Türk Dünyası Yardım Kampanyası
Mustafa KAHRAMANYOL

mkahramanyol@yahoo.com

Türklerin Bugünkü Ruh Hâli

Millî Kültürümüzün Özü Olan Dilimiz

03 Eylül 2006

Dil ve dilin kültür ile ilişkileri konusunda yazarken, oldukça geniş bir yere ihtiyaç duyulur. Zîra, konu çok geniş olmakla beraber, Türkiye’de özel bir mahiyete bürünmüş bulunmaktadır. Bu yüzden, meram anlatabilmek için, en iyisi kitap yazmaktır. Gerçekten de bu vâdide yazılmış bir çok değerli kitap vardır; taa on birinci asırda bu konuda büyük bir eser hazırlayan Kaşgarlı Mahmut üstadımızın kitabı başta olmak üzere!... Bizim buradaki işimiz, bilinenlerin özetlenmesinden ibaret olacaktır; ne yerin, ne de yenin darlığını bahane etmek olmaz. O hâlde işimize bakalım.

 

            Dil sahibi olmanın, konuşabilmenin sadece insanoğluna mahsus bir meziyet olduğu söylenegelmiştir. İnsanoğlu, yaradılışta akıl sahibi kılınmış olup, bu akıl ve onun buyruğundaki organlar konuşma kabiliyeti ile programlanmış, teçhiz edilmiştir. Bilinen kutlu kitaplar da bu anlayışı teyid etmektedir. Kur’an’da bu konu üzerinde önemle durulmakta ve aklın ilâhî bir lütuf olarak insana verilmiş olduğu tebliğ edilmektedir. Kur’an’ın tebliğine göre, Allah’ı bilmesi, cihanın sorumluğunu taşıyabilmesi ve nefsinin külfeti ile başa çıkabilmesi için, insanoğluna akıl verilmiştir. Düşünmek ve konuşmak, işte bu aklın bir ürünüdür. Bugün ulaşılmış bulunan bilim, çok yüksek bir hikmetin eseri olan bu vasfın ancak küçük bir bölümünün yapısını anlayabilmiştir ve bu anladıklarına da ileri derecede hayrandır.

 

            Görme, işitme, konuşma ve düşünme kabiliyetleri, işlenmemiş bir hazîne olarak insana verilirken, bunları doğru kullanmanın ve geliştirmenin yükümlülüğü ve imkânı insanın kendisine bırakılmıştır. Teslim etmek gerekir ki, insanoğlu da, yaratılışından günümüze kadar, bu vâdide büyük işler yapmıştır. Düşünme fiilini ilkel seviyede bırakmamış, ibret edilecek kadar yükseklere çıkarmıştır. Bunu yapabilmek için ise, ilk önce çeşitli kavramlara işaret eden kelimelere muhtaç olmuştur. Kendisine verilmiş hassaları kullanırken, insanoğlu öğrenmiştir ki, ne kadar çok kavram tasavvur edilir ve çeşitli kavramlara has ne kadar çok kelime üretilebilirse, hayata, evrene, dünyamıza ve insan hallerine ait o kadar çok vasıf ve hâlin mevcudiyetinin farkına varılacağı tabiîdir. Sonuç olarak da, kavram ve kelime dağarcığını geliştirmiş ve düşünme faaliyetini bir ihtiyaç hâline getirmiş olan insanlar, yüksek fikirler üretecektir. Karşılıklı konuşarak ve tartışarak, soru sorarak ve sorulmasını teşvik ederek insanların fikir ürütme sürecinin ateşini körükleyecekleri bilinen bir hâdisedir. Buradan şu sonuç da çıkarılmalıdır: Fertlerin düşünme ve konuşma kabiliyetleri ancak bir milletin sînesinde tekâmül eder. Millete mâl olmuş fikirler ise, hem insanın şahsında, hem toplum hayatında, hem de yaşanan çevrede derin etkiler uyandırır. Ne var ki, bu fikirler bâtıl olabilecekleri gibi, yüksek de olabilirler; tarih bunun örnekleri ile doludur. Ancak, sadece yüksek fikirler, yüksek bir ruh, yüksek bir toplum düzeni, güzel bir hayat ve gelişmiş bir fen ortaya çıkarır.

 

            Fert, cemiyet ve dil, birbirini karşılıklı olarak etkileyen varlıklardır. Ferdin kişiliğini, kalıtım unsurları, içinde bulunduğu iklimin ve yerin özellikleri, ailenin yapısı, çalışma ortamı ve hayat tecrübesi tâyin eder. Fertlerden oluşan toplumun da işbu şahsî vasıflardan ve tecrübelerden derin bir şekilde etkileneceği tabiîdir. Bu ortamda doğacak dilin ise, fertlerin de, toplumun da ihtiyaçlarına göre şekillenmesi ve bunlara cevap vermesi gerekir. Öte yandan, fertlerin kullandığı dilin ve konuşma tarzının da hem kişiliğin şekillenmesinde, hem de yetişkin kişilerin anlayış ve tavırlarında etkili olduğu bilinmektedir; eski Romalılar, kendi dillerindeki kısa ve keskin ifadelere önem verirler ve bu vasfın vakûr bir insan ortaya çıkardığına inanırlardı. Hatta, Yunanca’nın insanı uyuşturan bir hava yayan bir dil olduğuna kaani oldukları için, Yunanlılar’a Leves ( hafif, vakardan yoksun kimseler), kendilerine de Graves ( ağır, vakûr kimseler) derlerdi.

 

            Türk dili de, Orta Asya’nın haşîn ikliminde ve at ile deve sâyesinde çok hareketli bir hayat yaşayan, icâbında her ferdin bir asker olduğu bir milletin sînesinde doğduğuna göre, oranın şartlarının izini taşıması ve müşterek kişiliğin yapısının aynası olması gerekmektedir. Bu ortamda ve bu şartlarda, fırtınada, boranda, at sırtında hücum ederken ve çekilirken, sürü güderken, emretmek ve yönetmek hayatın idamesi için, en önde gelen ihtiyaç olmuş olsa gerektir.  Böylece, belirli bir kadere hizmet edecek bir millet yaratılmış; emretmek ve yönetmek Türk Milleti’nin hem hasleti, hem de kaderi olmuştur. Nitekim, Yahya Kemal “ Rabbin seni iklimine benzer yaratırken” tabirini, böylesi bir anlayışın şuur altında yerleşmiş derin bir kanaatin eseri olarak ortaya koymuş olsa gerektir. Bu yüzdendir ki, meramı en açık ve en seçkin bir biçimde anlatan tek heceli kelime dağarcığımız çok zengindir: al, ver, at, tut, sat, yat, öt, üt, koy, kıy, kes, kar, sar, yap, et, tat, kat, it, sok, sek, çal, sal, taş, gör, duy, vur, çek, yaz vs...Öte yandan, şüphesizdir ki, Asya bozkırlarının düzlüğü, güneşin doğuşunda ve batışında yaşanan fevkalâde manzara, geceleyin görünen gökyüzünün ihtişamı gibi tabiat şartları, Türk’ün hem bir olan tanrıya inanan, hem de fâtih ruhlu olmasına zemin hazırlamıştır. Burada, sırası gelmişken, sözünü ettiğim Orta Asya’nın iklimine ve yeryüzü hayatına bir nebze değinmek istiyorum. Bozkırın olduğu yerde, düzlükteki ufkun görüntüsü insana sonsuzluk hissini verir. Hele bir Tulpar’a ( efsanelerdeki kanatlı Türk atının adıdır) bindiniz de rüzgârla yarışmaya başladınız mı, kulaklarınızdaki rüzgâr ve toynak sesi, yüzünüzdeki rüzgârın teması, gerçek bir sonsuzluk duygusu, uzak diyarları fetih ve hükmetme duygusunu verir. Bunu, ancak yaşayan bilebilir! Atalarımız, Şeş Makam denen müziğin bâzı ahenkleri ile bu rüzgâr ve toynak sesini çok güzel taklid etmişlerdir. Abdülkadir Meragî’den bu yana, vücut bulmuş olan klâsik müziğimizde de, Anadolu’daki halk müziğinde de aynı esintileri bulmak mümkündür. Bozkırda doğan güneş sanki çok yakınınızdadır ve yerin içinden fışkırır, batan güneş de sanki toprak ananın kucağında dinlenmek üzere yavaşça yere sokulmaktadır. Her iki hâlde de, ışık cümbüşü olağanüstüdür ve karşı konulmaz bir biçimde insanı büyüler. Geceleri, semanın yıldızları ve ay, öylesine parlak ve öylesine yakın gözükürler ki, elinizi uzatsanız hepsine dokunup onları sevecekmişsiniz gibinize gelir; âdetâ sonsuzlukla bir olduğunuzu gönlünüzün her zerresi hisseder. Oranın yalçın dağları da, kocaman ağaçları da ululuk ve sonsuzluk duygusunu verir. Dağların tepelerinde de, bozkırın ufkunda da, döne, döne uçan kartallar, Türk’ün yüreğindeki uçma, sonsuzluğa varma ateşini körükler. O yüzdendir ki, cepkenlerimizin sarkan kolları kartal kanadına benzer; Ankara’da, Ayaş’ta ve Balkanlar’da oynan oyunlarda kartalın uçuşu, kanatlarının hareketleri taklid edilir. İşte bu tabiatın ve şartların çocuğu, Türk gibi olmaktan başka hiç bir şey olamaz!...Ayrıca, besini et, süt, yoğurt, peynir ve tereyağı olan milletlerin beden hücrelerinin yapısının çok sağlam olması ve zihinlerinin gücünün yüksek olarak gelişmesi beklenmelidir.

 

            Belirli bir millî kişilik kazanıldıktan sonra, bu millî kişilik, destan, efsane, masal, hikâye, mâni, türkü, şarkı, şiir, atasözü, deyim gibi dil ürünlerini ortaya koyar ve bu ürünler de ortak olan kişiliği yansıtır. Hele, sözlü geleneğin çok güçlü olduğu milletlerden birisi olan Türkler’de bu yansıtma çok çarpıcıdır. “Deli Dumrul kuru çaya köprü yaptırmış, geçenden on akça, geçmeyenden yirmi akça alırmış” diye anlatan destan, bizden  başka kimin eseri olabilir?!...Bu ürünlere itibar da çoktur ve bu yüzden de on bin kıt’a destan bilen halk ozanlarımız olmuştur. Bu husus da, milletimizin zekâ kabiliyetini gösteren ve belgelenmiş bir husustur.

 

            Öyle görülüyor ki, atasözleri her milletin kişiliğinin en belirgin aynasıdır. O hâlde, biz de kendimizi görmek için atasözlerimize bakalım:

 

-At binenin, kılıç kuşananın; At sahibine göre kişner; Yörük at yemini kendi arttırır; At altında er yatar; At atlarsa düşman çatlar; At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır; At, avrat, pusat yiğidin bahtınadır; Üç kıl kesilmez: atın kuyruğu, yiğidin bıyığı, hatunun saçı; At murattır; At sineği gibi kuyruk altında geçinir; Ata dost gibi bak, düşman gibi bin; Ata eyer gerek, eyere er gerek; Ata nal çakıldığını görmüş de, kurbağa ayaklarını uzatmış; Alma alı, satma kırı, ver yağızı, ille doru, ille doru; Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan.

 

-Deve kadar büyümüşsün, kulağı kadar haysiyetin yok; Deve kendi kamburunu görmez, karşısındakini görür; Deve Kâbe’ye gitmekle hacı olmaz; Deve bile darılsa hamuru yemez; Deveci ile dost olan kapısını büyük yaptırır; Deve kini tutmak; Devi dişi gibi adam; Devede kulak; Deveden büyük fil var; Deve kırk yılda intikam almış, ne erken oldu demiş.

 

-Koyun çobansız olmaz; Koyunu güden kurdu görür; Her koyun kendi ayağından asılır; Koyunu kurda ısmarlar; Koyun can derdinde, kasap et derdinde; Keçi dağda kıl sırtında; Keçi inadı; Taşa çıkan keçinin ağaca çıkan oğlağı olur; Keçi şarap içerse deveye meydan okur; Keçinin de sakalı var.

 

-Karga derneği kış deyince dağılır; Karga karganın gözünü oymaz; Karga mandayı tevekkeli bitlemez; Karga tûtî, şap şeker olmaz; Kargalar haber verdi; Besle kargayı oysun gözünü; Karga yavrusuna bakmış da “ah benim ak pâk evlâdım” demiş.

 

-Kurda “ensen neden kalın?”demişler, “kendi işimi kendim görürüm” demiş; Kurdu kulağından tutmak olmaz; Kurdu koyunla barıştırır; Kurdun oğlu kurt olur; Kurdun dâvetine gidersen köpeğini de yanına al; Kurt dumanlı havayı sever; Kurt kocayınca köpeklere maskara olur; Kurttan çoban olmaz.

 

-Kılıç hakkı; Kılıcı yağlı; Kılıcından kan damlar; Kılıcını arşa astı; Kılıç artığı; Kılıç keser, kol övünür; Kılıç kının kesmez; kılıç kınından çıktı; Çifte kılıç bir kına sığmaz; Kılıç yarası sağalır, dil yarası sağalmaz.

 

-Devlet er başından ırak olmaz; Devlet mansıbı bir güvercinliktir, konar göçer; Devlete yaranmış yoktur; Devlete göre güçlük olmaz; Devletli konuğu kulplu gider;

 

-Er altında at, gayret altında er olur; Er erden, tohum yerden biter; Er ikrarından, hayvan yularından; Er olan ekmeğini taştan çıkarır; Er kocar, gönül kocamaz; Er dayıya, kız halaya çeker; Yiğit lâkabı ile anılır; Yiğit kısmı gözünü budaktan sakınmaz; Yiğidin malı meydandadır; Yiğit yiğide at bağışlar.

 

-Allah, Allah demeyince işler olmaz; Allah bana, ben sana; Allah bilir, ama kul da sezer; Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar; Allah dağına göre karını verir; Allah diyen aldanmaz; Allah kerimdir; Allah kulundan vazgeçmez; Allah yardım ederse kuluna, her iş girer yoluna; Allah’ın ondurmadığını kim ondurur.

 

-Din, aklî değil, naklîdir; Dini bütün bir Müslüman; Dini olmayanın insafı olmaz; Dinsiz ile konuşanın eli kılıçta gerek; Dinini pula satan, dininden de pulundan olur. Namaz adamı yabanda komaz; Namazda gözü olmayanın kulağı ezanda olmaz; Şeytanla kabak ekenin, kabak başında patlar; Şeytanın ard ayağı; Şeytana pabucunu ters giydirir; Şeytan kulağına kurşun; Farzdan evvel farz var, namazdan evvel boğaz var.

 

-Asîl azmaz, bal kokmaz; Halayıktan kadın, gül ağzından odun olmaz; Hâlden anlayana canım kurban olsun; Ham söz, kem akçe sahibinindir; Atası ekşi erik yemiş, torunun dişi kamaşmış; Halep oradaysa, arşın burada; Kınayı yoğurmayınca kadri bilinmez.

 

            Günlük hayatımızda, kullandığımız birçok ifadede millî kültürümüzün derin izleri, nefis ürünleri vardır:

Bir işe başlarken Bismillah; bir şey temenni ederken İnşallah; şaşırırsak “Allah, Allah”; güvenirsek “Evvel Allah”; azmedersek “Alîm Allah”; bir yerden ayrılırken “Allahaısmarladık”; zor bir işe girişirken “Ya Allah”; şaşırırsak veya canımız sıkılırsa “Fesüphanallah”; bir şeyi beğenince “Maşallah”; üzülünce “Hayy Allah”; güzel insana “Kırk bir kerre maşallah” deriz. Bahriyemizde, “Bismillah Funda, Bismillah Vira” gibi tâbirler hâla kullanılmaktadır. Bunların her birinde derin anlamlar ve tecrübeler yatmaktadır. Meselâ, Firenk ülkelerine “Diyar-ı Küfr”, İslâm ülkülerine de “Mülk-ü İslâm” denirdi ve böylece çok büyük kavramları bir tek sözün içinde ifade edebilme gücü ve sanatı ortaya konulurdu. Zîra, küfrün olduğu yerler mülkten sayılmaz, ancak İslâm’ın hüküm sürdüğü yerler mülk olmaya lâyık bilinirdi.

 

Dehâlarımızdan bir kısmının sözleri de, nefasetlerinden ve ifade kudretlerinden ötürü, milletimiz tarafından atasözü gibi kabûl edilegelmiştir:

 

-Bakalım âyine-i devran ne gösterir-Bâki

-Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş-Bâki

-Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi-Kanunî Sultan Süleyman

-Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil-Bâki

-Şecaat arz ederken, merd-i kıptî sirkatin söyler-Koca Ragıp Paşa

-Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir-Ziya Paşa

-Meydane düşen kurtulamaz senk-i kazâdan-Ziya Paşa

-Kaadi ola dâvâcı ve muhzir dahi şahit

 Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet-Ziya Paşa

 

                Yukarıda, milletimizin kişiliğini yansıtan dilimizin örnekleri sunulmuştur. Bizim dilimiz, Dünya’nın sayılı dillerindedir ve Ziya Gökalp, Reşat Nuri Güntekin, Hâlide Edip Adıvar ve diğer bir çok büyük usta tarafından dilimizin yolu ve çerçevesi çizilmiştir. Ne yazık ki, uydurmaca diye bir hastalık ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu hastalık en büyük millî hazinemiz olan dilimizi talan etmekte ve kültürümüzü tahrip etmektedir. Bu konuda, Atilla İlhan 20.10.2004 tarihinde şunları söylemiştir:

“Dil meselesi, Gazi'nin yanlış yaptığı iki işten biridir. Ancak o müthiş gerçekçiliğiyle daha sonra bu yanlıştan dönmüştür. Fakat sonra gelenler sanki o bu işten vazgeçmemiş gibi kaldığı yerden devam ettiler.

Ben ilkokulun üçüncü sınıfındayken ilk önce Osmanlıca-Türkçe kılavuz geldi. Bundan sonra böyle bir dil konuşulacak denildi. Biz ufacık çocuklar bu işi alaya aldık. O zaman Cumhuriyet Halk Partisi diyecek yerde, 'Kamul Buyrul Tüz Bölemi' diyorlardı; CHP'nin özleştirilmiş hâli; böyle bir sululuk çıktı ortaya. Gazeteler dalga geçti. Hele Atatürk'ün o günlerde verdiği bazı demeçleri var, böyle lâflar kullanmış;birden bire Kamul Buyrul Tüz Bölemi demeye başladı, O’na hiç yakışmıyordu. Sonunda halkın konuştuğu dil Türkçe'dir diye karar verildi. Üniversitelerde Fransızca ve diğer dillerde eğitim veriliyordu, kaldırdılar. Böylece Mustafa Kemal bir yanlıştan dönmüş oldu.

Herkes sanıyor ki, İsmet Paşa Atatürk'ün kaldığı yerden devam etti,hayır! Mustafa Kemal Paşa hayatı boyunca bağımsız bir Türkiye savaşı verdi. Hiçbir zaman batıyla ittifak yapmadı. Batılılaşma diye bir kelimeyi ağzına hiç almadı. Oysa İsmet Paşa, iktidara gelir gelmez batıyla ittifak antlaşması yaptı. O antlaşmanın gizli olarak neler içerdiği sonradan meydana çıktı. 1940'lı yıllarda ben lisedeydim, o zaman birden bire Yunan-Latin temeli üzerinde bir kültür devrimine kalkıştılar. Biz liselerde Yunan-Latin eserlerini ders gibi okumaya başladık. Hatta Latince okutan liseler açıldı.

Bir Batı-Hıristiyan kültür dairesi vardır. Bu dairenin içindeki bütün diller Yunan-Latin esası üzerine kurumsallaşmıştır. Bütün Avrupa dilleri Yunan-Latin sözcükleriyle doludur. Doğu'ya baktığımızda ise, çok net olarak görüyoruz ki, bir Doğu-İslâm kültür dairesi vardır. Bu dairenin içinde Afganistan'dan Boşnaklara kadar bütün diller, İslâm dininin kökenlerini oluşturan Arapça ve Farsça üzerine kuruludur. Bizim Arapça ve Farsça kelimeleri dilden kazımaya çalışmamız çok büyük bir yanlıştı. Kelimeler değil sadece, daha da vahîmi, kavramlar da yok şimdi. 'Mehtap' kelimesini dilden kaldırırsanız bütün Divan Edebiyatı'nı kaldırırsınız çocuğun kafasından. Çünkü Divan Edebiyatı'nda müthiş bir mehtap faslı vardır. Mehtap dedin mi bütün o çağrışımlar birlikte gelir. Çocukların kafasında çağrışımlar, kavramlar yok oluyor. Böyle, böyle, dili yok ediyorlar ve bütün kültür de toptan gidiyor.

Her şeyi yok ediyorlar kafalarında. Dilden 'Arapça-Farsça' sözcükleri Türkçe değil diye çıkarmak çok büyük bir yanlıştı. Bu yanlış, şiddetli bir şekilde, on yıl sürdü; gençlerde çok hasar yaptı. Çünkü o zaman CHP iktidar partisiydi. Onun sözcülerinden birisi Nurullah Ataç'dı. Nurullah Ataç'ın Vatan Gazetesi'nde 'Biz Yunanca, Latince öğrenemediğimiz için geri kaldık' diye yazılar bulursun. Alenen devletin resmî fikri olarak söyleniyordu bu. Batı Hıristiyan kültürünün tam adaptasyonu. İsmet Paşa zamanında bir seçkinler oligarşisi oluştu Türkiye'de. Türkiye'de ilericilik kültür bazında konuşulur, hâlbuki ilericilik iktisat bazındadır.

Örtü meselesi de böyle. Atatürk hayattaydı, çok iyi hatırlıyorum; ben ilkokulu bitirip Anadolu'ya gitmiştim. Kaymakam olan babamın tayini çıktığı için. Orada sokaklarda çarşaflı kadınlar vardı, beni görünce arkalarını dönüp duvara, yere çömelirlerdi. Ben, İzmir'den gelmiş çok Alafranga yetişmiş bir çocuktum. Mustafa Kemal Paşa sağdı. Benim babam orada kaymakamdı. Hiçbir tedbir alınmıyordu, hiçbir şey söylenmiyordu. Mustafa Kemal Paşa inkılâbını laiklik üzerinde kurmadı, antiemperyalizm üzerine kurdu.

Batılı çocuklar kendi dillerinden 16.yüzyılda yazılmış bir eseri okuyup anlıyor; ben bile 16.yüzyılda yazılmış Fransızca bir eseri okuyup anlıyorum. Ama kendi dilimdeki Divan Edebiyatı’nı anlayamıyorum. Millî Eğitim Bakanlığı'ndan gelip 'tedrisatta ne yapmak lâzım?' diye sordular. Onlara da söyledim. Osmanlıca bütün liselerde mecburî ders olarak okutulmalı. Arapça ve Farsça da ihtiyarî olarak okutulmalı. Eğer bu yapılmazsa, 20 yıl sonra Türkler geçmişlerinden hiçbir şey okuyamayacak hâle geleceklerdir.

Türk şiiri modernleşeyim, çağdaşlaşayım, postmodernleşeyim derken ofsayta düştü. Yâni, halk şiiri terk etti. Yeni şairlerin kullandıkları Türkçe onları bu ülkede birer yabancı hâline getirdi. Gelip bana komik bir soru yöneltir bu yeniler:”Abi, şiir kitapları neden satılmıyor?” diye. Onlara, "şiir kitapları satılıyor, sizinkiler satılmıyor?" diyorum. Çünkü halk, Yahya Kemal'i, Necip Fazıl'ı, Nazım Hikmet'i okuyor hâlen. Senelerden beri, hiçbir zaman bu kadar çok satılmadı, okunmadı benim kitaplarım. Son kitabım 13. basımını yaptı. Yapar, çünkü ben batı hayranı, enayisi değilim ve klâsik Türk şiirinden geliyorum. Benim şiirimde serbest vezinle yazılmış gazeller vardır.

Son zamanlarda sadece Divan Edebiyatıyla ilgileniyorum. Yaşlandıkça o dilin daha çok künhüne vardım. Şaka söylermiş gibi söyleyip, ne derin şeyler söylediklerini öğreniyorum. Geçen gün, bir gazeteden aradılar “en sevdiğiniz şiir nedir” dediler. Aklıma bir divan mısrası geldi: 'Bir ah ile bu alemi viran ederim ben!" Bir bu çapı düşünün, bir de 'rakı şişesinde balık olsam'ı düşünün. Ben Orhan'ı çok severim; fakat Divan Edebiyatı'nı bilmesine rağmen, gözardı etmesini affedemiyorum. “

 

            İşte, dil bâbında hâl-i pür melâlimiz böyledir. Uydurmaca öylesine rezil bir ruh hâli içinde uyduruluyor ki, buna canlar dayanmaz! Meselâ, “zorunlu” diye bir kelime tutturdular; “Zor” kelimesi Türkçe değil ki, türevi Türkçe olsun! Bununla berâber, Farsça’dan almış olduğumuz bu kelime ile, zaman içerisinde, değişik kavramları izah etmişizdir: “Zora dağlar dayanmaz”, “Delinin zoruna bak”, “Zorla güzellik olmaz”, “zor iş”, “bir yeri zorlamak” vs. Öte yandan, mecburî ve zarurî kelimeleri ile ifade edilecek kavramları “zorunlu” diye bir kelimeye nasıl sıkıştırırsın?! Elbette ki kavramlardan birisi geberir gider ve dil de güdük kalır! Bir de “Onur” aşağı, onur yukarı özentisi başladı. İşbu ucûbe Frenk dillerindeki “Honoris” kelimesi esas alınarak uydurulmuştur. Çünkü, bin senedir kullanmış olduğumuz “Şeref” kelimesi, bundan nasibi olmayanlara batmış olacak ki, bunu uydurmuşlardır. Bugünlerde bunu masumane kullananlar, işin vahametini nereden bilsinler?! “Öneri”ye gelince, bu ucûbenin de temenni mi, teklif mi, tavsiye mi yerine kullanıldığı belli değildir. Ne idüğü belirsiz bu ucûbeyi kullanmak, yukarıda sayılmış olan üç kavramı da tarihe gömmek anlamındadır. “Nedeniyle” tâbiri de bir başka ucûbedir; sebebiyle, yüzünden, sâyesinde, saikıyla kavramlarının yerine bunu ikame etmek düpedüz kara cahilliktir. Bizim sözüm ona okumuşlarımızın ne büyük hikmet sahibi olduklarını, “Kreş”, “Kermes” ve “Mesdres” gibi kelimelerin dilimize sokulması hadisesi ayân etmektedir. Kreş, Fransızca’da ahır demektir ve Hıristiyan çocuklarının gittiği yuvaların adına Sen Kreş derler. Çünkü, Hz.İsa’nın bir ahırda doğduğunu kabûl eden kilise, bu isimdeki bir yerde terbiye gören çocukların, oradan birer İsa gibi çıkacaklarını ima etmek istemektedir. Frenk ellerinde, siyaset ne olursa olsun, derin kültürün dizginleri Kilise’nin ellerinde olduğunun bir göstergesidir bu tâbir. Alaman başbakanı Sayın Merkel “Hıristiyan kültürü Avrupa medeniyetinin temeli ve her şeyidir” diye boşuna mı yırtınmaktadır. Bizim zavallılar, bu kelimeyi ithal ederken kökenini araştırmak ferasetini ve basiretini nereden bulsunlar?! Bulamazlar, zîra birkaç çaput, birkaç madde gözlerini kamaştırmıştır. Tembelliklerinden de Frenge karşı aşağılık duygusu içerisindedirler. Biz buraya rahatlıkla “Yuva” diyebiliriz efendim. Kermes kelimesi de İngilizce’deki Ker Mes (Care Mess) tâbirinden araklanmıştır ve “Cemaat Rahmeti” anlamındadır. Türkler bunun yerine “Hayır Pazarı” diyebilirler. Demeyenler, kendi bilir! Mesdres de aynı rezaletin başka bir parçasıdır: Önceleri, Frenk ellerinde,  kilisede giyilen düzgün, resmî kıyafet anlamında kullanılmışken, daha sonraları gece kıyafeti anlamında da kullanılmaya başlanmıştır. Bizim cühelâ da mal bulmuş Magribî gibi bunun da kökünü, ne idüğünü araştırmadan üstüne atlamışlardır. Atilla İlhan’ın dediği üzere, bir defa kafalara Frenkleşmek girmiş ya!... Bir de son zamanlarda, neresinden baksan elle tutulur bir tarafı olmayan uydurmacanın yanında, rüküş, hatta iğrenç bir dil ortaya çıkmağa başladı; “kendine iyi bak”, “tabiî ki”, “hedefi yakalamak” gibi sözler söylenir oldu. Oysa Türkler öyle demezlerdi; “Allahaısmarladık” diye birbirlerini en ulu makama ısmarlarlardı, önü karanlık bir işe gidene de “Kendine mukayyet ol!” (Yanlış işler yapmayasın anlamında) derlerdi ve nihayet İngilizce’den çalma “tabiî ki” değil, tam mutabakat anlamında, “Elbette” veya “Hay hay” derlerdi. Bizim geleneğimizde, bedavacılığın timsali olan “yakalama”nın yeri yoktur; Türkler “Bir hedefe ulaşır” cânım efendim! Hadi hayırlısı.

 

            Ben bunca lâfı sözüm ona muhafazakârlara ve milliyetçilere söylemedim. Zîra, onlardan kısm-ı âzamisinin esas iştigali maraz-ı iktidardır; bu gibi kuru meselelerle kaybedecek zamanları yoktur ve de zat-ı muhteremlerin “vizyonları ve misyonları” nev’i şahıslarına mahsustur. Benim mâruzatım, ehl-i dile ve ehl-i ilmedir. Sürç-ü lisan ettikse affola!

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü