Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Üniversitelerimiz hangi noktada!

23 Aralık 2010
Celâl ER

Üniversiteler ilk çağlardan beri alanla verenin, yetişkinle yetişmekte olanın, öğretici ile öğrenmekte olanın karşılıklı olarak bulundukları, her konuyu hiçbir önyargı ve art düşünce sahibi olmadan tartıştıkları ve birbirlerini etkiledikleri kurumlardır. Üniversiteler üniversite olalıdan beri, üç grup insanın olduğu ve üç istinat noktası üzerinde duran müesseselerdir. Bunların birincisi ve en önemlisi talebelerdir, ikincisi öğretim üyeleri, elemanları yani hocalar ve hoca adaylarıdır. Sonuncusu ise bu iki grup insana eğitim ve öğretim sırasında her türlü hizmeti veren, önceki iki grubun rahat ve huzur içerisinde çalışmalarına ortam hazırlayan insanlardır.

Üniversiteler ve üniversiter eğitim ve öğretim tarihi süreç içerisinde başlangıçtan günümüze kadar çok değişik dönemlerden ve safhalardan geçerek bin bir türlü mücadele ve engelleri aşarak bugünkü duruma gelmiştir. Batıda ilk çağlardaki üniversite, doğuda orta çağlarda ve yeni çağlardaki medreselerdir. Daha sonraları, yakın çağlarda ve günümüzdeki bütün âlemdeki yükseköğretim yapılan kurumlar modern üniversite olarak algılanmaktadır. Üniversitelerde başlangıçtan beri felsefi ve sosyal bilimler vardır. Hemen sonra felsefeden ayrılarak ilmi düşünceyi, fikri gelişmeyi ve bilinmezlikleri öğrenip ve öğretmek, bilgi üretmek için tabi ilimler gelişmiştir. Şimdi artık üniversitelerde insanlığın ve insanların manevi dünyasına hitap ve hizmet edebilmek için, bediî zevk ve duyguları tatmin etmek için güzel sanatlar vardır. İnsanların ve insanlığın yaşamlarını kolaylaştırmak ve kaliteli kılmak için mühendislik, eğitim, veterinerlik, ziraat ve tıp gibi uygulamalı bilim dallarında icat ve keşifler, tedavi ve yetiştirme yöntemleri tahsil edilmekte ve yapılmaktadır.

Üniversiteler genç beyinlerin ve dimağların geliştiği, düşünce sistemlerinin ve metodolojinin, hiçbir tesir altında kalmadan verildiği ve özgürce tartışıldığı yüksek seviyedeki eğitim ve öğretim kurumlarıdır. Her ne şekilde olursa olsun ve nereden gelirse gelsin üniversitelerde faşizan baskılara ve hür düşüncenin haricindeki skolâstik yapılanmalara asla yer yoktur. Üniversiteler özgür düşüncenin ve hür fikirlerin filizlenip yeşerdiği, gelişip kemale eriştiği ve insanlığa yararlı olduğu ortamlar olmak durumundadır.

Üniversiteler ve üniversitelerdeki öğrenciler ve özellikle de üniversite hocaları insanlık tarihi boyunca devletle, daha doğrusu millet adına devlet denilen organizmayı yöneten güçlerle, iktidarla ve çoğu kez de bilhassa orta ve yeni çağlarda kilise ve skolâstik zihniyete sahip yozlaşmış olmuş tutucu medrese ile çetin mücadelelere girmişlerdir. Meseleye objektif ve tarafsız bir gözle bakıldığında bu mücadele ve çatışmalarda bütün tarafların önemli noksanlıkları söz konusudur.

Türk dünyasında ve doğuda, Osmanlının son döneminde çoğu müessesede olduğu gibi medreselerde de (üniversite) çok ciddi anlamda yenilik ve ıslahat ihtiyaçları söz konusu olmuştur. Nitekim 1923 yılı ile birlikte Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra, pek çok alanda olduğu gibi, erken Cumhuriyet döneminde 1933 yılında Darülfunun (üniversite) reformu yapılmış ve İstanbul Üniversitesi ortaya çıkmış ve İstanbul Teknik Üniversitesine de önemli ölçüde çeki düzen verilmiştir. Daha sonra ilerleyen zaman içerisinde 1948’de Ankara, 1955’te İzmir Ege, 1956’da Orta Doğu Teknik, 1957’de Erzurum Atatürk ve 1961 yılında da Adana Çukurova Üniversiteleri kurulmuş ve faaliyetlerine devam etmişlerdir.

Daha sonraki zamanlarda, kısa bir süre hariç (1965-1969) 27 Mayıs 1960’tan 12 Eylül 1980 tarihine kadar geçen 20 yılı aşkın sürede (arada 12 Mart 1971 muhtırası da var) toplumda çok ciddi sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi değişim, gelişim ve çatışmalar meydana gelmiştir. Bu dönem ve özellikle askeri darbeler ve yönetimlerin de etkisi ile bir türlü huzur ve sükûn temin edilemeyişi, toplumda ciddi çalkantılar oluşu, Türkiye’deki üniversiteleri de çok yakından etkilemiş, hatta çok değişik iç ve dış mihraklar üniversite hoca ve öğrencilerini ajite ederek, provoke ederek büyük karışıklıklara ve ihtilatlara sebep olmuşlardır.

Türkiye’nin son elli yılında toplum, tabiî olarak üniversiteler dâhil her bakımdan ve özellikle sosyal yapı ve hayat açısından çok farklı nedenlerle büyük değişiklere uğramış ve teşekkül eden çok güzel ve özel geleneklerimiz de terk edilmiştir. Hatta bu olumsuz ve negatif yöndeki gelişmelere üniversitelerin ön ayak olduğu bile söylenebilir.

Toplumdaki değer yargı ve kriterleri büyük ölçüde farklılaşarak gelişmiş (!), yani cemiyette her bakımdan büyük bir erozyon meydana gelmiştir. Bunun sonucunda toplumdaki ve kurumlarımızdaki gelenek ve göreneklerimiz dejenere olmuş, özellikle 1968-1970 ve 1973-1980 arasında üniversitelerde Türkiye’nin varlığına kasteden dış kaynaklı anarşik olaylar meydana gelmiş ve hemen hemen maddi ve manevi bütün değerlerimiz ayaklar altına alınmıştır. Bütün olumsuz neticelerine, insan hakları ve özgürlük ihlallerine rağmen, Türkiye 12 Eylül 1980’de uçurumun başından dönmüştür. Elbette ki bu tespit, 12 Eylül 1980’den sonra gelen askeri rejimin yaptığı zulmü asla haklı gösteremez. Son 30 yıldan beri artık yüksek öğretimde, gerek üniversite ve fakültelerde gerekse yüksek okullarda normal bir eğitim ve öğretim yılında güz ve bahar yarıyıllarına (sömestre) çoğu yerde bir de yaz yarıyılı eklenmiştir. Pek çok yüksek öğretim kurumunda gece eğitimleri yapılmaktadır. Üniversitelerin verdiği ve bir zamanlar her kapıyı açan bir anahtar olan diplomalar, haklı olarak tesir derecesini kaybetmeye ve bu belgelerin önüne çok değişik sınavlar ve engeller konulmaya başlamıştır.

Üniversiteler ve yüksek okullarda YÖK saltanatı kurulmuş ve YÖK tarafından tek tip eğitim ve öğretim programları uygulanarak yarıyılların süresi 14 hafta olarak tespit edilmiştir. Belki biraz uzunca oldu, ama bütün bunları anlatışımın sebebi günden güne hem ilk ve orta öğretimde hem de yüksek öğretimde meydana gelen keşmekeşi göstermektir. Her ile bir üniversite sloganı ile başka hiçbir ölçü dikkate alınmadan tamamen siyasi mülahazalar ve oy kaygısı ile ve aynı zamanda da ticari maksatlar da ön plana çıkarılarak mantar gibi devlet ve özel üniversiteler (Yüksek Öğretim Kurumları), vakıf üniversiteleri oluşturularak üniversitelerin kalitesi düşünülmemiş ve dikkate alınmamıştır.

Bugün Türkiye’de 103 tanesi devlet üniversitesi olmak üzere 154 adet üniversite bulunmakta ve buralarda gençlerimize yüksek öğretim ve eğitim verilmektedir. Bu günün üniversiteleri bir taraftan gençlere verdikleri eğitim ve öğretimle onları bir meslek sahibi yaparken, diğer yandan da yeni bilgi üretmek için araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmaktadır (!), daha doğrusu bulunmalıdır. Üniversitelerin önemli bir diğer görevi de talep edene (devlet, hükümet ve özel sektör dahil) müşavirlik yapmaktır. Bugünkü üniversitelerin çok azı bütün bu fonksiyonların tamamını yerine getirebilmektedir. Türkiye’deki üniversitelerde dünyada olup bitenler yakından takip edilememektedir. Dünyaya açılma, yurt dışındaki önde gelen üniversitelerle entegrasyon son derece zayıftır. Son otuz yıldan beri ülkedeki yüksek öğretimin tek hakimi olan YÖK tam anlamı ile tutucu ve statükocudur. 1981’den beri gelmiş geçmiş YÖK ve üniversite idareleri tam bir tekelci zihniyetle yönetilmişlerdir. Devlete ve iktidara, sözüm ona millet adına sahip olanlar, yönetime geldikleri zaman YÖK sistemini değiştireceklerini ve ıslah edeceklerini vaat ettikleri halde, üniversitelerde özgür düşünceyi hakim kılıp, başta öğrenci ve öğretim üyelerinin özlük hakları olmak üzere, daha güvenli ve huzurlu bir eğitim ve öğretim, araştırma ve bilgi üretme ortamı sağlayacakları yerde, sadece kişileri değiştirmekle yetinmişler, YÖK üyelerinin ve üniversite rektörleri ile fakülte dekanlarını hasılı top yekün yönetimi bizden (!) olanlara teslim etmeyi yeğlemişlerdir. Bunu yaparken de maalesef ehliyet, yetenek ve liyakat gibi vasıflara asla itibar etmemişlerdir.

Son günlerde Başbakanın üniversite rektörleri ile yaptığı açılım (!) toplantılarını sebep kılarak üniversitelerde ve toplantının yapıldığı mekâna yakın yerlerde yapılan protesto gösterileri, öğrencilerin güvenlik güçleri ile karşı karşıya gelip çatışmaları ve her iki tarafın da şiddete başvurmaları, polisin göstericilere karşı orantısız güç kullanması bütün milleti, topyekün halkımızı büyük üzüntülere sevk etmektedir. Durum gerek göstericilerin (öğrencilerin) ve gerekse hükümetin birbirlerini anlayıp dinlemek gibi bir niyetlerinin olmadığını göstermektedir. Gerek hükümetler ve gerekse YÖK öğrencilere her yerde aynı reaksiyonu vermemekte ve maalesef çifte standart uygulamaktadır. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Konya, Bursa, Samsun, Trabzon ve Erzurum gibi yerlerde güvenlik güçleri öğrenci olaylarında orantısız güç kullandığı halde; Diyarbakır, Siirt ve Van gibi yerlerde (özellikle PKK yanlısı göstericilere) daha yumuşak ve anlayışlı bir şekilde davranmaktadır. Elbette ki bu kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır.

Bugün iktidarlar üniversitelere istedikleri baskıyı uygulamaktadırlar. Üniversiteler kontenjanlarını tespit ederek ne kadar talebe alacaklarına bile karar veremedikleri gibi, hem de bir defa değil, birkaç defa başarısızlıktan atılmış öğrencilere hükümetler istedikleri zaman aflar çıkartmakta, onların ve ailelerinin oyları için atıfetler yağdırmaktadırlar. Her bölüm ve bağımsız birimler alacakları ve okutabilecekleri öğrenci sayısını (kontenjan) YÖK’e bildiriyor ise de, hükümetlerin baskısı ile YÖK kontenjanları istediği gibi tayin ve tespit edebilmekte ve çoğu kez bir misli arttırmaktadır. Öğrencilerin yaptıkları gösteri ve eylemlerde taşıdıkları afişlerdeki sloganlar, beraberlerinde üniversiteye soktukları taş ve sopalarla güvenlik güçlerine saldırıları, hatta daha ileri giderek attıkları molotof kokteylleri asla öğrenci istekleri ve ihtiyaçlarını yansıtmamaktadır. Esefle tespit etmek durumundayız ki halkımızda herhangi bir olayı veya kişiyi medeni ölçüler içinde protesto etme kültürü ve yöntemleri gelişebilmiş değildir. Yapılan tamamen ideolojik ve siyasi amaçlıdır. Yumurtalı ve domatesli gösteriler için de aynı sözleri söylemek mümkündür. Ancak öğrenci evlerinin ve yurtlarının durumu, burs, kredi ve harçların miktarı başta olmak üzere üniversite öğrencilerine yaraşır bir huzur ve çalışma ortamının talep edilmesi ve temin edilmesi elbette ki öğrencilerin en tabiî haklarıdır. Şüphesiz ki yüksek öğretim çağındaki gençlik heyecanları ve duyguları belli bir ölçüde toleransla karşılanabilir.

Ayrıca taa 1944 Türkçülük ve Turancılık davasındaki yargılamaları protesto eden milli ülkü ve feraset sahibi üniversite öğrencilerinin gösterilerinden tutun da, 1955-1959 yılları arasında Kıbrıs Türklüğü ve Kıbrıs için yapılan milli arzu ve isteklerin dile getirildiği miting ve gösterilere kadar makul olan hareketler ve olaylar da söz konusudur. Daha sonra 27 Mayıs 1960 darbesine zemin hazırlayan ve devamında Demokrat Partili bir büyük kitleye karşı saldırılar şeklindeki hukuksuz ve ajite edilen öğrenci hareketleri ile 1968 yılında başlayıp 12 Mart 1971 darbesine yol açan ve bugün masumiyeti hakkında büyük bir propaganda hareketine girişilen, hatta bu konuda toplumun önemli bir kısmının beyninin yıkandığı ihanet hareketleri, 1975 yılından 1980, 12 Eylülüne kadar her geçen gün dozu gittikçe arttırılan ve Türkiye’nin varlığına kasteden, beş binin üzerinde ki masum genç insanımızın hayatına mal olan, bugünkü bölücü hareketin ve etnik fitnenin kaynağı olan olaylar, tam anlamı ile terörist ve yıkıcı faaliyetlerdir. Başta Güney Doğu Anadolu Bölgesi olmak üzere metropoliten şehirlerde ve buralardaki üniversitelerdeki kıpırdanışlar ve yer yer görülen faaliyetler asla ne gençlik ne de öğrenci hareketleri olmayıp bilakis Türkiye’nin hayatına ve varlığına kasteden faaliyetlerin habercisidir. Elbette ki iktidar ve muhalefeti ile birlikte Türkiye’deki bütün hukuki ve yasal güçler, bu tip ajitasyon ve provokatif faaliyetlere karşı uyanık olmak ve Türk Milli Varlığı’nı ve halkımızı korumak yükümlülüğündedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin meşru güçleri asla hukuksuzluğa müsamaha göstermemelidir.

Bugün üniversitelerimizin gerek eğitim öğretim ve gerekse bilgi ve teknoloji üretme, düşünce ve fikir geliştirme faaliyetlerine bakıldığında başarılı olduklarını söyleyebilmek söz konusu değildir. Elbette bu noksanlıktaki sorumluluk tek başına üniversitelerin olmamakla beraber, büyük pay üniversiteye aittir.

ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Uluslararası Akademik Performansa Göre Sıralama Sempozyumu”’na dünya üniversitelerinin sıralamasını yapan Çin’den ARWU-Jiao Tong, İspanya’dan Webometrics, İngiltere’den TIMES ve Hollanda‘dan Leiden Üniversitesi yöneticileri katılmışlardır. Dünyadaki üniversitelerin sıralamalarının amaca daha uygun hale getirilebilmesi ve puanlandırma sistemlerinin bilimselliğinin arttırılabilmesi, akademik performansın değerlendirilmesine yönelik uygun ölçütlerin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen sempozyumda , “Dünyanın En İyi 2000 Üniversitesi” sıralaması da açıklanmıştır.

ODTÜ, Enformatik Enstitüsü bünyesinde akademik performansa dayalı sıralama sistemleri üzerinde bilimsel çalışmalar yapmak üzere kurulan URAP Laboratuvar’ında geliştirilen listede Türkiye’den 62 üniversite bulunuyor. Listeye göre, dünya’nın en iyi üniversiteleri sırasıyla şöyle: “Harvard Üniversitesi, Johns Hopkins Üniversitesi, Toronto Üniversitesi, Stanford Üniversitesi, Washington Seattle Üniversitesi, California Berkeley Üniversitesi, California Los Angeles Üniversitesi, Oxford Üniversitesi, Michigan Ann Arbor Üniversitesi ve Tokyo Üniversitesi”’dir. Sıralama sisteminin oluşturulması için 2 bin 500 yükseköğrenim kurumu hakkında performans verileri toplandığı, her kuruma açıklanan kriterlere göre gösterdiği performans doğrultusunda puan verildiği belirtilmiştir.

Bu listedeki Türkiye üniversitelerine bakıldığı zaman, 399. sırada Hacettepe Üniversitesi, 415. sırada İstanbul Üniversitesi, 488. sırada Ankara Üniversitesi, 512. sırada Ege Üniversitesi, 516. sırada ODTÜ, 536. sırada Gazi Üniversitesi, 629. sırada İstanbul Teknik Üniversitesi, 713. sırada Dokuz Eylül Üniversitesi, 780. sırada İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi, 790. sırada Marmara Üniversitesi ve 826. sırada Boğaziçi Üniversitesinin bulunduğu görülmektedir.

Bugünkü YÖK idaresi, karşılaşılan hemen pek çok konuda ve olayda bugüne kadarki gelmiş geçmiş en zayıf yönetim intibaını vermektedir. Bunun en tipik örneği ise gerek üniversite giriş ve KPSS sınavlarında gösterilen gayri ciddi tutum ve gerekse “bundan sonra üniversitelerden hiç kimse atılmayacaktır” beyanı gibi popülizm ve öğrenci dalkavukluğudur. Aynı mahiyetteki sözleri, mevcut Milli Eğitim Bakanı geçtiğimiz yıl bütün ilk ve orta öğretim için “öğrencilere karne vermeye ne ihtiyaç var, karne öğrencilerin başarı durumunu göstermez.” demişti.

Sorumlu mevkideki YÖK Başkanının kopya skandalı hakkındaki sözleri, aklı başında ve görev duygusunun ne demek olduğunu bilen insanları çileden çıkarmaktadır. Bu konuda gazetelere beyanat veren YÖK Başkanı bakın ne diyor; “İki ay geçti. Artık hırsızlar bulunsun. Kamuoyunun önünde utandırmak istiyorum.”

“Cidden sabrım kalmadı. Bazen öyle canım sıkılıyor ki, neredeyse “Şüphelilerle tek tek konuşup olayı ben açığa çıkarayım” diyorum.

Savcılığımız ve YÖK’teki arkadaşlarımız olayın ortaya çıktığı andan itibaren çok titizlikle çalışıyor. Bundan hiçbir şüphem yok. Ama üzerinden aylar geçtiği halde bulunamaması beni çileden çıkarıyor. Sabrım taşıyor. İptal edilen sınavda tam puan alan ancak yenilenen sınavda aynı başarıyı gösteremeyen adayların savcılığa ifade vermesi, olayın aydınlatılmasında büyük önem taşıyor. Bu beni inanılmaz heyecanlandırdı. Umarım bundan yüzümüzü güldüren bir sonuç alırız.

En başından beri söylediğim gibi bu sınavda kopya var ve bence bir çetenin işi. Çünkü bundan önce KPSS dışında da kopya çekilen sınavlarda şüpheli adaylar hakkında yürütülen soruşturma ve onların ifadelerinde aslında bu tip işlerin bütün sınavlarda olduğu ortaya çıktı. Yıllardır faaliyet gösteren ve yeni yeni ortaya çıkarılan öyle çeteler var ki adamlar her sınav için fiyat tarifesi belirlemiş. Bunları duyduğumda kulaklarıma inanamadım.

TUS, TOFEL, ALES gibi daha birçok sınavda eurolar, dolarlar üzerinden fiyatlar belirleyip soru sızdırmışlar veya kopya çektirmişlerdir. İşte yıllardır süren bu adaletsizliğin üstüne gidiyoruz. Yoksa hiçbir zaman insanların yüzde yüz güvendiği bir ÖSYM inşa edemeyiz. Amacımız her şeyin şeffaf olması.”

Gerek devlet yönetiminde ve gerekse hükümet bürokrasisinde hemen her dönemde yetenek, liyakat ve ehliyete bakılmaksızın tayin ve terfiler “o bizdendir” esasına göre yapılmış ve yapılmaktadır. Bu dönemde ise, maalesef bu hastalık çok hızlı bir şekilde üniversite ve diğer yüksek öğretim kurumlarına da sirayet etmiş ve seri bir şekilde yayılmıştır. Prof. Dr. Şaban Şimşek, son zamanlarda bu konuları veciz bir şekilde ve örnekleri ile basında çıkan makalelerinde ibretli bir biçimde ifade etmektedir. Herhangi bir cemaat, tarikat veya menfaat grubuna mensup olmak ayrı bir şey ve fakat cemaatçilik, tarikatçılık ve grupçuluk yapmak ve liyakate bakılmaksızın sadece bu ölçüyü dikkate almak başka bir iştir.

Neticeten, bugün üniversitelerimizin bulunduğu yer, gösterdikleri akademik ve bilimsel çalışmalar gerek ulusal ve gerekse evrensel ölçülere vurulduğu zaman hiç de iç açıcı değildir. Bunun hiç şüphesiz en önemli nedeni; demokrasi, eşitlik ve nesnellik ilkelerinin zayıf olması ve daha bunlara benzer pek çok sebeptir.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü