Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Üniversitelerde Yeni Sınav Sistemine ve Yeniden Yapılanmaya Doğru !..

00 0000
Celâl ER

Her milletin geleceği gençleridir. Genç nesil ne kadar iyi, sağlam ve sağlıklı yetişirse, toplumun geleceği de o kadar parlak ve garantili olur. Bir memlekette insan kaynaklarını gereği gibi geliştirmek, eğitmek, terbiye etmek ve arzulandığı gibi üst seviyeden öğretim verebilmek için devletin yöneticileri bütün imkânları seferber etmek bilincinde olmalıdır. Bunu iyi yapabilen, gerekli planlama ve uygulamalarda başarılı olan milletler, gerçekten uluslararası camiada hatırı sayılır, sözü dinlenir ve kendine itibarlı bir yer yapabilmiş devletlere sahiptir.

Pedagogların ve eğitim uzmanı sosyologların, bilim ve fikir adamlarının tesbitlerine göre terbiye ve eğitim küçük yaşlardan itibaren başlamakta ve 12–15 yaşa kadar muhtelif safhalardan geçerek devam etmektedir. Herhangi bir fert 15 yaşına geldiği zaman, artık karakteri ve kişiliği büyük nisbette teşekkül etmiş olmaktadır. Bundan sonra gençlik ve delikanlılık dönemine, ergenlik çağına girmiş olan bireylerin kazandıkları şekil ve biçim ömür boyu sürecektir. Onbeş yaş ilköğretim çağının sonudur.

Gençler, beş ile onbeş yaşları arasında eğitim ve öğretimde önemli mesafeler almış olmalıdır. Yine eğitim konusunda yapılan araştırmaların sonucuna göre, beş yaşla beraber başlayan öğretim, kişiye bilgi yükleme, hafıza ve yaratıcı zekâ gelişimi, onbeş yaşına kadar en yoğun şekilde devam etmekte ve bu yaşa kadar sürüp gelen kişilik ve karakter gelişiminin tezahürüne zemin hazırlamaktadır. İnsanlık tarihi, pek çok dahi bilim adamı, sanatkâr ve musiki dehalarının kendi alanlarındaki muvaffakiyetlerinin, beş yaşında başlayan bir eğitim ve öğretimle yakalandığını göstermektedir.

Gençler orta öğretimde, yani 15–18 yaşlar arasında (hatta bu süre zaman zaman 20 yaşa kadar devam edebilir), temel bilimlerde, mensup oldukları milletin dili ve tarihinde, bizim toplumumuzda milli tarih bilinci ve bilgisi ile Türkçe şuuru ve öğreniminde en yüksek noktaya ulaşmalıdırlar. Artık bundan sonraki hayatlarında, bir yandan alınmış olan bu sağlam temel üzerine irtifa kaydederken, diğer yandan da genişlemesine ve derinlemesine bilgi sahibi olmaya devam edeceklerdir ve etmelidirler.

Büyük ölçüde kişilik ve karakter gelişmesi tamamlanmış, şahsiyeti teşekkül etmiş, oturmuş ve olgunlaşmaya başlamış olan gençler, üniversitenin kapısına dayanmış ve yüksek öğretimin önüne yığılmış olacaklardır. Onsekiz yaşını ikmal etmiş ve artık hayatına kesin ve kararlı bir biçimde yön vermek durumunda olan genç insan, üniversiteyi okuyarak hem istediği bir meslek sahibi olacak, hem de hayatta başarılı olabilecek uygulamaları yapacaktır. Aldığı yüksek tahsil ve terbiye ona bu imkanı ve girişimcilik ruhu ile heyecanı vermelidir, verebilmelidir.

Türkiye’de son elli yıldır gerek devlet üniversiteleri ve gerekse 1980 yılından sonra sayıları bir hayli artış gösteren özel üniversiteler, 3–3,5 saat süren bir veya iki aşamalı bir sınavla öğrenci almaktadırlar. Bir insanın hayatı ve hayat boyunca bütün bir yaşamı, bu sınava bağlı durumdadır. Doğrusunu söylemek gerekirse, hemen hemen bu uygulama başlayalıdan beri, konu ile ilgilenen herkes bu durumu tenkit ettiği halde, merkezi bir sistemle yapılan ve bugüne kadar değişik aşamalardan geçmiş ve küçük bazı modifikasyonlara uğramış bu sınav şeklinin yerine, gençlerin daha adil bir şekilde üniversitelere yerleştirilmesini temin edecek, onların tercihleri ile bilgi ve becerilerini bugünkünden daha fazla ön plana çıkaracak bir yöntem ve usul teklif edebilen de henüz ortaya çıkabilmiş değildir. Ancak son zamanlarda yine ÖSYM tarafından bazı tekliflerin ortaya atıldığı ve önemli değişikliklerin olabileceği fikirleri ileri sürülmektedir.

ÖSYM’den yapılan açıklamalara göre, 2009-2010 sezonundan itibaren giriş sınavları tekrar iki aşamalı olacaktır. Her aşamada bir kaç sınav olacak ve her sınavda muhtelif ders gruplarından sınava girilecektir. Böylece hiç olmazsa gençlerin bütün geleceği ve istikbali bir defada yapılan 3 veya 3.5 saatlik tek bir sınavdan kurtarılmış olacaktır. Sınav kademe ve sayısının artırılışı ve her sınav için bir kaç ayrı oturum yapılacağı, ayrıca derslerin gruplandırılacağı, her oturumda ayrı bir ders veya alandan sınav olacağı en azından iyi bir başlangıçtır. Gelecek yıldan itibaren iki aşamalı olacak olan üniversite giriş sınavlarının birinci aşaması Yüksek Öğrenime Geçiş (YGS) ve ikinci aşaması ise Lisans Yerleştime Sınavı (LYS) şeklinde tertipilenecektir. Temennimiz daha ileriki yıllarda daha sağlıklı, adil ve güvenlikli yöntemlere kafa yorulması ve bulunmasıdır.

Herhangi bir ülkede veya yerde çok önceki zamanlardan beri üniversitelerde öğretim, belli bir kaç amaç için yapılmıştır. Esasen bugün durum çok farklı değildir. Her şeyden önce Üniversitede eğitim, öğretim ve araştırma yapan bilim adamları yeni bilgiler üretmek, bilinmeyenleri keşfetmek, icat etmek ve yeni buluşlar ortaya koymak, hatta bunları uygulamaya aktarmak, teknoloji geliştirmek durumundadırlar. Elbetteki bunun için bilim adamı ve araştırıcıların iyi yetişmesi şarttır. Ancak herşeyden önce bilim adamı ve araştırıcı sağlam karakter sahibi, kişilikli ve mutlaka evrensel bilim ahlakına sahip olmalıdır. Bilim adamı yaptığı işin heyecanını özellikle duymalıdır.

Günümüzün üniversiteleri, mutlaka büyük metropollerde, ya da oralara yakın yerlerde olmalıdır. Bilim adamları ile araştırıcılar sanayi bölgelerinde, hatta organize endüstri bölgelerinde, bu şekilde gelişen yerlerde uygulayıcılarla birlikte çalışmalıdır. Böylece laboratuvar, atölye, uygulama alanı, tekno park ve serbest bölgeledeki staj yerleri için ikinci bir masraf yapılması sözkonusu olmayacak, her türlü israf önlenecek ve maliyetler düşürülmüş olacaktır.

Hiç bir şekilde Üniversitelerin kurulduğu yerlerdeki amaç, sadece bir kaç istihdam imkanı, bir miktar ticari sirkülasyon ve öğrencileri sokaktan alınıp belli bir süre için binaların içine kapatmak ve onların hayatlarından bir iki veya 4 yıl çalmak olmamalıdır. Üniversite açacağız diye ücra yerlerde yüksek okul, hatta lise seviyesinde bile olmayan, sözde Yüksek eğitim ve öğretim kurumları oluşturmak, binalara devasa Üniversite ve Fakülte tabelaları asmak hiç te marifet değildir. Üniversitenin olduğu yerde iletişim olur, kütüphane olur, yayın ve matbaa imkânları olur, yerli ve yabancı bilim adamları ve araştırmacılar, uzmanlar olur. Elbetteki üniversitelerde öğrencilerin her türlü kültürel, sosyal ve sağlıkla ilgili ihtiyaçları karşılanabilmelidir. Üniversite asla sadece bulunduğu bölgeye hitabeden ve o bölgenin insanlarından başkasının gitmediği, gelmediği ve o bölgeyi bütünden ayrıştıran bir yer olmamalıdır. Çünkü üniversiteler sadece ulusal seviyede eğitim ve öğretim yapmak değil, uluslararası düzeyde faliyetlerde bulunmak, evrensel ve bütünleştirici olmak durumundadır.

Üniversitelerde hoca ile talebe, öğretici ile öğrenici vakitlerinin önemli bir kısmını birlikte, birarada geçirmeli ve daima karşılıklı tartışarak bilinmeyen yenilikleri beraberce keşfetmelidirler. Ortaya koydukları yenilikleri hayata aktarmak ve uygulamaya koymak üniversitenin en önemli fonksiyonlarındandır. Üniversiteler, yayın yapmak, ortaya koydukları buluşları geniş kitlelere ulaştırmak zorundadırlar. Yoksa içine kapanmış, çevreye kapalı, kabuk bağlamış ve soğumuş, önünden geçilmeyen ve içine öğrenciden başkasının girmediği eğitim ve öğretim kurumları üniversite olamazlar. Üniversiteler her seviyeden insana ve halka, her çeşitten meslek ve meslek mensuplarına açık olmak durumundadırlar. Elbetteki Üniversiteler bir taraftan bilim ve bilgi üreten, icat, keşif ve buluş yapan bilim adamları yetiştirip onlara en rahat ve huzur dolu bir çalışma ortamı hazırlarken, bir taraftan da geleceğimizin teminatı olan gençlere istedikleri meslekleri kazandırmakla görevlidirler.

Türkiye üniversiteleri, daha doğrusu Türkiyedeki Yüksek Öğrenim Kurumları 1981 yılından beri, 30 yıla yakın bir süredir 2547 sayılı YÖK yasası tarafından ve Yüsek Öğretim Kurulu marifetiyle yöneltilmektedir. Bu yasa ve Bu kurul 30 sene içierisinde pek çok değişikliğe uğramış ve birtakım gelişmelere sahne olmuştur. Bu yasaya ve Bu kurula hakim olanlar, yaptıkları işi daima iyi yaptıklarını ve kurumu iyi yönettiklerini savunmuşlardır. Bu kanuna ve kurula hâkim olamayanlar ise, Türkiye’de üniversitelerin ve Yüksek eğitim öğretiminin iyi gitmediğini, hatta çöktüğünü ifade etmekten geri durmamışlar, özellikle Yüksek Öğretim Kurulu ve Üniversite Rektöleri ile iktidarlar aynı siyasi görüşe sahip olduklarında fazla ses çıkmamış, fakat aykırı görüş ve zihniyet sözkonusu olduğunda hemen her hükümet üniversite reformu yapmayı, tabiri caiz ise YÖK ve Üniversite Rektörlerini hizaya getirmeyi denemekten geri durmamıştır.

Bilindiği gibi YÖK T.C Anayasasının teminatı altında olan ve her bakımdan özerk bir kuruluştur. YÖK, görünüşte hükümetlere ve Milli Eğitim Bakanlığına karşı sorumlu olsa da, hiç kimsenin (Başbakan ve Cumhurbaşkanı dahil) sözünü ve talimatını dinlemediği gibi, hükümetle ve başbakanla görüşmeye bile itibar göstermemekte ve tenezzül etmemektedir.

İtiraf etmelidir ki, son YÖK Başkanı ve YÖK Üyelerinin bir kısmının değişikliğinden ve Üniversite Rektörlerinin yenilenmesinden bu yana, her iki taraftan de herhangi bir ciddi ses gelmemektedir. Böyle olmakla beraber şu andaki YÖK Başkanı da zaman zaman üniversitelerde bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç olduğundan bahisle, büyük (öğrenci sayısı fazla) üniversitelerin yönetimlerinin zor olduğunu, bunları bölmenin gerekliliğini gündeme getirmektedir. Hatta bu konuda bazı adımların atıldığı ve Marmara Üniversitesi Senatosunun iki ayrı üniversite olmak için bir karar aldığı da kamuoyuna açıklanmıştır. Yanlız burada üzerinde durulması gereken çok önemli konu şudur: Hangi üniversiteler ve ne gibi ölçü ve kriterleri, özellikleri dikkate alarak bölünecek ve yeniden yapılanacaklardır. Bu husus ciddi bir şekilde araştırılmalı ve sağlıklı, kabili tatbik ölçüler dikkate alınmalıdır. Bir ara YÖK Başkanı veya ona yakın çevrelerden öğrenci sayısı 40 binin üzerinde olan üniversitelerin bölünmesi gibi haberler ortalığa yayılmıştır. Böyle bir ölçü asla doğru olamaz. Dünyada ve gelişmiş ülkelerde bu işlerin nasıl yapıldığı, uygulamaların ne şekilde olduğu etraflı bir şekilde incelenmelidir. Gerek üniversite yönetimlerinin kolaylaştırılması ve basitleştirilmesi, gerekse daha hızlı, başarılı bir şekilde bilim üretilebilmesi, araştırmalar yapılabilmesi ve gençlere onları hayata hazırlanıp meslek sahibi olmalarını temin edebilmek için, seçtikleri mesleklerde muvaffakiyet sağlayacak, alanlarına göre yapılandırmak en doğru yoldur. Nitekim dünyadaki ve bizdeki bazı uygulamaların da böyle olduğu görülmektedir.

Üniversitelerin, özellikle de büyük metropollerdeki üniversitelerin, nüfusu milyonun üzerinde, ayrıca hinterlandı oldukça geniş olan Üniversitelerin Mühendislik ve Fen Bilimleri (Tabii İlimler), Tıp ve Sağlık Bilimleri ile Sosyal Bilimler alanlarında yeniden yapılandırılması başarılı ve güvenli bir Yüksek Öğretim bakımından şarttır. Söz buraya gelmişken hemen belirtilmelidir ki, bütün Meslek Yüksek Okullarının ve öğretmen yetiştiren okulların yeniden Milli Eğitim Bakanlığına devri ve bağlanması, hem üniversitelerin eğitim ve öğretim seviyesini yükseltecek, hemde yönetimini kolaylaştıracaktır. O takdirde, Yüksek Okullar başta sanayi olmak üzere, bütün diğer uygulama alanlarına, birinci derecede ara elemanı, teknisyen ve tekniker yetiştirilmesi bakımından büyük bir isabet kaydedilmiş olacaktır.

Bugün Almanya’da, Berlin’de, Achen’da ve Münih’de Teknik Üniversiteler; Heidelberg’de Tıp ve Sağlık Bilimleri Üniversiteleri; Frankfurt, Berlin ve Hamburg’da Sosyal Bilimler Üniversiteleri dünya çapında şöhreti ve itibarı olan Yüksek Öğretim kurumlarıdır. Aynı durumun örnekleri; Türkiye’de de, Ankara Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İstanbul’da İstanbul Teknik Üniversitesi ve Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Gazi Antep Üniversitesi olarak Fen ve Mühendislik alanında; Hacettepe ve İstanbul Üniversiteleri Tıp ve Sağlık alanında; Ankara ve Ege Üniversiteleri Tabii İlimler alanında ve Sosyal Bilimler alanında verilebilecektir.

Netice olarak Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği, Veteriner ve Sağlık Eğitimi Fakülteleri’nin ilgili araştırma ve uygulama merkezleri ile birlikte bir çatı altında toplanarak Sağlık alanında bir üniversite, Fen-Tabii ilimler ve Mühendislik (İnşaat, Makina, Elektrik, Elektronik, Bilgisayar, Gıda, Su ürünleri, Orman, Ziraat, Çevre, Kimya, Fizik, Jeoloji ve Jeofizik, Harita ve benzeri) Fakültelerinin bir çatı altında toplanarak kurulacağı bir üniversite; Hukuk, Siyasal, İktisat, İşletme, Edebiyat, İletişim, Eğitim, Gazetecilik ve benzeri Fakültelerin bir çatı altına toplanarak kurulacak bir üniversite, gerçekten hem yönetim hem de bilim üretme, araştırma yapma ve gençleri tercih ettikleri bir meslek sahibi yapma açısından çok daha isabetli olacaktır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü