Türk Dünyası Yardım Kampanyası

BUĞDAY ÜRETİMİ VE GIDA GÜVENLİĞİ

27 Mart 2008
Prof. Dr. Celâl ER

Buğday Yüce Tanrı’nın insanoğluna bahşettiği en büyük nimettir. Tabiat tarihi, kültür tarihi ve arkeolojik araştırmalara göre, buğdayın ne zaman ve nerede kültüre alındığı çok kesin olmamakla beraber, zamanımızdan aşağı yukarı 10–11 bin yıl önce, verimli hilâl ile karakterize edilen, Önasya’da yetiştirilmeye başladığı bilinmektedir. İnsanoğlu bu bölgede bir taraftan buğdayı kültüre alırken diğer taraftan da at ve koyunu evcilleştirmiştir. Özellikle Önasya, Mezopotamya ve Anadolu gibi medeniyetin beşiği olan yerlerde yerleşik tarıma geçildikten sonra, bir tarım işletmesinde hem bitkisel hem de hayvansal üretim uyumlu bir bütünlük çerçevesinde yapılmıştır. Bugün bu söylediğimiz bölgelerde başta buğday olmak üzere pek çok kültür bitkisi ve hayvan cins ve ırklarının hala yabanilerine rastlanmaktadır. Bu bölgeler ve daha fazlası, ifade edilen bitki ve hayvanların gen merkezidir. Bütün dünyada böyle hemen hemen bir düzine gen merkezi bulunmakla beraber, gerçekten bunların en zengini başta Anadolu olmak üzere kadim zamanlardan günümüze kadar Türklerin yaşadığı ve icrayı sanat ettiği coğrafyadır.

Son zamanlarda buğday hemen her gün, günlük yazılı ve görsel basında rastlandığı gibi ve bir çok yazar ve çizer tarafından sanki de yeni keşfedilmiş bir bilinmeyen gibi, günümüzün stratejik ürünü olarak takdim edilmektedir. Hâlbuki o, sadece bugün değil, kültüre alındığı zamandan beri, insanlık tarihinin her döneminde stratejik ürün olma vasfını devam ettirmiş ve bugün de bu değerini korumaktadır. Buğday, herhalde insanlık var oldukça da stratejik ürün olma kıymetini muhafaza edecektir.

Önemli sayıda uzmanın kanaatine göre; Sovyet Blok’unun çöküşünün esas sebebi, sosyalist planlamanın, ideolojik bağnazlığın bilimsel anlayışa imkân vermemesi yüzünden tarımda etkili olmayışı ve insan topluluklarının en önemli beslenme, tüketim maddesi olan buğday birinci sırada olmak üzere diğer birçok ürün bakımından da, başta ABD olmak üzere, hür dünya denilen Batı Blok’unun Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine parasıyla da olsa buğday ihracatını durdurmasıdır. Esasen sadece buğdayın değil, tarım ürünlerinin önemli bir kısmının insan beslenmesi ve sağlığı açısından çok büyük bir değere sahip olduğunu herkes bilmektedir. O bakımdan herhangi bir ülkede tarımın ihmal edilmesi ve hatta üvey evlat muamelesi görmesi söz konusu olmamalıdır. Şayet böyle bir durum söz konusu ise, bunun muhtemel sonuçlarına katlanmak da kaçınılmazdır.

Cumhuriyet döneminde 1950 yılına kadar geçen sürede Türkiye, diğer sektörlerde de olduğu gibi tarım alanında da büyük güçlükler ve kıtlıklar içinde kendi yağı ile kavrulmuştur. Ama ne zamanki ikinci dünya harbi sona ermiş ve sonradan üçüncü dünya olmakla beraber iki kutuplu ve bloklu bir duruma gelmiş, dünyada yönetim ve yaşama anlayışından tutun da ekonomi ve diğer alanlarda da bir takım yeni gelişmeler söz konusu olmuştur. Dünyanın çok büyük bir kısmında özgürlük ve özel girişimcilik rüzgârları kuvvetle esmeye başlamış ve hemen her yerde ABD’nin etkisi artmış, artmaya da devam etmiştir. Bu meyanda Türkiye’de de çok partili demokratik sisteme geçilmiş ve hemen her alanda da ciddi bir takım gelişmeler olmuştur. Tarım sektörü ve özellikle buğday üretimi de bundan payını almıştır.

Demokrat Partinin hükümete gelmesiyle beraber tarımda hayvan ve insan gücü yerine motor ve makine gücü kullanılmaya ve hatta hızlı bir şekilde yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu sayede tarım yapılan tarla toprakları mer’aların (yen toprakların) aleyhine süratli bir şekilde genişlemiştir. Bu sırada Türkiye’nin nüfusu 24 milyon, bunun şehirlerde yaşayanı 6, kırsal alanlarda yaşayanı ise 18 milyondur. Nüfus artış hızı bu tarihlerde %2.5-3 ekonominin büyüme hızı ise %6-7’ lere çıkmış ve ekonomi hemen her alanda gerek sanayi, gerek tarım ve gerekse hizmetler sektöründe hızlı bir şekilde gelişme ve genişleme göstermiştir.

Türkiye’nin 1950 yılına kadar kendi nüfusuna bile yetmeyen, başta buğday olmak üzere diğer tarımsal ürünleri, tarımda kullanılan motor ve alet makine gücü ile bir yandan ekim alanlarının artması, öbür yandan da yüksek verimli ve kaliteli üretim materyali (tohumluk), gübre, ilâç ve su gibi üretim girdilerinin yetiştiricilikte kullanılması sayesinde verimin artışı ile 1953 yılından itibaren ürettiği buğdayı dünyaya satmaya başlaması devrim niteliğinde bir gelişmedir. Bu yıllarda ihtiyacından fazla buğday üreten ve dünya buğday ihtiyacını karşılayan yedi devlet vardır. Bunlar ABD, Kanada, Avustralya, Fransa, İtalya, Arjantin ve Türkiye’dir. Bu durum Türkiye açısından 10 yıla yakın bir süre böyle devam etmiş ve özellikle 1965 yılından sonra da Meksika menşeli yüksek verim potansiyeline sahip sonora buğdaylarının Türkiye’ye gelişi ile yakın zaman kadar sürmüş ve Türkiye buğday ihtiyacı bakımından kendine yeten yedi ülkeden biri olarak vasıflandırılmıştır. Fakat bu husus, tarımsal ürünler bakımından zaman zaman Türkiye’nin kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olduğu şeklinde takdim edilmiş ve daha sonra ciddi spekülasyonlara sebep olmuştur. Yoksa Türkiye hemen hemen her zaman yemeklik bitkisel ham yağ ve yağlı tohum ithal etmiş ve bu durum hala da devam etmektedir. Her ne kadar Türkiye’de gıda güvenliğine önem verildiği ve nüfusunu sağlıklı ve yeterli gıda ile beslendiği ileri sürülüyorsa da, özellikle 1977 yılından sonra tarım ve tarımsal yatırımlar, hayvancılık ve hayvan yemi üretimi, meraların azalması ve vasıfsızlaşmasına rağmen, ihmal edilmiştir. Bu durumun yani tarımın ihmali ve tarımdaki yapı değişmeleri 1983 yılından sonra daha da hız kazanmıştır. Mamafih Türkiye de sağlıklı olmasa da sanayi ve hizmetler sektörü çok hızlı bir büyüme göstermiş ve tarımın GSMH’daki payı %10’lara kadar düşmüştür. Fakat bu, tarıma önem vermemeyi değil, bilakis tarımın daha fazla teşvik edilmesini ve başta tarımsal sulama olmak üzere yatırımların artırılmasını gerektirmektedir. Çünkü tarımla geçinen ve tarımsal alanda çalışan nüfusumuz hala %29 oranla, 20 milyon dolayındadır.

Türkiye’de tarımın ihmal edilmeye başladığı 1977 yılı bütün dünyada özellikle de Avrupa’da yeşil devrimin sonlandırıldığı tarihtir. Bu tarihten itibaren tarımı ileri olan ülkeler biyoteknoloji, biyolojik çeşitlilik, sürdürülebilir tarım ve organik tarım gibi çok önemli alanlara doğru dikkatlerini teksif etmişlerdir. Türkiye’nin böyle konularda henüz çok daha başlangıçta olduğu bilinmektedir.

Türkiye’nin bugünkü nüfusu resmi açıklamalara göre 72 milyon, buğday yetiştirdiği alan 8.5 milyon ha’dır. Hızı azalmayan göçler sebebiyle kırsal alanlardan büyük merkezlere doğru nüfus akını devam etmektedir. Bilhassa son yıllarda buğday başta olmak üzere ekim alanları azalmakta ve rekolte de düşmektedir. Yani hem araziler boş kalmakta hem de kuraklık ve küresel ısınma gibi bir takım doğal etkenler tarım sektörünü ciddi şekilde etkilemektedir. Bir de tarımın geliştirilebilmesi için gerekli önlemler alınmadığı zaman ciddi bir takım sorunlarla karşı karşıya kalınması kaçınılmazdır. 2006 yılında Türkiye’nin buğday üretimi 20 milyon tondur. Dünyanın buğday üretimi ise 620 milyon tondur.

Günümüzde Türkiye’de 20 milyon insanın yoksulluk sınırının altında bir gelirle geçindiği söylenmektedir. Yani büyük ölçüde bu insanların günlük gıdası sadece buğday (yani ekmek), bulgur, makarna, keşkek ve kuskus gibi buğday türevleridir. Yazımızın en başında ifade ettiğimiz gibi buğday Allahın insana bahşettiği en büyük nimettir. Buğday tam bir besindir. Onun için Anadolu insanı “buğdayla koyun, gerisi oyun” diyerek şükrünü ve tevekkülünü ifade etmiştir. Malum olduğu üzere buğday ekmek, koyun da et, süt ve yapağı kaynağıdır. Eğer bunlar yeteri derecede üretilebiliyorsa, endişeye mahal yoktur. Fakat maalesef önümüzdeki yıllarda bu konularda büyük sıkıntılar çekileceğinin işaretleri ortadadır.

Her şeyden önce tarım, başta buğday üretimi geriliyor ve tarımsal gelişmeye yeterli ilgi gösterilemiyor, 2007 yılındaki küresel kuraklık ve iklim değişiklikleri, petrolün yerini biyoenerji üretiminde hammadde olacak ürünlerin ekiminin buğday ekim alanlarının aleyhine gelişmesi sebebiyle dünya buğday rekoltesi 590 milyon tona gerilemiştir. 30 milyon tonluk gerileme Türkiye buğday üretiminin 1.5 mislidir. Türkiye’de de bu ve bunun gibi sebepler dolayısıyla buğday rekoltesi 2-3 milyon ton daha düşük, yani 17-18 milyon ton gerçekleşmiştir. Her ne kadar toprak mahsulleri ofisi (TMO) rekoltenin 19 milyon ton olduğunu açıklamış ise de gerek ABD ve gerekse bir takım uluslar arası ileri uydu teknolojisi kullanan kurumlara göre; Türkiye’deki buğday rekoltesinin 2007 yılında 17 milyon ton olduğu istikametindedir.

Türkiye hayvancılığı, koyunculuk dâhil, başta yem ve yem bitkileri olmak üzere çok ciddi problemlerle karşı karşıyadır. Bu bakımdan ürün rekoltesini gerçeğe en yakın önceden belirleyebilecek yöntem ve teknolojilerin mutlaka kullanılması şarttır. Ancak gerekli ve yeterli tedbirleri zamanında almak bu şekilde mümkün olabilir.

Türkiye tarımında başta buğday olmak üzere birim alandan elde edilen verim düşük olduğu için birim maliyetler yüksek olmaktadır. Bu böyle oluyor diye tarımdan vazgeçmek veya tarımı ihmal etmek elbette ki akıl kârı değildir. İşte bunun en tipik örneği bu sene buğdayda yaşanan durumdur. Bundan önceki yıllarda gerek büyük buğday üreticisi ülkelerde, gerekse AB ülkelerinin bir kısmında bir ton buğday 160–220 dolara mal olur ve dünya borsalarındaki satış fiyatı 270-320 dolar olurdu. Türkiye’de ise “Toprak Mahsulleri Ofisi çiftçinin buğdayına 400-420 ton/dolar veriyor ve hükümet de buna seyirci kalıyor. Oysa buğday dışarıda ucuz ve bol, o halde rahatça ithalat yapabiliriz” şeklinde bir kanaat kimi çevrelerde hakimdi. Ve geldi çattı 2007 yılı ki (gelecekte nasıl gelişmeler olacağı hususunda çok ciddi çalışmalar yapılması şart) Türkiye’de ve dünyada buğday rekoltesi düştü. Hatta o kadarki dünya buğday stokları 2008’in başında son 20 yılın en düşük seviyesine geriledi.

Bugüne kadar dünya ortalama buğday tüketimi 600-610 milyon ton olur ve dünya stokları 200 milyon ton civarında teşekkül ederken, stoklar 110 milyon tona düştü. Stokların düşmesi ve artan dünya petrol fiyatları, küresel ısınmanın yol açtığı iklim değişiklikleri ve kuraklık neticesinde ortaya çıkan su kıtlığı bütün dünyada buğdaya karşı büyük bir talep artışına ve fiyat yükselişine sebep olmuştur. Dünyanın ve Türkiye’nin en ucuz ve en kaliteli besin maddesi olarak bilinen ekmeğin, yani bir numaralı gıdasının fiyatlarının artması da hızla gündeme gelmiştir.

Günlük basına yansıdığı kadarıyla, dünyanın en büyük buğday üreticileri olan Kanada, Avustralya ve ABD’nde yaşanan uygun olmayan iklim şartlarından dolayı buğdayın tonunun fiyatı 300 dolara yükselmiştir. Bu durum bütün dünyada müstakbel bir krizin habercisi olarak algılanmış ve dünyanın en önemli buğday borsalarının başında gelen Chigago’da buğday fiyatlarının son 6-7 yılın en yüksek değeri olan 450-550 dolara fırlamasına sebep olmuştur. “Buğday maliyetleri Türkiye’de çok yüksek oluyor, o halde ucuz olan yerlerden ithal ederiz” diyenlerin kulakları çınlasın! Çünkü daha şimdiden önümüzdeki zamanlarda petrol fiyatları gibi buğday fiyatlarının da devamlı artacağına dair sinyaller oluşmaktadır. Şaka bir yana, konunun sorumluluğunu duyanların her türlü önlemi alması ve tarıma mutlaka akılcı ve kalıcı desteklerin verilmesi şarttır.

Türkiye’de 24 Ocak kararları ve onu izleyen dönemlerde yapılan yasal düzenlemeler ile tarım adeta elden çıkarılacak ve yapılmaması gereken bir meslek olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Türkiye gibi tarım ürünleri üretim politikaları daha çok IMF, Dünya Bankası ve AB politikaları tarafından belirlenen ülkelerde artan kuraklık ve biyoyakıt üretimi nedeniyle önümüzdeki dönemde de başta buğday olmak üzere bütün buğdaygillerin üretimi azalacaktır. Ülkemizde ciddi ve tutarlı bir tarım politikasının olmaması, desteklemenin yetersizliği ve fiyat istikrarsızlığı çiftçilerin artan girdi maliyetleri karşısında ürününü erken dönemde satması veya tüccara borçlanması üreticinin değil, tefecinin daha çok para kazanmasını sağlamaktadır.

Temiz su kaynakların azalması, artan enerji maliyetleri, yeraltı mineral gübre kaynaklarının sınırlılığı, önümüzdeki dönemde tarım ürünlerinin üretiminin sınırlanacağı ve daha pahalıya üretileceğini göstermektedir. Ayrıca gelişmiş ülkelerin tarımsal biyoteknolojii tohum ve tarımsal kimyasallara harcadıkları büyük paralar, gelecekte tarımın tekelleşeceğinin ve ürünlerin pahalılaşacağının bugünkü işaretidir. Tarıma önem vermeyen hiçbir toplumun kendisini bu bağlamda özgür hissetmesi beklenilemez.

Bütün bu göstergeler tarımın önümüzdeki dönemlerde yeniden güncelleşeceğini ve büyük önem kazanacağını göstermektedir. 1980’li yıllarda ekonomiye katkısı düşüktür diye önem verilmeyen tarım ürünleri bugün ithal etmek zorunda kalınmaktadır. Bu duruma çözüm getirebilmek için, Türkiye’nin büyük potansiyeli olan tarımını planlı ve bilimsel olarak yönetmesi öncelik arz etmektir. Türkiye bu bakımdan çok şanslı bir coğrafyadadır. Bugün gelişmiş ülkelerin tümünün neredeyse zengin tarım ülkesi oldukları gerçeği görülüp idrak edilerek tarıma gerekli önceliğin verilmesi şarttır. Memleketimizin dış kaynakların etkisinden kendisini kurtararak planlı ve programlı (elbette bunun anlamı sosyalist planlama değil) ekonomiye bir an evvel geçip öncelikli olarak ülke ihtiyaçlarına göre ürün deseni oluşturması, bu konuda destek ve teşvik uygulayarak ülkemizin kendi gıda zinciri konusunda dışa bağımlılıktan kurtulması gerekmektedir. Ancak bir devlet, halkının gıda güvenliğini bu şekilde koruyabilir ve teminat altına alabilir. Aksi takdirde ekmek fiyatları neki, makarna fiyatları da, bisküvi fiyatları da hatta pasta fiyatları da çok yükselir ve hiç kimse de ekmek yerine pasta bile yiyemez!

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü