Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türkiye’de Tarım Eğitim ve Öğretimi

11 Ocak 2010
Celâl ER

Türkçe’mizde gerçekten çok büyük önem atfedilen iki sihirli kelime, eğitim ve öğretim! Bu iki kelime beraberce söylenen, biri söylendiği (telafûz edildiği) zaman diğerini çağrıştıran sözcüklerdir. Toplumumuzda ve kültürümüzde önceleri talim ve terbiye olarak kullanılan bu kavramlara o kadar büyük anlamlar yüklenmektedir ki, zaman zaman bu kelimeler bu sıkleti çekmekte büyük güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. Bu kavramların içi gereği gibi doldurulamasa, bu kavramlara hakettikleri önem verilemese, bunların büyük ölçüde deformasyona uğradıkları görülecektir. Nitekim her alanda günümüzdeki eğitim ve öğretim anlayışı dejenere olmuş, özellikle eğitim, yani terbiye tamamen ihmal edilmiş ve hatta kaybolmuştur. Öğretim, yani çocuklarımızın ve gençlerimizin başta temel bilgiler olmak üzere herhangi bir meslek alanında bilgilendirilmeleri ve bu bilgileri hazmederek, bunlardan uygulamada ve günlük yaşamda yararlanmaları bir dereceye kadar başarılabilmekle beraber, son zamanlarda bunun da kalitesi ve derecesi, ciddi şekilde tartışma götürmektedir.

Çocuklarımızın ve gençlerimizin meslek öncesi eğitim ve öğretimleri, okul öncesi eğitim ve öğretimden başlanılarak yüksek eğitim ve öğretime gelene kadar almaları gereken bilgiler ve kazanacakları formasyon yeni inşa edilecek bir binanın temeli mesabesindedir, ölçüsündedir. Taktir edilecektir ki, bir binanın temeli ne kadar sağlam ve sağlıklı olursa bu temel üzerine yapılacak, çıkılacak yapı da o kadar sağlam ve sağlıklı olacaktır. Türkiye’deki bütün eğitimciler, eğitim sosyologları ve pedegoglar bu meslek öncesi eğitim ve öğretimin iyi olmadığı, en azından yeterli olmadığı ve büyük zaafiyet ve noksanlıklar gösterdiğinde hem fikirdirler. Gayet tabidir ki, bundan sonra, bunun üzerine konulacak bir meslek veya alan eğitim ve öğretiminin harikalar yaratması bir yana, tatminkâr bile olması mümkün değildir. Yani temel eğitim ve öğretim, meslek öncesi gençlerimizin alacakları formasyon (terbiye ve şekil) ve genel bilgiler son derece önemli, seçtikleri ve seçecekleri meslek alanındaki başarılarının temeli ve teminatıdır.

Burada bir başka hususa daha değinerek Tarım Eğitim ve Öğretimine geçmek istiyorum. O da daha baştan itibaren, yani ta okul öncesi eğitimden başlayarak nesillerimize eşit fırsatlar yaratmamız ve vermemiz onların en doğal hakları olmakla beraber, hızlı gidenlerin ve koşarak gidenlerin önlerini açmak ve açabilmek fevkalâde önemlidir ve bu asla eşitsizlik değildir. İnsanlığa hizmet eden dahiler ve toplumlara öncülük eden kaliteli bireyler ancak bu şekilde kendilerini gösterebilirler. Sade tarım eğitim ve öğretimde değil, bütün yüksek öğretim alanlarında öncelikle iyi öğrenci seçmek, daha doğrusu bütün meslekler için kişilikli, sağlam ve sağlıklı karakter kazanmış, özellikle seçtiği meslek alanında temel olabilecek bilgilerle mücehhez gençler yetiştirmiş olmak işin esasıdır.

Zamanımızda gelişmiş toplumların en önemli özelliği, nitelikli eğitim ve öğretim ile istenilen düzeyde bilgi birikimi sağlamış, kendine güveni olan, yalnız başına bilgiye ulaşmayı başaran, en az bir yabancı dil bilen nitelikli insan potansiyeline sahip olmalarıdır. Gençlerimizin sınava endeksli eğitimi gençliği üretici değil, tersine faydasız ve sorunlu hale getirdiği bilimsel araştırmalar ile belirlenmiştir. Sadece Türkiye’nin değil, bütün ülkelerin geleceği her yönü ile yetiştirdiği nitelikli insan gücüne bağlıdır. Bunun merkezinde de üniversiteler bulunmaktadır. Üniversitelerimizin verimlilik düzeyi ve bilimsel üretkenliği hepimizin bilgisi dahilindedir. Bir çok ülkenin toplam nüfusundan daha fazla genci olan Türkiye’nin bu potansiyelini üretime dönüştürememesi, ciddi bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Ülkemizin geleceği nitelikli, her yönü ile iyi yetişmiş insan gücüne bağlıdır. Bunun için gençliğin doğasına uygun dinamik ve verimli bir eğitim ve öğretim programının uygulanması kaçınılmazdır. Gençler, bugün “umudun parlak çehresi” olmak yerine bir an önce en kısa yoldan köşeyi nasıl dönerim anlayışı içindeki yarışa sokulmuştur. Gençlerin estetik, sanat, edebiyat, musiki, her türlü spor gibi iç dünyalarını zenginleştirecek süreçlerden yoksun olarak hayatları devam etmektedir. Bu durum Türkiye’nin geleceği için en önemli sorundur. Hatırdan çıkarmamak gerekir ki günümüzün en etkili gücü, eğitimli iyi yetişmiş insan gücüdür. Eğer bu gücünüz yok ise, istediğiniz kadar kalabalık nüfusunuz olsun fazla bir anlam ifade etmez. Önemli olan etkin ve nitelikli insan kaynağıdır.

Üzülerek belirtilmelidir ki, bugün ülkemiz gençliğinin önünü açacak “çoğulcu ve yaratıcı düşünme ortamı” yerini, benimsemiş ve doğru kabul edilen bilgilerin ezberlenerek sınıf geçme düşüncesine terketmiştir. Eğitim, gençliğe doğru yerde ve doğru zamanda elindeki güç olanaklarını kullanmayı öğretmelidir. Gençlerin geleceklerini zamanlarının planlaması ile birlikte öğretmelidir. Gençlere eleştirel düşünme yeteneğini geliştirmeyi ve kendi kendine yaşama anlam katmayı verebilmeliyiz. Bu şekilde gelişmeyen ve olgunlaştırılmayan bir gençliğin yaratacağı olumsuzluğu ve tahribatı, hiçbir kolluk kuvveti engelleyemez. Bugün dünyanın bir çok yerinde bunun örnekleri ile karşılaşılmaktadır. Bu bağlamda gençliğin geleceğe sağlıklı, kendi dinamikleri içinde, kendi bilinci ile ilerlemesinin yolu mutlaka açılmalıdır.

Günümüz ortamı, gençliği ileriye doğru pozitif bakma yerine, karamsarlıklar içine doğru itmektedir. Artan işsizlik ve çoğunlukla da gençler ve gençler içinde de eğitilmiş kişilerin daha fazla işsiz kalması, gençliği faydacı ve bencil kılmaktadır. Gençliğin kültür edinme, kendini geliştirme yerine bir an önce “nasıl diğerlerinin önüne geçerim” duyguları içinde kıvrandığı görülmektedir. Maalesef bunu, aynı sınıftaki öğrencilerin bireysel davranışlarında da görmek mümkündür.

Üniversite gençliğinin bilgi düzeyinin oldukça düşük olduğu, gençlerin kitap okumadığı her hallerinden belli olmaktadır. Öğrencilerin konuşma kültürü çoğunlukla kendisini ele vermektedir. Öğrencileri arada bir yoklayarak kültürel ilgileri araştırıldığında görülmektedir ki, tiyatroya gitmedikleri, sinemaya da arkadaşları ile zaman geçirmek için gittikleri ve kütüphanelerin yanından bile geçmedikleri ortaya çıkmaktadır. Kitap ve gazete bile okumayan bu gençlerin, sadece bazı TV dizilerini veya spor programlarını seyrettikleri anlaşılmaktadır. Bu durum toplumumuzun geleceği açısından gerçekten düşündürücü ve üzücüdür. Bütün bu eksikliklerin esas sebebi, gençlerin üniversiteye başlamadan önce aldıkları eğitim ve öğretimin seviyesizliğidir.

Bilindiği gibi Türkiye’de modern anlamda ilk defa Tarım eğitim ve öğretimi Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1846 yılında İstanbul Yeşilköy’de Ayamama Çiftliğinde açılan Ziraat Mektebinde başlamıştır. Şüphesiz Türk toplumunda daha önceki zamanlarda da bitki ve hayvansal ürünleri elde etme ve bunları değerlendirme söz konusu olmuştur. Nitekim Türkler atı ve koyunu ilk evcilleştiren kavim ve aynı zamanda başta buğday olmak üzere pek çok bitkiyi ilk kültüre alan millet olma şerefini taşımaktadırlar. Nitekim, daha sonraki zamanlarda pek çok bilim adamı ve seyyah, Türklerin bu uygar vasıflarına işaret etmişlerdir. 13. yüzyılda yaşamış olan büyük gezgin İbn-î Batuta Anadolu’nun büyük bir buğday ambarı olduğunu kaydetmiş ve buradan elde edilen tarım ürünlerinin develere (kervanlara) yüklenerek batı dünyasına (Avrupa) ve başka yerlere götürüldüğünü yazmaktadır. Ayrıca büyük alim ve seyyah Evliya Çelebi de Anadolu’nun başta bitkisel ve hayvansal zenginlikleri olmak üzere, diğer yeraltı ve yerüstü kaynaklarına da değinmekte ve bunların ülkeler arası ticaretinin yapıldığını yazmaktadır. Büyük alim merhum Prof. Dr. Mustafa AKDAĞ’ın “Türkiye’nin İctimai ve İktisadi Tarihi” adlı eserinde bu konular, etraflı bir biçimde uzun uzun anlatılmıştır.

Burada kaydedilen 1846 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan ve üniversiter eğitim geliştikten, Ziraat Fakülteleri açıldıktan sonra da “Zirai Öğrenim” in yıl dönümü olarak geleneksel bir şekilde, çok çeşitli etkinliklerle bir bayram havası içerisinde ve yurt sathında törenlerle kutlanmaktadır. İstanbul’da Ziraat Okulunun açıldığı kesin tarih, 10 Ocak 1846 olduğu için, sözü edilen kutlamalar da her yıl 10 Ocak tarihini içine alan haftada yapılmaktadır. Ziraat okulundan sonra 1893 yılında da yine İstanbul da “Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi” de eğitim ve öğretime açılmıştır.

Eğitimcilerin ifadelerine göre; toplumun her alanındaki değer yargıları ile bilgi ve beceri birikiminin yeni nesillere aktarılması, bu amaçla okullarda ve benzer kurumlarda sürdürülen öğretim ve yetiştirme faaliyetlerine eğitim denilmektedir. Eğitm felsefesi ve eğitim üzerine çalışan sosyal bilimciler, gençlere istenilen davranışların bilinçli olarak kazandırılması bu kazanımların alışkanlık haline gelerek yaşam boyu devam ettirilmesi hadisesini eğitim olarak, terbiye olarak tarif etmektedirler. Daha geniş anlamda eğitim, kişinin belli bir hayat tarzını öğrendiği toplumsallaşma ve kültürleşme süreciyle özdeş tutulabilir. Bütün toplumlarda eğitimin amacı, yeni nesillere bir kültür birikimi aktarmak, gençlerin davranışlarını yetişkinlerin hayat tarzı yönünde biçimlendirerek, onları gelecekteki toplumsal rollerine doğru yönlendirmektir.

Cumhuriyet döneminde 1927 yılında hükümetin kararı ile bugünkü bulunduğu yerde, Alman bilim adamlarının da katkıları ile “Yüksek Ziraat Enstitüsü” (bir nevi Tarım Üniversitesi)nün temeli atılmış ve 30 Ekim 1933 yılında, yani Türkiye Cunhuriyeti’nin 10. kuruluş yıldönümünde Başvekil İsmet İNÖNÜ’nün de katılımıyla eğitim ve öğretime açılmıştır. Bu müessese gerçekten Türk Tarımının ve Türk Tarım Eğitim ve Öğretiminin her bakımdan abidevi gurur kaynağıdır. Türkiye’deki Tarımsal Eğitim ve Öğretime büyük hizmetler veren bu kurum, 1946 yılında bünyesindeki Ziraat Fakültesi, Ziraat Sanatları Fakültesi, Orman Fakültesi, Veteriner Fakültesi ve Tabiî Bilimler Fakültesi ile bir “Tarım Üniversitesi”ne dönüştürülmek üzere faaliyete geçilerek kanun teklifi hazırlanmış ve TBMM’ne sevkedilmiştir. “Yüksek Ziraat Enstitüsü” “Ankara Tarım Üniversitesi”ne geçilecekken, Meclis komisyonlarında fikirler değişmiş ve gelişmiş, Ankara Üniversitesi olarak kuruluşu gerçekleşmiştir. Yüksek Ziraat Enstitüsünün Ziraat ve Ziraat Sanatları Fakülteleri birleştirilerek Ziraat, Veteriner Fakültesi de doğrudan doğruya Veteriner olarak Ankara Üniversitesi’ne bağlanmıştır. Tabii İlimler Fakültesi, daha evvel kurulmuş ve Ank. Ün. bağlanmış olan Fen Fakültesine katılmış ve Orman Fakültesi de İstanbul Üniversitesi’ne bağlanarak İstanbul’a taşınmıştır. 1950’li yıllardan sonra ilkokullara dayalı olarak Bahçivanlık Okulları, Tarım Meslek Liseleri, Hayvan Sağlık Meslek Liseleri, Nalbant Okulları ve benzeri şekilde okullarda açılmaya başlanmıştır. Dünyadaki gelişme ve değişmelere paralel olarak Türkiye’de de gerek tarım eğitim ve öğretiminde ve gerekse tarımsal ürünlerin değerlendirilmesinde ve teknolojik gelişmelerin tarıma uygulanmasında büyük gelişmeler olmuştur. Özellikle Tarım Bakanlığı’nda hizmet içi eğitimi ve öğretimi ile çiftçi eğitimine çok büyük önem verilmiş ve bunun semereleri de çok kısa bir zamanda alınmıştır.

Yüksek Ziraat Enstitüsünde 20 yıl süre ile 1953’e kadar, Ziraat Yüksek Müh. Unvanı ile tek bir program şeklinde öğretime devam edilerek mühendis yetiştirilmiştir. Bu tarihten itibaren Fakülte, bölüm eğitim ve öğretimine geçerek 1967 yılına kadar Zir.Yük.Müh. yetiştirmeye devam etmiştir. Bugün Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı 3-4 adet Tarım Meslek Lisesi, Anadoludaki 29 Üniversiteye bağlı Ziraat Fakültesi bulunmaktadır. Ziraat Fakültelerinden 25 adedine öğrenci alınmaktadır ve buralardan mezun olanlara Ziraat Mühendisi unvanı verilmektedir.

Ziraat Mühendisliği mesleği, 1955 yılı ile 1985 yılı arasında geçen 30 yıl, altın çağını yaşamış ve gerçekten yetiştirilen mühendisler de, ülke ziraatında ihtiyaç duyulan teknik elemanlar olarak çok yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu zaman zarfında Ziraat Fakültelerine gelen öğrenciler en kaliteli ve en şeçkin öğrenciler olmuşlar, fakat 1980 yılından sonra gelen YÖK rejimi ile beraber, sadece Tarım Yüksek Eğitim ve Öğretiminde değil, topyekün bütün üniversitelerde ciddi bir deformasyon ve dejenerasyon meydana gelmiştir. Fakülte ve bölümlerin öğrenci kapasiteleri birden bire bir kaç misli artırılmış ve Ziraat Mühendisleri birden bire çok ciddi bir istihdam sorunu ile karşılaşmıştır. Gayet tabidir ki bu da Ziraat Fakültelerini tercih eden öğrenci kalitesini son derece olumsuz etkilemiştir. Yeni açılan Fakülte ve Üniversitelerde gerekli hazırlıklar ve altyapı çalışmaları yapılmadan, yeterli öğretim elemanı kadrosu hazırlanmadan, teknik araç gereç, ders malzemesi ve laboratuvarlar, uygulama imkânları temin edilemediği için, son derece zayıf mühendisler yetiştirilmiştir. Esefle kaydetmeliyiz ki, son yıllarda bazı müsbet gelişmeler olmakla beraber, bugün de durum çok farklı değildir. Ayrıca bugün mezun olan Ziraat Mühendisleri ne Tarım ve Köyişleri Bakanlığında ne de önemli ölçüde Ziraat Mühendisi istihdam eden kamu yada özel kuruluşlarda veya kooperatif benzeri müesseselerde ne bir oryantasyona ve ne de herhangi bir meslek içi eğitime tabi tutulmaktadır. Bu da genç mühendislerin kendilerini geliştirebilmelerine imkân vermemektedir.

Ziraat Mühendisliği mesleğinde, 1967 yılından bu yana çok değişik müfredat programları uygulandığı ve giderek de önemli sıkıntılarla karşılaşıldığını söylemek önemli bir gerçeği itiraf etmektir. 1967 yılından itibaren yeni bir müfredat ve yeni bir yönetmelik uygulanarak tahsil süresi 5 yıla çıkarılmış ve 3.5 yıl genel +1.5 yıl bölüm eğitim ve öğretimi sözkonusu olmuştur. Bu uygulama 1977 yılına kadar devam etmiş ve 1979 yılında tekrar eski sisteme geri dönülerek eğitim ve öğretim süresi 4 yıla indirilmiştir. 12 Eylül 1980’den sonra işbaşına gelen rejim (YÖK) 1982 yılında yürürlüğe giren 2547 sayılı kanunla Tıp ve Veteriner Fakültelerinin dışındaki bütün Lisans seviyesindeki üniversiter eğitim ve öğretimi 4 yıla göre planlamış ve öğrenci kontenjanlarını alabildiğince artırmıştır. Gayet doğaldır ki kemiyet artınca keyfiyetten çok defa önemli tavizler verilmiştir. Bu durum maalesef 1998 yılına kadar böyle devam etmiş, 1998 yılından itibaren sadece öğrenci kontenjanlarını daraltabilmek adına, Ziraat Fakültelerinde Gıda Mühendisliği ve Peyzaj Mimarlığının dışındaki bölümler üçer üçer bir araya getirilerek Bitkisel Üretim, Hayvansal Üretim ve Tarım Teknolojileri Programları ihdas edilmiştir. 3+1 şeklinde uygulanan bu sistem, öğrencileri Ziraat Mühendiliği Programına alıp son sınıfta her programı üç alt bölüme ayırmıştır. 2003 yılında buna da son verilmiş, programlar iptal edilmiş ve Ziraat Mühendisliği Programı ihdas edilerek (3+1) bölüm sistemine geçilmiştir. Görüldüğü gibi çok kısa sürelerde eğitim ve öğretim rejimleri ve modelleri gelişigüzel, karanlıkta el yordamı ile yol bulma, deneme ve aynımla yöntemi esasına göre değiştirilmiş ve maalesef bu modeller hala tartışılır olmaktan kurtarılamamıştır. Her değişiklik başta öğrenciyi, öğretim elemanını ve Ziraat Mühendisliği mesleğini sadece mağdur etmemiş, aynı zamanda da dejenere etmiştir. Ziraat Fakültelerinde hemen her zaman üç ayrı yönetmeliğe tabii öğrenci ile karşılaşılmıştır. En nihayet 2009-2010 Eğitim Öğretim yılından itibaren tekrar girişten itibaren bölümlere göre öğrenci alınmaya başlanmış ve öğrencilerin alacağı derslere zorunluluk getirilmiştir. Bu en son sistem öğrencilerin daha iyi yetişmeleri ve bölüm eğitim ve öğretimini hazmetmeleri bakımından daha etkili olacağa benzemektedir. Çünkü öğrenci daha Fakülteye geldiği ilk günden itibaren bölümdeki derslere ve girdiği bölümün atmosferine alışmakta, bölüm arkadaşlarıyla ve öğretim elemanları ile kaynaşmakta ve onlardan daha iyi faydalanma imkânı bulacağa benzemektedir.

Çok kısa bir süre önce farklı yönetmeliklere göre mezun olup diploma alan Ziraat Mühendislerinden birinin diplomasında Zootekni Bölümü, diğerinin diplomasında Hayvansal Üretim Programı yazdığı için değişik sınavlarda ve Ziraat Müh. alımlarında ÖSYM sistemi bir önceki bölümü kodlamadığından, genç mühendisler ciddi anlamda mağdur olmuşlardır. Her yönetmelik ve sistem değişikliği mezuniyet sonrasında, eski programla yeni program arasında denklik kurulması aşamasında önemli hatalara sebebiyet verdiğinden önemli mağduriyetlere neden olmuştur. Gerek Tarım Ekonomisi ve gerekse Süt Bölümü mezunları kendilerinin hangi programa niçin dahil edildiklerini bir türlü anlayamamışlardır.

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) ve Ziraat Mühendisi, Veteriner Hekim, Orman Mühendisi Rektör ve Dekanlarından oluşan Tarım Orman ve Su Ürünleri Eğitim Konseyi’nin aldığı keyfi kararlara, bırakın meslek kuruluşlarını, bizatihi hadisenin mağduru olan fakültelerin öğretim üyeleri bile müdahale edememiş ve bir türlü seslerini duyuramamışlardır. Bundan 30 yıl öncesine kadar (1980’e kadar) ülkemizin en prestijli ve itibarlı mesleği olan Ziraat Mühendisliği ve en gözde Fakülteleri olan Ziraat Fakülteleri ve Mühendisliği bu konumunu koruyamamıştır. Yeni gelişmelere ve teknolojilere bir türlü ayak uydurulamamıştır. Plansız, programsız, alt yapısı eksik, kadrosuz ve yersiz bir şekilde gecekondu misali kurulan Ziraat Fakülteleri problemin tuzu biberi olmuştur. Türkiye’de maalesef hemen her sahada olduğu gibi Tarım eğitim ve öğretimi alanında da kalite kantiteye kurban edilmiş, keyfiyet gözardı edilerek gerek ülke tarımı, gerekse yeni mezun olan genç meslekdaşlarımız heder edilerek zor durumlara düşürülmüştür. Kısacası başta tarımsal eğitim ve öğretim olmak üzere Ziraat Mühendisliği mesleği can çekişir hale getirilmiştir.

Üniversiteye aday olan gençler için Ziraat Mühendisliği en gerilerdeki tercihler arasındadır. Mesleğimize saygınlığının yeniden kazandırılması için son zamanlarda yürütülen çabalara rağmen, maalesef mesleği yüceltmek bir yana, tamamen yok olma ile karşı karşıya kalınmıştır. Halbuki tarımın gelişmesi ve ileriye gitmesi bu mesleğe bağlıdır. Tarımın gelişmesi ve ileri gitmesi insanların iyi ve dengeli beslenmesi demektir. Sağlıklı, düşünen, üreten nesillerin yetişmesi demektir. Tarımın gelişmesi açıkca mücadele demektir. Tarımdaki en önemli strateji, kendi kendine yetmek demektir. Kaynakların verimli ve daha uzun ömürlü kullanılması demektir. Ülkenin güven ve istikrar içinde olması demektir. Bugün gıda güvenliği konuşuluyorsa, bugün ekolojik tarımdan, organik tarımdan, tarımsal biyoteknolojiden ve genetik mühendisliğinden bahsediliyorsa, demek ki bu bir ihtiyaçtan doğmaktadır. Bu güvenliği kim sağlayacaktır? Bu denetimleri kim yapacaktır? Bu üretimi kim sevk ve idare edecektir? Elbette ki iyi yetişmiş, ufku geniş Ziraat Mühendisleri! Bunların da geliştirilmiş ve iyi uygulanan bir tarım eğitim ve öğretimi ile olacağı apaçık ortadadır. Gerek Ziraat, Veteriner, Su Ürünleri ve Gıda Mühendisliği, gerekse Peyzaj Mimarlığı ve Orman Fakültelerinde eğitim ve öğretime lüzumlu önem verilmeli ve ısrarla kalite üzerinde durulmalıdır. Burada isimleri zikredilen fakültelerden mezun olan meslek mensupları gerek kamu kurum ve kuruluşlarında, gerekse özel sektördeki meslek yaşamlarında daima ve ciddi bir şekilde sürdürülebilir bir eğitim ve öğretime tabi tutulmalıdırlar. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere ancak bu şekilde ayak uydurulabilir. Bu vesile ile Zirai Eğitim ve Öğretimin 163. yılını kutluyor, vatanımıza ve milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum.

24.12.2009

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü