yeni bir durummuş gibi bir tavır takınmakla biz sadece kendi kendimiz aldatmış oluruz. Fakat bütün bunların ifade edilmesi ve ortaya konulması asla GDO’lu ürünlerin hiçbir riski yoktur anlamına gelmemelidir. Özellikle antibiyotiklere direnç, doğaya gen kaçışları, biyoçeşitliliğin azalması, bir kısım insanlarda önemli alerjik sorunların meydana gelmesinde GDO’lu ürünlerin etkisinin bulunduğu yapılan araştırmalarla ortaya konulmaktadır. Yalnız bu alandaki araştırmaların kesin hüküm verebilmek için sayısının yeterli olduğu söylenemez.

İnsanoğlu tarihi gelişme seyri içerisinde birincil ihtiyaçları olan beslenme, giyinme ve barınma maddelerini temin edebilmek için hayvanları evcilleştirmiş ve bitkileri de kültüre alarak yetiştirmiştir. Daha verimli ve üstün kaliteli bireyler seçilerek ve istenmeyenler ayıklanarak, tabiattaki doğal seleksiyon taklit edilmiştir. Bu şekilde de klasik anlamda ıslah ve iyileştirme işlemleri başlamıştır. Bilim insanları ve araştırıcılar zaman içinde hayvan ve özelliklede bitkilerde üreme ve üreme organlarını keşfetmiş, verimli ve iyi gelişmiş analar, kaliteli ve güçlü-kuvvetli babalar birbirleriyle döllenmiştir. Böylece melezleme, kombinasyon ıslahı yöntemi bulunmuş ve bunun pek çok değişik tarzı ıslahta uygulanmıştır. Bu şekilde gerek seleksiyonda ve gerekse melezlemede istenilen ve arzulanan karakterleri (özellikler) determine eden (yöneten), kontrol eden genler gelecek döllerde yığılmaya, böylece de yüksek verim ve üstün kalite elde edilmeye çalışılmıştır. Daha sonra bitki ve hayvanlarda ortaya çıkan özelliklerin kalıtsal ve çevre şartlarının bir interaksiyonu (etkileşimi) yani genotip ve fenotip etkileşimin bir sonucu olduğu anlaşılmıştır. Bütün canlılarda hücre çekirdeklerinde kalıtım özelliklerini birinci derecede taşıyan organların kromozomlar olduğu tespit edilmiştir. İlerleyen zamanlarda kromozomların canlı hücrelerinde çifter çifter (homolog) olduğu ve bunların üzerinde gen denilen kimyasal yapıdaki protein dizilişlerinin söz konusu olduğu ortaya konulmuştur. Bilimsel araştırma ve çalışmaların gelişmesi ile bitki ve hayvanlarda bir takım kalıtsal karakterler doğal ve yapay etkenlerin tesiri ile değişmeye ve değiştirilmeye çalışılmış ve bunda da büyük başarılar elde edilmiştir. Bu olaylara mutasyon denilmektedir. Mutasyonlar kalıtsal değişimler, modifikasyonlar ise gelici geçici değişikliklerdir. Mutasyonlar gen (nokta) kromozom (yapısal herhangi bir değişim) ve genom (kromozom sayılarının ikiye katlanması) mutasyonları olmak üzere üçe ayrılmakla beraber, sayısız konfigürasyonlara (davranışlara) sahiptir. Canlıda ortaya çıkan değişiklikleri yapan birimlere gen denir. Bunun kimyasal yapısı DNA’dır. Mutasyonları tetikleyen etmenlere mutagen denir. Bunlar doğal olabileceği gibi suni de olabilir.

Bitki ve hayvan ana ve baba hatları 5-6 generasyon kendilenerek saf hatlar elde edilir ve bunlar melezlenirler. Bu melezlerin birinci dölleri F1’lerdir, eğer F1’ler ana ve babalarından daha kaliteli ve verimli ise hibrit, yani melez azmanıdırlar. Bunlara yabancı dilde hibridvigor=heterozis, az öncede ifade edildiği gibi dilimizde ise melez azmanı denir. Melez azmanlığı, hibrit olma özelliği pancar, ayçiçeği, yonca, mısır, kolza ve daha bir çok tarla bitkileri ile bir çok sebzelerde olduğu gibi yabancı döllenen bitkilerde ortaya çıkmaktadır. Genellikle F1’ler, yani birinci generasyon tohumluk olarak kullanılır ve ürün alınmamaktadır. Yüksek verim ve üstün kalite elde edebilmek için ıslah ile uğraşanlar yüksek verim gücü ve üstün kalite yeteneği olan ve birbirleriyle iyi uyuşan ana ve baba hatları açıklamaz ve sadece F1 tohumu elde edip tohumluk olarak ticaretini yaparlar. Çoğu zaman hibritler de F2’ler döl vermezler. Verseler de açılmalar olacağı için verim düşüklükleri ve kalite kayıpları, bozulmalar olur.

Buraya kadar açıklanmaya gayret edilenler klasik, normal, konvansiyonel ıslah yöntemleridir. Bu yöntemlerin yanında geçtiğimiz 20. yüzyılın, özellikle de ikinci yarısından itibaren ve bilhassa son çeyreğinde, aynı zamanda içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında doğrudan doğruya canlı hücresinin çekirdeğine kromozomlar üzerine biyoteknolojik ve gen teknolojisi yöntemleri ile müdahale edilerek belli bir özelliği kontrol eden bir geni transfer etmek, nakletmek mümkün olabilmiştir. Bu müdahale ve işlem ya bazı mikroorganizmalar (Agrobacterium tumefasiens, Bacillus thrungiensis vb.) marifeti ile biyolojik olarak yada fiziki olarak ışık hızına yakın bir hızla helyum gazı yardımıyla Partikül (altın) leri bombardıman eden ve bu partiküllerle birlikte istenilen geni bir tabanca kullanılarak doğrudan doğruya yapabilmektedir. Eğer bir tarif vermek gerekirse; çiftleşme ve/veya doğal rekombinasyon yoluyla tabi olarak meydana gelmeyecek bir şekilde modern biyoteknolojideki yöntemler kullanılarak genetik materyali değiştirilmiş olan, insan haricindeki bir organizmayı ifade etmek için GDO’lu ve GMO’lu canlı terimi kullanılmaktadır.

 

Ç- SONUÇ

Görüldüğü gibi bu gen transferi işi klasik yöntemlerde olduğu şekilde normal üreme organları ve yöntemleriyle olmamaktadır. İşte böyle organizmalara Genetiği Değiştirilmiş veya Genetiği Modifiye Edilmiş Organizmalar denilmektedir. Söz konusu olan canlı bitki ise, aktarma genli bitki (AGB) olarak da tavsif edilmektedir. Aslında biyoteknolojik yöntemlerin kullanılması hiç de yeni değil ve insanlık tarihi kadar eskidir. Fermantasyon olan her yerde mikroorganizma faaliyetleri vardır ve bu faaliyetlerde biyoteknolojiktir, gen teknolojisine dayanmaktadır. Ekmeğin, yoğurdun ve kefirin mayalanması, sirkenin ve şarabın fermantasyonu bunun için en güzel örneklerdir.

Transgenik bitki elde etmek veya aktarma genli bitki elde etmek, yani doğrudan doğruya bitki hücresine müdahale bitki ve hayvan ıslahında çok kısa zamanda netice almayı temin etmektedir. Normal ıslah yöntemleri ile sadece bir tek özellik ve karakter bakımından bir çeşit ortaya koymak için en az üç beş yıl mesai vermek gerekirken biyoteknolojik yöntemlerle bir yıldan daha kısa bir zamanda başarı elde etmek mümkünüdür.

Tarımda genetik modifikasyon uygulamalarını yaygınlaşması pek çok avantajlarına rağmen tüketicilerin tepkisini ve endişesini çekmeye devam etmektedir. Bu uygulamaların güvenilirliği özellikle üreticiler açısında da çok büyük bir önem arz etmektedir. Tarımda transgenik bitkiler genellikle iki amaçla kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi çeşitli bitki zararlıları ile mücadele etmek, ikincisi de ürünün herhangi bir özelliğini değiştirmek ve geliştirmektir. Birinciye en güzel örnek çoğunlukla herbisit ve pestisitlere karşı dayanıklılık elde etmek, ikinciye örnek ise mısırın yağ ve lisin aminoasiti içeriğinin artırılması, kolzada erusik asit içeriğinin azaltılması veya tamamen bertaraf edilmesi ile oleik asit içeriğinin artırılmasıdır.

Daha önce de belirtildiği gibi hangi devlet olursa olsun birinci ve en temel görevi vatandaşlarının sağlığını korumaktır. Bunun da en önemli yolu gıda güvenliği ve sağlıklı beslenmedir. Bunun için GDO’lu ürünleri üreten, ihracatını ve ithalatını yapan ülkeler, değişik mevzuatlar geliştirmek durumundadırlar. Nitekim de öyle olmuştur. Fakat bir taraftan da GDO’lu ürünler üzerine gerek temel, gerekse uygulamalı ve geliştirme araştırmaları yapmak için çok yoğun bir şekilde çalışmalar devam etmelidir. Bunun için alt yapının hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan tesis edilmesi şarttır. Mutlaka Avrupa ve Amerika standartlarına uygun bilimsel araştırma laboratuarları ihtiyacı olduğu gibi, yeterli sayıda rutin akredite edilmiş (eş değerliği kabul edilmiş) kontrol laboratuarlarının da faaliyete geçirilmesi ve buralarda mesai yapabilecek insan gücünün planlanması, yetiştirilmesi kaçınılmaz bir zarurettir. Ayrıca konulan yasa, yönetmelik ve kuralların denetiminin en etkili bir biçimde yapılması şarttır. Vatandaş kendi sağlığının, vergi verdiği devleti tarafından korunduğuna inanmalı ve güvenmelidir. Esasen konu bütün dünya için de ve Türkiye için de yenidir. Cumhuriyet Hükümetleri’nin yasa ve yönetmelikler yapmaya çalışarak konuya eğilmiş olmasını görmek sevindirici olmakla beraber, mutlaka samimiyet ve doğruluğun elden bırakılmaması gerekir.

Yalnız yapılan her türlü işin altında bir komplo teorisi aramak hiçbir şekilde doğru değildir. “Bütün sebze ve meyvelerimiz yakında GDO’lu olacak, bütün yiyeceklerimiz GDO’lu olacak, yakında bütün toplum kanser ile bulaşacak” gibi gayri ciddi yayınlar yapmak ve sözler sarf etmek neyin nesidir! Hem de toplumda birçok hastalık ve gribal enfeksiyonlar başlamışken, bunun çaresinin de bol miktarda meyve ve sebze tüketmek olduğu bilinip dururken son günlerde ortalığa saldığımız “GDO’lu ürünler korkusu” dolayısıyla meyve ve sebze tüketiminin %20–30 azaldığını öğrenmek gerçekten korkunçtur. Çünkü insanlarımız ne maksatla olduğu bilinmez korku filmlerindeki hayali sahnelerde olan olaylarla tehdit edilmektedir. Konuya bilim adamı şüpheciliği ve ciddiyeti ile yaklaşıp insanlarımızı aydınlatmak ve bilgilendirmek başka bir şey, etrafa ölüm korkuları salmak başka bir şeydir. İnsanlara gerçekleri ve doğruları söylemek son derece önemlidir. Bu görev birinci derecede Devletin, Hükümetin, hâsılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın anayasal sorumluluğundadır. Fakat Bakanlık görevini gereği gibi yerine getirememektedir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü