Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Hayvancılığımız ve Et İthalatı!

21 Mayıs 2010
Celâl ER

Bilindiği gibi tarımın üç önemli ayağından biri de hayvancılık ve hayvansal ürünlerin üretimidir. Diğerleri ise, bitkisel üretim ve bitkisel ve hayvansal ürünlerin işlenmesi ve değerlendirilmesidir. Bu değerlendirme kavramı kapsamında ekonomik olarak kıymetlendirme de söz konusudur. Burada ifade edilen faaliyetlerin hepsi birden tarımı teşkil etmektedir. Tarım, insanların beslenme, giyinme ve barınma gibi hayati önemdeki birincil ihtiyaçlarının karşılanması için söz konusu olan etkinliklerin tümüdür.

Beslenme ve gıda uzmanlarının, aynı zamanda pediyatristlerin belirttiklerine göre, üç ile on iki yaş arası çağındaki çocukların başta beyin gelişmeleri olmak üzere, vücuttaki bütün organların gelişmesi, değişmesi ve fonksiyonlarını en mükemmel şekilde yerine getirebilmesi için yeteri derecede hayvansal protein almaları gerekir. Hayvansal proteinlerin kaynağı et, süt, et ve süt mamulleri ile yumurta, tavuk, balık gibi diğer hayvansal gıdalardır. Çocuklar için yaşamsal önemde olan bu gıdalar, insan hayatının hemen her aşamasında gereklidir ve makul miktarlarda alınması şarttır. Herkes şunu iyi bilmelidir ki et ve süt yiyenler ile otyiyenler her bakımdan farklıdır. Et ve süt, et ve süt türevleri olan gıda maddelerinin alınması dengeli ve düzenli beslenme için her zaman gereklidir ve şarttır. Bunu her gören göz ve düşünen beyin Afrika veya uzak doğunun açlık çeken, doğru dürüst gıda alıp dengeli beslenemeyen koca kafalı ve geniş karınlı çocukları ile Avrupa veya ABD, ya da Kuzey Amerika, İskandinav ülkeleri, Japonya, Rusya Federasyonu ile kısmen Orta Asya, çoğu Latin Amerika ve Avustralyalıların gürbüz çocuklarını karşılaştırdıklarında rahatlıkla fark edebilir. Velhasıl et ve et mamulleri yemeden, süt içmeden ve süt mamulleri tüketmeden olmaz!

Yazılarımızda ve sohbetlerimizde devamlı bir şekilde dile getirmeye gayret ediyoruz ki, öngörüsüz ve kısır görüşlü siyasetçiler ile bürokratların ihmalleri yüzünden Türkiye tarımı bugünkü içinden çıkılmaz duruma düşürülmüştür. Çok değil, bundan çeyrek asır öncesine kadar Türkiye halkını besleyebilmek için hemen hemen herhangi bir tarımsal ürün ithal etmek zorunda değildi. İthal ettiği ürünler de mutlak gerekli olmayan, sadece çeşit ve çeşni olsun diye satın alınan bir kısım tropik ve subtropik egzotik ürünlerdi. Fakat maalesef bugüne gelindiğinde görülüyor ki, memlekette hemen hemen ithal edilmeyen tarımsal ürün yok gibi. Türkiye buğday ithal ediyor; mısır, pirinç, mercimek, soya ve her türlü yağlı tohum ithal ediyor; pamuk, tütün, soğan, patates, karpuz, hatta pek çok ilaçlık ve baharatlık bitki ve ürünü de ithal ediyor. Şimdi belki de bunun karşılığında şöyle denilecektir; “ Efendim serbest piyasa ekonomilerinde bunlar, bu gibi durumlar elbette olacaktır, dünya küreselleşiyor, Türkiye bu söylenenleri ithal ediyor ama pek çok ürünü de ihraç ediyor, hem Türkiye artık bir sanayi ülkesi olmuştur onun için daha çok sanayiye önem veriyor.” Elbette bu söylenenlerde belli bir gerçek payı olmakla beraber maalesef kazın ayağı hiç de öyle değildir! Bundan çeyrek asır önce Türkiye’nin ihraç ettiği tarımsal ürünlerin ihracatımızdaki payı oldukça yüksek iken, bugün neredeyse tarım ürünleri ihracatımız ithalatımızı bile karşılamamakta veya başabaş durumdadır. Ayrıca genel ihracatımızla, genel ithalatımız arasındaki fark, yani dış ticaret açığımız, aşağı yukarı 50-60 milyar dolar dolayındadır. Bu gerçeklik, yine esef etmek gerekir ki, yöneticiler tarafından halkın gözünden kaçırılmaktadır. Böyle bir ekonominin sağlıklı ve sağlam olması herhalde mümkün değildir. Sanki de, bunlar yetmezmiş gibi, bugün yeniden et ithalatı gündeme gelmiş, hatta ihaleleri ve bağlantıları yapılmıştır. “Yeniden et ithalatı gündeme geldi” deyişimin sebebi, bunun ne ilk olduğu ve maalesef, bu gidişle ne de son olacağı içindir. Çünkü Türkiye’de esas yanlış olan, Türkiye’nin kaynaklarının ve imkânlarının dikkate alınarak kısa, orta ve uzun vadede uygulanacak çözümler getirecek tarım politikalarının geliştirilemeyişi, hatta gerçekleştirilemeyişidir. İthal edilecek etin hangi ülkeden ve ülkelerden ithal edileceği konusunda herhangi ciddi bir araştırma yapılmış değildir. Halbuki bu bakımdan başta Kazakistan ve Kırgızistan olmak üzere Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin potansiyelinin değerlendirilmesi son derece önemlidir. Fakat bizim aklı evveller için her bakımdan varsa yoksa ABD ve Avrupa birinci planda gelmektedir. Tabi Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin fazla uzak oluşu önemli bir handikaptır. Ülkedeki bir kısım bu konularla ilgilenen zevatın, “bizde maliyet unsurları pahalı ve dolayısıyla maliyetler yüksek, o halde ihtiyacımız olan maddeleri ucuz olan ülkelerden ithal edebiliriz” mantığı temel yanlıştır. Ve maalesef en basiretli siyasetçiler ve en yetişmiş bürokratlar ve teknokratlar bile zaman zaman bu şekildeki telkinlerin etkisi altında kalmış, onun için de kronik bir şekilde periyodik olarak değişik ürünlerin ithalatı yapılmıştır. Maalesef bu şekilde Türk çiftçisinden ve üreticisinden esirgenen destekler ithalat için milyarlarca dolar döviz olarak başka ülkelerin çiftçilerine ve üreticilerine verilmeye devam edilmiş ve edilmektedir.

Türkiye’de topyekûn tarımdaki alınacak önlemlerin ve yapılacak yapısal değişikliklerin yanı sıra, kısa vadede günlük meseleleri halletmek için alınacak tedbirler de vardır. Yalnız burada bir hususun altını çizerek vurgulamakta yarar vardır. O da Türkiye tarımın önemli sorunlarını kısa dönemde alınacak palyatif ve günü birlik tedbirlerle çözmek söz konusu değildir. Bu yapılanlar olsa olsa günü kurtarmak içindir. Daha yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hayvansal ürünlerin, et ve süt mamulleri başta olmak üzere, gerek doğrudan doğruya gerekse canlı hayvan şeklinde ithalatı ilk defa yapıyor olmaması ve bundan sonra da yapılacak olması son derece önemlidir. Eğer problem o şekilde çözülebilecek olsaydı, bugün herhalde et ithalatına gerek kalmayacaktı. Fakat görüldüğü gibi problem gerçekten kronikleşmiştir. Yakın tarihimizde ilk defa resmen et ithalatı, canlı hayvan olarak veya doğrudan doğruya karkas şeklindeki dış alımlar halinde 1984 yılından sonra, ekonominin libere edilmesi ile başlamış ve daha sonra da zaman zaman içerdeki spekülatörleri terbiye etmek ve tüketicileri korumak şeklindeki düşüncelerle yapılmaya devam edilmiştir. Bugün bu durum yeniden nüksetmiş, daha doğrusu kronikleşen bu hastalık yeniden baş göstermiştir. İthalatı yapılacak 5-10 bin ton et veya 15-20 bin adet canlı hayvanla bu meseleyi halletmek söz konusu değildir. Yapılacak esas iş Türkiye tarımını, gayet tabi ki bir bütün olarak bitkisel ve hayvansal üretimin sorunlarını halledecek önlemleri almaktır.

Daha önce, hal ve gelecek dikkatli bir şekilde araştırılıp etüt edilmeden Et-Balık Kurumu ile Süt Endüstrisi Kurumları özelleştirilmiş ve özellikle küçük üreticiler kendi haline terk edilerek korumasız ve sahipsiz bırakılmıştır. Yapılan hata bir müddet sonra anlaşılarak Et-Balık Kurumu tekrardan yeni bir statüye kavuşturulmuştur. Hatta gündemdeki ithalat için bile Bakanlar Kurulu tarafından bu kurum görevlendirilmiştir. Bilhassa Doğu ve Kuzey Doğu Anadolu bölgelerinde hayvancılık yapan çiftçiler Et-Balık Kurumunun kısa bir süre de olsa devreden çıkması ile çok büyük ölçüde mağduriyete uğramışlar ve bunun neticesinde de ülke bugünkü çıkmazlarla karşı karşıya kalmıştır.

Önce şu gerçekleri tespit ederek bir durum değerlendirmesi yapmaya ihtiyaç vardır. Bugün Türkiye’nin nüfusu 72 milyondur ve Türkiye’de doğurganlık, yani nüfus artış hızı binde 10-12 kadardır, yani her yıl nüfusumuza 1 milyona yakın kişi eklenmektedir. Beslenme uzmanlarına göre; iyimser bir hesapla her bireyin günlük hayvansal protein ihtiyacı ortalama 30-40 gr’dır. Bunun yarısı tavuk, balık, yumurta, süt ve mamulleri ile karşılanmış bile olsa diğer yarısı (20 gr) kadar kırmızı ete ihtiyaç vardır. Bu da basit bir hesapla yılda 525 bin ton et demektir. İşte bu miktarı, en azından yılda %1 oranında ilave ederek temin etmek devletin asli görevidir. Bu çok kabaca yapılan bir hesaptır, elbette ki buna insanların refah payı ve hayat standardı artış payını da eklemek gerekmektedir. Buradan çıkarılacak sonuç şudur, her yıl bir önceki yılın et üretiminin ortalama %2 si kadar bir et üretim artışına ihtiyaç vardır. Ayrıca her yıl Türkiye’de küçük baş hayvan cinsinden hesaplandığı taktirde 6.5 milyon adet kurban kesilmektedir. Bir başka söyleyişle, Türkiye’de üç günlük kurban bayramında kesilen kırmızı et miktarı yıllık tüketimin %10’nu kadardır. Bir başka kaynakta Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre her yıl kurban bayramında 600 bin adet büyük baş ve 2.5 milyonun biraz üzerinde de küçük baş hayvan kurban edilmektedir. Eğer bu değeri yıllık kırmızı et (50 bin ton) tüketimi olan 525 bin tondan çıkarırsak Türkiye’nin her yıl 475 bin ton et tükettiği ortaya çıkmaktadır. Bu taktirde fert başına düşen et miktarı 7-9 kg/yıl’dır. Yalnız bu değere her yıl kayıt dışı olarak tüketildiği ifade edilen, yada kesilen 400 bin ton et dahil değildir. Eğer dahil edilecek olursa yılda fert başına düşen kırmızı et miktarı 14-16 kg’a kadar çıkabilecektir. ABD’de fert başına tüketilen et miktarı 90 kg/yıl, Avrupa Birliğinde 60 kg/yıl, hatta İran’da ve Suriye’de bile Türkiye’den daha fazla et düşmektedir. Bir tarihte hazırlanan ve fakat daha sonra arkası takip edilip uygulanamayan Hayvancılık Strateji raporunda Türkiye’de fert başına yılda düşen resmi et miktarını önümüzdeki on yılda Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında, iki katına, yani 17-18 kg/yıl’a çıkarmayı bile planlamışlardır. Ne yazık ki yazılanların gerçek hayata geçirilmesi söz konusu bile değildir. Ya da esas kahramanlık bunun fiilen gerçekleştirilmesidir.

Çok değişik kaynaklar, Türkiye’ye her yıl aşağı yukarı içeride üretilen kadar kaçak et (400 bin ton dolayında) girdiğini ifade etmektedirler. Ayrıca kaçak et yanında özellikle Türkiye’nin doğu ve güneydoğu sınırından büyük sayılarda kaçak canlı hayvan girdiği de herkes tarafından bilinmektedir. Burada şunu açık bir şekilde itiraf gerekmektedir ki, bu konunun maalesef elle tutulur herhangi bir yanı yoktur. Mesele hafife alınmamalı ve mutlaka hükümet bu konuda ciddi önlemler almalıdır. Başbakan ve Tarım Bakanı sorunu çözmek için en kolaycı çareyi düşünmüşlerdir, o da ithalattır. Et ithalatında en önemli sorunlardan biri de, eğer karkas et alımı söz konusu ise, etlerin bizim kültürümüze ve inanç dünyamıza göre hazırlanmasıdır. Eğer et bizim inançlarımıza göre kesilip, hazırlanmıyorsa murdar, yani leş hükmündedir. Bu konu, gerçekten önemlidir ve üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Ama eğer “yahu bırakın böyle safsataları, Türkiye’de de zaten gerekli denetimler yapılamıyor-Eğer yapılabilse idi insanımıza yedirilen et ve mamullerinin %10’nunun domuz, %6-8’nin de at ve eşek eti olması söz konusu olurmuydu- önemli olan insanlara hayvansal protein yedirmek” denilecekse, yapılacak herhangi bir şey yoktur.

Peki Türkiye gibi gerçekten potansiyeli yüksek ve kaynakları zengin bir memleket ne zamana kadar ithalat yapacaktır, daha öncede ifade edildiği gibi, bugünkü yapılan ithalat sadece günü kurtarmaktır. Türkiye hayvancılığına sadece miktar ve sayı olarak bakılacak olursa büyük bir erozyon yaşandığı görülecektir. Her geçen gün gerek büyükbaş ve gerekse küçükbaş hayvan sayısı devamlı bir şekilde azalmaktadır. Türkiye’de ki sığır varlığı (büyükbaş) 11 milyon ve koyun (küçükbaş) 24 milyon civarındadır. Hayvancılığı geliştirmek için elbette uzun soluklu ve etraflı bir projeye ve desteğe ihtiyaç vardır. Türkiye’de ki belli miktarda olan keçi gibi küçükbaş ve manda gibi büyükbaş hayvanların sayısı ise ancak 10 binlerle ifade edilecek kadar azalmıştır. Yöresel ihtiyaçlar hariç hemen hemen ekonomik değeri iyice düşmüştür.

Türkiye’de hayvancılığın geliştirilmesi için, her şeyden önce yeterli sayıda hayvan materyalinin temin edilmesi şarttır. Bunun da iç ve dış olmak üzere iki kaynağı vardır. İç kaynak olarak yeteri nispette doğurganlığın temini, doğan hayvanların dişi ve erkeklerinin gerek damızlık olarak, gerekse besicilikte kullanılabilmesi için gerekli bilimsel kurallara aynen uyulması şarttır. Bu kurallara uymayanlar için, ciddi takibat yapılması gerekmektedir. Uyanlar ise, hem desteklenmeli hem de teşvik edilmelidir. Erken kuzu kesimine ve dişi büyükbaş hayvan kesimine asla fırsat verilmemeli ve mutlaka engel olunmalıdır. İç kaynak bu şekilde değerlendirilirken, dış kaynaktan da planlı ve ihtiyaçlar dikkate alınarak damızlık hayvan ithal edilebilir, yalnız damızlık olarak ithal edilen hayvan kalitesi ve miktarı asla gelişigüzel olmamalı ve mutlaka amaca uygun olarak kullanılmalıdır. Yoksa ithal edilen üstün vasıflı damızlık hayvanlar (dişi) eğer tek tek dağıtılırsa ve buna göre oy hesabı yapılırsa, seçim geçtikten sonra hayvanlar kasaba gidecek ve heder olacaklardır. Nitekim sorumlu genel müdür olarak bulunduğum 1991-1992 döneminde böyle facialara bizzat tarafımdan şahit olunmuştur. Maalesef daha önceki ve daha sonraki zamanlarlarda böyle durumlarla sık sık karşılaşılmıştır. Ülkeye ihtiyaç duyularak ithal edilen ve edilecek olan hayvanlar gerek damızlık, gerek besi hayvanı veya kasaplık hayvan olsun, bunların mutlaka amaca uygun ve şüphesiz ki her şeyden önce sağlıklı olması şarttır.

Esasen en doğru olan, ihtiyaç duyulan hayvan materyalini yurt içinden temin edebilmektir. Bunun için de mutlaka damızlık işletmeleri her bakımdan farklı bir şekilde desteklenmeli ve teşvik edilmelidir. Burada devletin elinde ve halen azımsanmayacak sayıda olan Tarım İşletmelerinin ataletten kurtarılarak fonksiyonel bir şekilde kullanılması ifade edilmelidir. Esasen Devlet Üretme Çiftliklerinin kuruluş amacı, çiftçiye önderlik etmek ve onun ihtiyacı olan teknik bilgi ile birlikte fide, fidan, damızlık ve tohumluğu temin etmektir. Özellikle iç kaynaklı damızlık hayvan temininde Güneydoğu Kırmızısı, Kars-Ardahan-Artvin, hatta Erzurum gibi yörelerimizde daha çok besi hayvanı olarak bulundurulan Zavot Sığırı ve Boz Irkların da muhakkak üzerinde durulmalıdır.

Bugünkü hayvanlılık destekleri hem yetersiz ve hem de düzensizdir. Maalesef hiçbir şekilde tarımda derde deva olmayan ve çitçiyi devamlı şekilde devlete el açar duruma getiren, üretime dayalı olmadan ödenen doğrudan gelir desteği, bitkisel üretimden kaldırılmış fakat şimdide hayvansal üretime uygulanmaktadır. Hayvancılığın gelişmesi için miktar ve sayı ne kadar önemli ise, hayvanların verimli olması, kültür ırkı veya melez hayvan olması da o kadar gereklidir. Bunların amaca uygun bir şekilde seçilmiş olması ayrıca önemlidir.

Bugün Türkiye’deki büyükbaş hayvan varlığının ancak yarısı kadarı kültür ırkı ve melez hayvandır. Daha henüz yarısı başta kara sığır olmak üzere verimi ve kalitesi düşük olan ırklardır. Bunların yedikleri yemi değerlendirme kabiliyeti düşük, ayrıca karkas ağırlıkları az ve vücut genişlikleri dardır, aynı zamanda et kaliteleri de yüksek değildir. Yemden yararlanma kabiliyetleri oldukça düşük olan bu hayvanlar çoğu kez sadece merada beslenmekte ve çok fazla gezindikleri için et tutmamaktadırlar.

Türkiye’deki tarım işletmelerinde ya tamamen bitkisel üretim ya da sadece hayvancılık yapılması bir başka sorundur. Hâlbuki gerek bitkisel üretiminin gerekse hayvancılığın verimli bir şekilde yapılabilmesi ve kârlı olabilmesi için, bir tarım işletmesinde aynı zamanda her iki üretimin birlikte yapılması gereklidir. Bugün başta kesif ve kaba yemler olmak üzere gerek besicilik ve gerekse süt sığırcılığında ve damızlık yetiştiriciliğinde üretim girdileri özellikle de yemler fevkalade pahalıdır. Bunda dolayı da başta et ve et mamulleri olmak üzere hayvansal ürünlerin hepsi, süt ve mamulleri, deri, yapağı, yün vb. diğer ürünlerin maliyetleri de çok yüksek olmaktadır. Şu günlerde basın ve yayın organlarında sık sık yer aldığı gibi, besiciler etin kilogramını ancak 13-14 TL’ye satabildiklerini ifade etmektedirler. Aksi taktirde kâr edebilmeleri ve işletmelerinin devamlılığını sağlamak söz konusu değildir. Bu işin ticaretini yapanlar maalesef bu gibi gıdalar riskli ve fire vermeye müsait olduğu için perakendecilere, kasaplara ve et reyonlarına ürünü en az 20-25 TL’ye satmaktadırlar. Buna bir de, hizmet ve kâr marjları konulduğu zaman etin fiyatı da 30-35 TL’yi bulmaktadır. Bu değerdeki eti yiyebilmek için 4-5 nüfuslu bir ailenin en az 2500 TL aylık gelire sahip olması gerektiği ifade edilmektedir. İşte onun için de toplumun farklı kesimlerinden değişik feryatlar yükselmektedir.

İktisatçıların ve Tarım ekonomistlerinin ifadesine göre; bir ülkede tarım içindeki hayvancılığın ve hayvancılık gelirlerinin payının %50 dolayında olması gerekmektedir. Bitkisel üretimin ise, bir o kadar olması uygundur. Daha doğrusu tarım ve hayvancılığı gelişmiş hayvansal ürünlerin tüketiminin yüksek olduğu kalkınmış olan ülkelerde durum böyledir. Türkiye’de ise, tarımda bitkisel üretimin değeri %70’lerde, hayvansal üretimin değeri ise %25-30’larda dolaşmaktadır.

Hayvancılık konuları ve tarım tartışılırken önemle üzerinde durulması gereken hususlardan biri de hayvan besleme, yemler ve yem temini meselesidir. Herhangi bir ülkede bulunan hayvan varlığını gerçekten yeterli bir şekilde besleyebilmek için iki önemli kaynak söz konusudur. Bunlardan birincisi Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve Arjantin, hatta bazı Avrupa (Rusya Federasyonu, Ukrayna) ve Orta Asya (Kazakistan ve Kırgızistan) ile İskandinav ülkeleri gibi geniş çayır ve mera alanlarına sahip olan ülkelerdeki mera hayvancılığı, diğeri de gerek ABD ve AB, gerekse tarımı gelişmiş ve özellikle yem bitkileri yetiştiriciliği ve üretiminin yüksek olduğu ülkelerdeki entansif hayvancılıktır. Yine esefle kaydetmek gerekmektedir ki, Türkiye’nin hem çayır ve mera alanları her geçen gün azalmış ve azalmakta, hem de bu çayırlıklar ve meraların yem verme kapasiteleri ve verdikleri yemin kalitesi son derece düşüktür. Hiç olmazsa elimizde kalan mera ve çayırlıkların korunması ve ıslah edilmesi başlı başına büyük bir iştir, görevdir. Bu görev de başta Tarım ve Köyişleri Bakanlığı olmak üzere Çevre ve Orman Bakanlığına düşmektedir, fakat şüphesiz ki esas sorumluluk Tarım Bakanlığınındır.

Yem bitkileri üretimi, alan olarak hala ekim alanlarımızın %3’ü kadar bir sahada yapılmaktadır. Bu konuda belli bir süreden beri hükümetler ciddi destekler veriyor olsa da yeterli değildir. En azından verilen desteklerin gereği gibi denetimleri yapılamamaktadır. Çokça söylendiği gibi, et meselesi ot meselesidir. Hayvanlardan gerekli verimi alabilmek için mutlaka başta kaba yem üretimi olmak üzere yem bitkileri yetiştiriciliğini geliştirmek şarttır. Bunun slaj ve kesif yemlerle (endüstri yemi = karma yemler) mutlaka desteklenmesi ve takviye edilmesi gereklidir. Bunun için de, başta arpa, yulaf ve mısır olmak üzere soya tarımının geliştirilmesi ve üretimin artırılarak mutlaka stabil hale getirilmesi zarureti vardır. Hangi birine esef etmemek ya da etmek gereklidir bilemiyorum ama, yine esefle belirtmeliyim ki şu andaki hayvan varlığımızı bırakın dengeli ve kaliteli beslemeyi, gerek kesif yemlerle ve gerekse kaba yemlerle doyurmaktan (açlık hissini karşılamak) bile aciz durumdayız.

Geçtiğimiz son otuz yılda Türkiye hayvancılığının gerilemesinin en önemli sebeplerinden birisi de, hatta belki de birincisi ülkemizi bölmeye kalkışan ve hatta halklarının haklarını savundukları iddiası ile halka olmadık zulümler yapan PKK terörü ve bölücü fitnedir. Çünkü hayvancılığımızda, özellikle de mera hayvancılığımızda çok önemli bir yeri olan Doğu, Güneydoğu ve Kuzeydoğu’da başta yaylacılık olmak üzere korumasız köylülere ve çobanlara hiçbir şekilde rahat vermeyen bu isyan hareketi, on binlerce ailenin işini gücünü bırakarak göç etmesine ve bölgeden ayrılmasına sebebiyet vermiştir. Böylece on binlerce hayvan üretimden çıkmıştır, yaylalar boşalmış, çayır ve mera kaynaklarımız atıl kalmış ve değerlendirilememiştir. Kardeşlikte, kaderde, tasada ve kıvançta kendileri ile hiçbir itilafımız olmayan daha çok Güneydoğu ve Doğu Anadolu kırsalında yaşayan halk, PKK zulmü altında inim inim inlemiş ve az önce de ifade edildiği gibi üretimin dışına itilmiştir. Ve maalesef bu durum halende şiddetle devam etmektedir. Bundan dolayı Türkiye’nin yıllık üretim kaybı 5 milyar dolar değerindedir. Ayrıca PKK ile mücadele için de harcanan yıllık para bu kayıptan daha fazladır.

Elbette ki bu konularda daha sayfalarca yazmak ve söz söylemek mümkündür, ama neticeten Türkiye’deki hayvancılığın geliştirilmesi ve insanlarımızın kâfi derecede hayvansal ürünleri tüketebilmesini temin edebilmek için;

  • Hayvancılık desteklerinin genel tarım destekleri içindeki %20 olan payını %50’lere çıkarmak şarttır. Sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yapılan hayvancılığa değil, Türkiye’nin hey yerinde hayvancılığa ve hayvancılık yatırımlarına aynı desteğin yapılması gereklidir. Bu şekilde doğu-batı, kuzey-güney gibi gereksiz bir ayrımında önüne geçilmiş olacaktır. Bugün Doğu ve Güneydoğu kırsalından çok daha geride ve ihtiyaç içinde olan Kuzeydoğu, Karadeniz, Akdeniz ve hatta Orta Anadolu kırsalında hayatını devam ettiren, ettirmeye çalışan ve hayvancılıkla geçinen çiftçilerimiz ve üreticilerimiz bulunmaktadır.
  • Hayvancılığın en önemli girdisi olan yem ile ilgili olarak; özellikle kaliteli yem açığının giderilmesinde yem bitkileri ekim alanlarının genişletilmesi, çayır ve meraların ıslahı sağlanmalıdır.
  • Bilhassa yeterli et üretimi ve et açığının kısa zamanda kapatılması için küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin önemle üzerinde durulması ve desteklerinin daha da artırılması gereklidir.
  • Hayvan ırk ıslahı ve hayvan hastalıkları ile mücadele başta olmak üzere ıslah, yetiştiricilik ve veterinerlik hizmetlerine gerekli dikkat ve itina gösterilmelidir.
  • Bütün bunlara ilaveten gıdaların her bakımdan denetiminin tek sorumlusu ve yetkilisi olan Tarım Bakanlığının bu denetim görevini bihakkın yerine getirmesi şarttır.
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü