Türk Dünyası Yardım Kampanyası

PKK’nın ‘Açılım’la Oyunu!

15 Eylül 2009
Celalettin YAVUZ

8.9.2009’de Eruh-Yüksekova ve Van’da yaşanan PKK ile silahlı mücadele ile sonucunda 11 şehit verildi. Oysa PKK’nın elebaşlarından Duran Kalkan, 24.8.2009’da, örgütün başlattığı çatışmasızlık ve eylemsizlik süresinin 1 Eylül’de sona ereceğini, bu tarihten sonra yeniden çatışmaların başlayacağı “tehdidinde” bulunmuştu. Ancak bu tarihten bile önce, 29.8.2009’da Şemdinli’de biri astsubay, üçü uzman çavuş 4 şehit verildi. 1 Eylül 2009’dan sonra da PKK’nın “sözde” ateşkesinin sona erdiğine ilişkin bir açıklama yapılmadı. Ama bölgedeki TSK, harekatını sürdürürken şehit vermeye de devam etti.

Tüm Türkiye’de nefretle kınanan bu gelişmeler, bazı “düşünenler” tarafından, “Açılımı provake” şeklinde değerlendirildi. Hatta, biraz daha ileri gidilerek, adeta bu durumu “derin” yapılanma ile ilişkilendirip, sanki PKK teröristleri yerine, “başka PKK” tarafından yapılmış olabileceği dahi ileri sürüldü. Üstelik İmralı’dan bile “TSK operasyonu bıraksın, yoksa PKK şehit verdirmeye devam eder!” mesajı verildi. Zaten DTP de aynı türküyü söylüyordu. Yani devlet, eşkıya ile “ateşkes” yapacak, teröristler dağda istediği gibi dolaşırken, “aman zayiat vermeyeyim!” diye üzerine gitmeyecekti. Yada üzerine giderse “Başka PKK” diye suçlanacaktı. Bu “itham”, sorumlu devlet adamlarını ve vaktiyle devlet görevinde çalışanlar başta olmak üzere, tüm yurttaşları yakından ilgilendiren bir iddiadır. Bu konu üzerinde ve PKK’nın “Açılım”a ne kadar yakın, ya da ne kadar “uzak” olabileceği üzerinde bir analiz yapılmaya çalışıldı.

‘Açılımla’ İlgili Sıkıntılar

Kamuoyunda “Kürt Açılımı” adı da verilen, kimi platformlarda ise “Demokrasi Açılımı” ismiyle anılan konu, önce Mart 2009 sonlarına doğru Irak’a hareket ederken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından, merhum Özal’ın davranış şeklini hatırlatan biçimde üstü örtülü dile getirildi. Daha sonra da fiilen hükümet, bizzat Başbakan Erdoğan tarafından açıldı.

Açılımdan ne murat edildiği açıkçası, kamuoyuna tam olarak açıklanamadı. Muhalefet partilerinden DTP, bunu İmralı’daki Öcalan’ın affından, TSK’nin dağdaki PKK’ya karşı askeri harekatı bırakmasına kadar geniş bir yelpazede anladı. Yani Kandil’deki eli silahlı terör elebaşısı da, İmralı’daki “misafir” de affedilecekti. Muhtemelen Anayasa’da büyük değişiklikler yapılacak, belki de Anayasa’nın “değiştirilemeyecek” maddeleri bile değiştirilecekti. Hatta bu proje “Yılbaşına kadar, mutlaka bitirilecek!” şeklinde Başbakan tarafından dillendirilince, projenin ABD tarafından “dikte” edilmiş olabileceği dahi ileri sürüldü.

CHP ve MHP tarafından, “açılım”ın anlamı tam olarak ifade edilememesinin de etkisiyle, konuyu ülkenin birlik-bütünlüğünü parçalayabilecek bir süreç gibi değerlendirildi. Konuyu “Kürt açılımı” gibi görmenin, Türkiye’de yeni açılımları ve yeni bölünmeleri tetikleyeceği endişesini doğurdu. MHP en başından itibaren bu açılımı sert bir şekilde eleştirdiği gibi, konuyla ilgili hiçbir yaklaşımı kabul etmeyeceğini de başından ortaya koydu. Konuya başlangıçta biraz daha “esnek” aklaştığı izlenimi veren CHP de, zaman içerisinde tavrını “açılımda hükümete payanda olmayacaklarını” ifade etti.

Açılımın kamuoyuna açıklanmasının ardından konu Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nun Ağustos 2009 toplantısına taşındı ve toplantı sonucunda, “MGK Açılıma Tam Destek veriyor!” açıklaması yapıldı. Bunun üzerine TSK de muhalefetin ağır eleştirilerine maruz kaldı. 25.8.2009’da, Zafer Haftası sebebiyle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ tarafından yayımlanan bir bildiri de TSK tavrını özetle şöyle belirledi:

“Türk Silahlı Kuvvetleri;
1. Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.
2. Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.
3. Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.
4. Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.
5. Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.
6. Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri olan laiklik, demokrasi, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine yürekten bağlılığı, üstün disiplin anlayışı, köklü gelenekleri, itidalli ve kararlı yaklaşımı, hepsinden önemlisi Türk milletinden aldığı güçle dün olduğu gibi bugün de ve yarın da üstlendiği her görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir.”

Genelkurmay Başkanı Başbuğ, 30 Ağustos nedeniyle yayımladığı mesajda da, “Kürt açılımı” tartışmalarıyla ilgili olarak, Anayasa’nın 3. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” hükmünü hatırlatarak ve bir bakıma TSK’nin “açılımın sınırları”nı yansıtan ifadeleri tekrarladı.

Başbuğ’un ilk ifadesi devletin zirvesi tarafından “çok güzel bir açıklama” olarak kabullenildi. Genelkurmay Başkanı’nın seslendirdiği TSK’nin “açılım”a ilişkin tutumu, daha sonra Başbakan Erdoğan tarafından da benzer ifadelerle tekrarlandı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay da Ağustos 2009 sonunda, açılım projesi kapsamında anayasa değişikliği ve bir affın gündemde olmadığını açıkladı. Hatta Başbakan Erdoğan, “açılım” yerine “Milli Birlik Projesi” ifadesini daha sık kullandı. Başbakanın ardından İçişleri Bakanı Atalay da aynı ifadeyi kullanmaya başladı.

Zaten Öcalan’ın içerisinde yer aldığı bir yol haritasına sadece muhalefet değil, iktidar partisi içerisinden de büyük bir direnç geleceği bilinmektedir. Bu sebeple Başbakan Erdoğan Ağustos sonlarına doğru DTP’ye de sert çıktı ve “PKK’nın ya da elebaşısının yol haritasında bulunmasının” söz konusu edilemeyeceğini ifade etti. Ancak, CHP ve MHP gibi Meclis’in ilk iki sıradaki muhalefet partilerinin endişelerini önemli ölçüde giderebilecek bu açıklamayı oldukça geç yapmıştı. Oysa CHP’nin 1999’da konuyla ilgili bir rapor hazırlamış olduğu bizzat Başbakan Erdoğan tarafından ifade edildi. MHP’nin de olası bir etnik çatışma riskini önleyebilmek maksadıyla çalışma yapmamış olması düşünülemez. O zaman neden böylesi ”milli” bir konuda bir araya gelemediğimiz, milli konularda “ortak düşünce ve akılla hareket” edebilme becerisini gösteremediğimiz, öncelikle sorgulanması gereken konulardan biridir. Bu konuda verilecek örneklerden biri Almanya’dır. Almanya, 2005 genel seçimleri sonrası birbirine yakın oyalan Hıristiyan Demokrat Partiler (CDU/CSU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) koalisyon hükümetini kurdu.Biz de milli mutabakatı gerektiren konularda koordinasyon ve konsensüs sağlamayı öğrenmek mecburiyetindeyiz. Oysa gelinen aşamada, açılım için en az birine ihtiyaç duyulacak (İkisinin mevcudiyeti tercih edilmektedir.) iki muhalefet partisi CHP ve MHP’nin desteği daha baştan kesilmiştir. Yani bu iki partinin muhtemel “yol haritası”, kamuoyu tarafından ya da iktidar tarafından bilinmemektedir. Buna karşılık İmralı’dan önerilen “yol haritası” nasıl olduysa kamuoyu ile paylaşıldı bile...

Öcalan’ın “Açılım”dan Muradı Nedir?

Öte yandan, Kandil ve İmralı’daki PKK elebaşıları ile DTP’nin “açılım”dan beklentileri arasında büyük bir fark olduğu görülen TSK’nin yukarıdaki ifadeleri, muhalefet partileri tarafından olumlu bulundu. Ancak, hükümetin müteakip tutumundan rahatsızlık duyan DTP gelişmeleri, “Dağ fare bile doğurmadı” diyerek eleştirdi. Beklentilerine göre yol haritasında Öcalan da mutlaka bulunmalı ve dikkate alınmalıydı. Öcalan’a yakın olduğu anlaşılan bir web sayfası, Öcalan’ın isteklerini şöyle sıralamış:
“(1) Kürt kimliliğinin tanınması ve Türkiyelilik üst kimliği çatısı altında Kürt kimliğinin yeni bir sivil Anayasa çerçevesinde anayasal güvenceye kavuşturulması,
(2) Kürt dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması, anadilde eğitim hakkı tanınması ve Bölgede Türkçe’nin yanında Kürtçe’nin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi ve bunun yanı sıra diğer azınlıkların kültürel haklarına saygı gösterilmesi,
(3) Düşünce, inanç ve ifade özgürlüğü temelinde serbest siyaset ve örgütlenme hakkının tanınması, anayasa ve yasalarda başta cins ayrımcılığı olmak üzere, tüm toplumsal eşitsizliklerin kaldırılması,
(4) Demokratik Özerlik projesinin tanınması ve projenin hayata geçirilmesi için adımların atılması yönünde devlet ve hükümetin mutabakat vermesi,
(5) Genel siyasi af çıkartılması. Bir toplumsal uzlaşma projesiyle iki toplumun karşılıklı birbirlerini affederek barışı tesis etmek amacıyla, Öcalan dahil, tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması, siyasal ve toplumsal yaşama katılımlarının engellenmemesi,
(6) PKK kadrolarının Türkiye’ye dönmelerine ve siyasete katılmalarına izin verilmesi,
(7) Köy koruculuğu sisteminin lağvedilmesi ve halkın köylerine geri dönüşü için sosyal ve ekonomik projelerin gerçekleştirilmesi,
(8) Yukarıdaki maddelerin gerçekleşmesine paralel olarak gerillanın, her iki tarafın belirleyeceği bir takvim dahilinde, kademeli olarak silahlarını bırakıp yasal demokratik toplumsal yaşama katılım sürecinin başlatılması.”

Yukarıdaki ifadelerde eksik olan, Türkiye’den ayrılmak istemediğini belirttiği halde, kendilerini yönetecek bir yönetim sistemi, kendi güvenlik güçleri talebi de mevcuttur. Bir bakıma Irak Kuzey Yönetimi model alınmaktadır. Yani “federatif” yapı. Ya da eyalet sistemi. Güvenlik gücü olarak da kendi “peşmergeleri”, yani dağdan inen PKK’nın silahlı gücü olacaktır. Böyle bir sonuç, Türkiye’yi bir etnik çatışma riskinden kurtaracak, yani “30 yılıdır akıtılan kanı” durduracakmış…

Öcalan’ın istediği ve yukarıda özetlenen hususlar bugünkü Meclis’te ne muhalefet kanadından geçebilir, ne de hükümet bile buna “evet” diyebilir. Alenen özerk bir “Kürt bölgesi” talep edilmekte, tüm PKK elebaşılarının affedilmesi istenmektedir. Kendi silahlı gücü de olacak bu özerk “Öcalan Eyaleti”nin, kimbilir belki de Irak Kuzey Yönetimi ile birleşip, bağımsızlığı ilan edilecektir…İşte bu plan sadece PKK elebaşıları tarafından değil, DTP ve onun belediye başkanları tarafından da açıkça dillendirilebilmektedir. Buna karşılık PKK’nın katliamları için “Bu başka PKK” söylemi içerisinde gafletle hareket edenler, ya da PKK katliamlarında “PKK’nın masumluğunu” savunarak, bunlarda “derinlik” arayanlar vardır….

PKK’nın “Kış Uykusuna” Çekilmeden Önce Her Sonbaharda Tekrarlanan Faaliyetleri

PKK, son yıllarda Sonbahar mevsiminde faaliyetlerini artırmaktadır. Buna örnek olarak 2008 yılını vermek mümkündür. Bilindiği üzere 3.10.2008’da Aktütün Karakolu baskını yaşanmıştı. Bunun arkasından da Irak’ın kuzeyindeki PKK yuvalarına askeri harekat için hükümete izin veren “Tezkere” kabul edilmişti. Ancak bölge, özellikle de yaklaşan mahalli seçimler öncesinde sanki “bilinçli” bir şekilde gösteri ve terör sahası haline getirilmeye, halk korkutulmaya, ya da yıldırılmaya, devlet otoritesi sarsılmaya çalışılmıştı. Bunlardan bazıları şöyledir:

7 Ekim 2009’da TBMM, hükümete PKK’ya karşı Irak’ta askeri harekat yapma iznini “Tezkere” onayladı. Hemen arkasından Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi Elçi Murat Özçelik Barzani ile PKK’ya destek meselesini görüştü. Muhtemelen bu tarihten sonra, en azından bir süreliğine Irak Kuzey Yönetiminin PKK’ya desteği kesildi, ya da azaldı. Bunun üzerine PKK’nın yeni oyunları Türkiye’de sahnelediği görüldü.

Ekim 2008 içerisinde, PKK elebaşı Öcalan’ın İmralı’da işkence gördüğü bahanesiyle Güneydoğu’da art arda patlak veren gösteriler yaşandı. Özellikle DTP’nin yerel seçim öncesi ‘gövde gösterisi’ ağırlıklı gösteriler sürerken, liderleri Ahmet Türk, ‘Kürt soykırımı‘ sözüyle kamuoyunu şoke etti.

Yerel seçimler yaklaşırken, AK Parti ile oy savaşına giren DTP, PKK elebaşı Abdullah Öcalan’a ilişkin daha önce “yavaş yavaş zehirlendiği” yolundaki iddiaları yalan çıkınca, bu kez de Öcalan’ın İmralı’da işkence gördüğü iddiasını ortaya attı. Çıkan olaylar sonucu Doğubayazıt’ta bir kişi ölürken, Adana ile Başbakan Erdoğan’ın ziyaret ettiği Diyarbakır, Şırnak ve Hakkari’de de gösteriler yapıldı.

Hakkari’de Öcalan lehine slogan atan göstericilerle polis arasında zaman zaman kovalamaca, hatta Bercelan Mahallesi’nde arbede yaşanarak, nereden geldiği belli olmayan bir mermi Adil Özatak’ın başına isabet etti. Gösteriler Doğubayazıt’ta bir kişinin ölümüne ve 20 kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı. Diyarbakır’da ise Başbakan’ın gelişi sırasında sokak çöpleri dahi toplatılmadı. Maksatlı protestolar nedeniyle çöplüğe dönen sokaklara paralel olarak, esnaf da korkuyla kepenk ve kontak kapatmıştı. Benzer olaylar Adana’da yaşandı. Olay günü sabah saatlerinde tek tek dükkanları gezen teröristler, “Yapmazsanız gösteri sırasında sizi de taşlarız” tehdidinde bulunmuşlardı.

DTP’nin Şırnak’taki mitinginde de DTP il binası önünde toplanan kalabalık, polis barikatının aşarak basın bildirisini okudu ve olay çıkardı. Bir grubun polise taş atmasına polis de biber gazı ile karşılık verdi. Yaşanan arbedenin ardından çok sayıda kişi gözaltına alındı. Olaylar sırasında bir grup DTP’li kepenk kapatmayan iş yerlerini taşladı. Bu gruba polis müdahale edince çıkan arbedede 3’ü polis 10 kişi yaralandı.

Aynı tarihlerde, İstanbul Bağcılar Namık Kemal Mahallesi’ndeki 75. Yıl Evren Sağlık Ocağı’na kimliği belirsiz ve yüzleri maskeli kişilerce molotof kokteyli atıldı. Ayrıca Küçükçekmece Kanarya Mahallesi’nde iki araç, bir sağlık ocağı ve Bağcılar’da bir alışveriş merkezine molotof kokteyl atıldı. İstanbul’da terör, halkın sağlık kurumlarını hedef alacak kadar azmıştı.

Gene Ekim 2008 içerisinde Başbakan Erdoğan Tunceli ziyareti protestolara sahne oldu. Şehre asılan ‘Hoşgeldin’ yazılı pankartlar DTP’li Tunceli Belediye Başkanlığı tarafından toplattırılmıştı. Bu duruma hiddetlenen Başbakan. Erdoğan, “…Halkımızı hükümetimize karşı ayaklanmaya davet etmek, çirkin yaklaşımlar sergileyecek haberler yapmak bu ülkenin barışına katkı değildir” şeklinde sert bir konuşma yapmak zorunda kaldı.

Başbakan Erdoğan’ın, Kasım 2008’de Hakkari ziyareti sırasında da terör örgütü yandaşları boş durmadı ve, Hakkari ile Yüksekova’da izinsiz gösteriler yapıldı. DTP İlçe binası önünde toplanan grup, ateş yakarak, teröristbaşı lehine slogan attı. Polisin, gruba dağılması yönündeki ikazlarına taşlarla karşılık verildi. Sonunda polis biber gazı ve tazyikli suyla gurubu dağıtabildi.

Aynı gün, Ankara’dan Erdoğan’ın programını izlemek için Hakkari’ye gelen gazeteciler de taşlı saldırıya uğradılar ve askeri lojmanlarla polisevine sığınarak güvenliklerini sağlayabildiler. Olayların yatışmasının ardından kentten ayrılabildiler. Bu durumdan Çukurca’dan Hakkari’ye gelen AKP konvoyu da taş saldırısına uğrayarak nasibini almıştı.

2009 yılı Sonbahar mevsiminde de benzer olaylar devam edecektir. Zira bu hareketlerle PKK, yakında “kış uykusu! İçin çıkacağı Kandil’den önce yandaşlarına moral saldırılarını göstermek istemektedir. Ayrıca, eğer bir açılım yapılacaksa, bunun kendi istedikleri şekilde gerçekleşmesini istemektedir.

Ekim 2009 ayı başlarında muhtemelen Hükümet yeni bir “Tezkere” için daha Meclis’e gelecektir. Bu sebep de PKK’nın hışmını çeken gelişmelerden biridir.

PKK “Düz Ovada Siyaset” Yapabilir mi?

Farz edelim ki PKK elebaşıları affedildi ve serbestçe siyaset yapma hakları verildi. Acaba bunu gerçekleştirebilirler mi? Ya da, şayet yanlarında kendi silahlı peşmergeleri (düz ovaya inen PKK’lar) olmaz ise, aynı etkinlikle siyaseti götürebilirler mi? Kanaatimce hayır. Çünkü yanlarında silahlı güç olmayınca, etkileri de kalmayacaktır. Alıştıkları silahlı gücün etkisi ile kitleleri korkutarak yönlendirme alışkanlığını, hizmet ve ufuk genişliliğini, adaleti gerektiren “siyaset” kültürüyle değiştirmeleri pek de kolay olamayacaktır. Bunu yapanlarla rekabet edemeyeceklerinden, her zaman için silahlı gücü yanlarında isteyeceklerdir. Onun içindir ki Öcalan ısrarla kendi “güvenlik gücü”nün varlığını istemektedir.

Öte yandan, PKK elebaşılarının mevcut statükoyu bir çok açıdan terk etmeleri de kolay değildir. Haraç, Avrupa’da işletmelerden gelir, insan (mülteci) kaçakçılığı ve uyuşturucu ticaretinden akan gelirleri bir tarafa bırakmaları, kendilerini bu ekonomik güçten mahrum ederek siyasette başarılı olmaları da mümkün değildir.

Velhasıl PKK elebaşıları düz ovada siyasete atılmadan önce silah ve ekonomik gücün en az birini yanlarında göremezlerse, geleceğin kendileri için aydınlık olamayacağının farkındadırlar. Bunun farkında olmayan “düşünürlerimiz”in bazıları ise, PKK’nın “ateşkes” süreci içerisinde verilen şehitlerimizin kendi “derin” ilişkilerimizden kaynaklandığı yanlışlığını yazmaktadırlar. Yani dürüst PKK ve dürüst yandaşlarının bir suçu yok iken, bu istikrarsızlıktan “nemalanan” devlet içindeki görevliler kasten TÜRK Mehmetçiklerini PKK yapmış gibi katletmektedirler. Ne diyelim ki? Her halde sadece “el insaf” denilebilir buna…

Devlet Genel Af Çıkarmalı mı?

Devlet, bekası ve vatandaşlarının güvenliği için af da çıkartabilir, çıkartmalıdır da. Ancak, bu af “gönüllerde yer bulmuş” olmalıdır. Şayet terör elebaşıları af kapsamına alınır, hatta hiçbir taksiratları yokmuş gibi düz ovada siyasete soyundurulurlarsa, bugüne kadar evlatlarını “şehit” verdiği halde ”Vatan sağolsun,10 oğlum olsa onunu da vatana feda ederim!” diyebilecek babalar bulamayacaktır. Veya, terörle mücadele ederken tabiat şartlarının, psikolojik rahatsızlıkların sonucunda ve çoğunlukla da “bilinçsiz” şekilde yasa ihlali yapan ve bu sebeple yargı önüne çıkan devlet görevlilerinin durumu ne olacaktır? Yani devlete ve millete silah çeken dağdaki terörist “affedilirken”, bu eli kanlı “evlatlara” karşı devletin bekasını ve halkın güvenliğini sağlamak için mücadele ederken suç işlemiş olan devlet görevlileri “yargılanmaya” devam mı edecektir? Bu durum kamu vicdanında rahatsızlık yaratmayacak mıdır? Bunlar iyi düşünülüp, iyi tartışılıp, gerekirse ”referandum” yapılarak sonuçlandırılacak meselelerdir. Tartışma yeri kuşkusuz ki Meclis’tir. Ancak, Meclis’e getirilmeden önce de nabız yoklanmalı, diğer partilerin katkısı alınmalı, hatta bu konuda hep birlikte kamuoyuna açıklama yapılmalıydı…

Afla ilgili bir diğer önemli mesele de, affı takiben dağdan inenlerin nasıl “rehabilite” edileceğidir. Yani iş ve aş bulmak için neler yapılacaktır? Diyelim ki bu birkaç bin kişiye işve aş için fırsat yaratıldı. Ya bölgenin insanları, yani aşiret (feodal) yapısının ıslahı için neler yapılacaktır. Bölgenin ıslahı için eğitim, sosyal, ekonomik, ulaşım, psiko-sosyal ve gerekli hangi önlemlere alınacaktır? Bunların da Meclis’te enine boyuna ve “ortak akılla” tartışılması, hatta bazı enstitü ve araştırma merkezlerinde rapor hazırlatılması gerekecektir.

Sonuç

Türkiye, PKK ile birlikte muhtemel bir “etnik çatışma” riskini önleyebilmek için çeşitli arayışlar içerisindedir. Bunlardan biri de Hükümetin “açılım” projesidir. Ancak böylesine ciddi ve milli bir projenin, hele de Meclis’ten geçecek olması sebebiyle mutlaka CHP ve MHP’nin “konsensüs”üne ihtiyaç duyacağı açıktır. Hatta bunlar bile yetmemektedir. Sokaktaki halkın, düşünen ve sadece iktidara yakın ya da yakın olmaya çalışanların değil, her kesimdeki insanların, TSK’nin ve üniversitelerin dahi bu açılım için “uzlaşmaya” davet edilebileceği, nihayet bu davet sonunda “asgari müştereklerde” bir araya gelebilecekleri bir uzlaşmaya ihtiyaç vardır. Bunu da yılbaşına kadar yetiştirmek “demokrat” bir ülkede kolay değildir. Sadece “silah zoru” ile olabilir. O da “uzun ömürlü” olamaz…

Aslında “açılım”ın önce Cumhurbaşkanının koordinatörlüğünde iktidar ve muhalefet liderlerinin bir araya getirildiği bir zirvede konuşulması, daha sonra bunun ortak komisyonda asgari müştereklerin kabul edilebileceği bir zemin için tartışılması, gerekirse Meclis kapalı oturumuyla daha ayrıntılı görüşülmesi çok daha yararlı ve paylaşımcı olurdu. Tabii bunun için “yılbaşına çözeceğiz!” şeklinde bir bağlayıcılık da yanlış algılamalara sebebiyet verdi. Tüm bunlar, “milli” politikayı gerektiren bu projeyi, “ölü doğan” çocuk haline getirme emareleri taşımaktadır. Keşke bu işi “ayarın mani, efradını cami” şeklinde yapabilseydi. Sanki Ramazan’da “iftar yemeğine yetişme telaşı” içerisinde imiş gibi hareket edildi. Alınabilecek “radikal” kararların alınması şimdi daha da güç hale geldi. Gelinen günde bu milli meseledeki “acüllük” ve “koordine” aranışındaki eksiklik sebebiyle, ihtiyaç duyulan bir meselenin çözümü neredeyse “Gordion” düğümüne dönüştü. Oysa bu mesele milli mutabakatla ve Türkiye’nin geleceğine olumlu mesajlar verilerek daha kolay çözülebilirdi...

PKK, açılım gerçekleşirse, mevcut gücünü yitirecektir. PKK’nın elebaşıları, sivil hayatta, yani “demokratik mücadele” ortamında, silahlarını bıraktıkları taktirde aynı güce sahip olamayacaklarının bilinci içerisindedir. Bu sebeple, her ne olursa olsun “silahlı gücünü” bırakmak niyetinde değildir. İmralı’dan verilen cevap da aslında budur. Tıpkı Barzani ve Talabani’nin peşmergelerinin devam ettiği gibi, PKK temsilcileri de Türkiye’de kendi peşmergelerini (yani PKK silahlı unsurlarını) devam ettirmek istemektedirler. Bu görülebilmeli, görülmeye çalışılmalıdır.

Doç.Dr. Celalettin Yavuz, TÜRKSAM Başkan Yardımcısı, 13.9.2009

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü