Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Nevzat Kösoğlu’ndan Kalan...

14 Aralık 2013

Da’vi–i Mansûr ederdi her kişi dâr olmasa
Koca Ragıp Paşa

Nevzat Kösoğlu azm-i sefer etti; “yalan dünya” faslına oldukça “sahih” çizgiler çekip “yola devam” dedi ve bekâ yurdunu ihtiyar eyledi. Hicreti mübarek olsun yiğit İspirlinin. Hesabı tamam edip, nasibine düşeni aldı ve gitti; bize de kala kala O’nun bıraktıklarına bakıp, bu dünyadan nasibimize isabet edenin  hesabını yapmak kaldı.

Esasen Nevzat Kösoğlu neslinin bariz vasfı şümul ve ihata genişliğiydi; her şeyi kapsamaya ve her yere şamil olmaya gayret ediyorlardı. Derin bir mesuliyet duygusu ve naif, naif olduğu kadar da incelikli ve kuvvetli bir sahiplik hassasiyeti ile kendilerini nerdeyse dünyanın emanetçisi sayıyorlardı; o kadar ki konuştukları zaman, her biri, ülkenin bakanı, başbakanıymış gibiydiler. Tabiatıyla üsluplarında bir kuşatıcılık vardı. Sanki memlekette olup biten her şey onlardan sorulacakmış gibi bir mesuliyet tavrı, bu insanların olağan hâlleriydi. Tevazu ile vakarı birleştiren bir sorumluluk ciddiyetiyle, en uzak mesafeleri, en yakın ilişkiler içinde bile korumak; samimiyet ve içtenliği, en soğuk karşılaşmalarda bile sergileyebilmek; akl-ı selime dayanan bir dengeyi her ân kendi içinde muhafaza edebilmek; bunun yanında ümidi ve imanı mümkün mertebe canlı tutabilmek, o neslin adeta doğuştanmış gibi kendilerine yakışan vasıflarından bazılarıydı. (Ne yalan söyleyim, ben bu üslûbu, bu bakış açısını, bir “garibi” sever gibi sevmişimdir hep...)

O nesil, yani (kısmen) Menderes devrinin çocukları, 27 Mayıs ve sonrasının gençleri, yani 68 kuşağının habercisi sayabileceğimiz insanlar, 61 Anayasasının getirdiği şartlarda işe koyuldular. Altmışlı yıların ilk yarısı, bir askeri darbe sonrası olmasına rağmen, yeni Anayasanın havasıyla sanki yeni bir başlangıç gibiydi. Hatta belki göreceli, ama bir özgürlük iklimi gibi başladı. Ama bu daha çok “sol” açısından bir özgürlük havasıydı; sosyalist “tandanslı” partiler değişik temalar üzerinde peş peşe kuruldu. İşçi Partisi, Birlik Partisi, ...vs. Meclise girme imkanı bulanlar da oldu.

En önemlisi yayın dünyasında yaşandı; adeta bir tercüme furyası ile Avrupa fikir aleminin ikinci el kanaatlerle yazılmış kitapları, birbiri ardına yalan-yanlış tercüme edilmeye başlandı. İslam dünyasından alenen uçuk sayabileceğimiz radikal ve marjinal isimler Türkçeye kazandırıldı. Sanki her şeyi “yeni” öğreniyormuşuz gibi bir atmosferde herkeste bir başlangıç iyimserliği, merakı, telaşı, aceleciliği ve acemiliği vardı. Lâkin kifayet miktarınca hoşgörü yoktu, tahammül yoktu, en mühimi,  dikkat yoktu; liyâkat ve ehliyet dikkati ihmal edilmekle beraber sahih bir samimiyet duygusu hep vardı.

Milletlerin hayatında öyle zamanlar vardır ki, bütün isimler yenilenir, tarifler gözden geçirilir, her şeyin yeri değiştirilir; sanki bütün temellerin yeniden inşa zamanıdır. Böyle zamanlarda atılan her adım adeta ilk adım gibi tesir yaratır; hemen herkes, kendince kurucu “misyon” sahibidir; herkes bir şeylerin kurucusu olmaya namzettir. Esasında kadro içindeki herkesin anlamlı bir “rolü” kendisi farkında olmadan vardır. Bu dönemlerde hemen herkes kalıcı izler bırakmaya çok yakındır. Çünkü devir, her şeyin yeniden yazıldığı bir devirdir. Herkes ve her şey olağanüstüdür; hiçbir şey sıradan değildir; sıradan şeyler dahi bu zamanlarda önemli hâle gelir.

60-80 arası da bazı açılardan bir başlangıç dönemidir. Demokrasiye geçtiğimizden beri, fikir ve siyasette bilhassa gençlik unsuru bakımından, 12 Eylül öncesi yılları,  ülkemizin arayış yıllarıydı. “Ne”ye başlayacağımıza, başlangıcın hangi konuda olduğuna dair bir arayış... (Hâlâ da bu arayış devam ediyor diyebiliriz aslında.) Öyle samimi bir arayış ki; herkes gayretli, vatansever, milliyetçi, özgürlükçü, devrimci, toplumcu, ülkücü ve hiç tartışmasız herkes samimi ve hasbi... Herkes neye inanıyorsa onu söylüyor, ne söylüyorsa ona inanıyordu. 80 sonrası riyakârlığı ve doksanlardaki küreselleşme aldanışının başlattığı gösteri sahteliği henüz başlamamıştı sanki. Bu dönem, kelimenin bütün anlamıyla Türkiye’nin “sahih” yıllarıydı. Herkesin gündemini “memleket” oluşturuyordu. O kadar ki memleket, gönüllerde gezdirilen bir mübarek kitaptı ve sanki, her gönülde ayrı bir sayfa yırtık gibiydi. Bu yırtık sayfaları birleştirmek yerine herkes vatan kurtarma sevdasındaydı.

Nevzat Kösoğlu’nun da kısmetine, Rahmetli’nin kendi ifadesiyle, “vatan kurtarmak” düştü; yani siyaset... Siyaset, o yıllarda içine fikirlerin de katıldığı bir uğraştı; henüz fikirsiz bir sahne sanatı hâline gelmemişti. Fikirler vardı; ve o fikirler, ülkemiz için halledilmemiş meselelerin hal kaynağını teşkil ediyordu. Ne yazık ki o meseleler hâlâ halledilmemiş olarak aynı yerde duruyor ve aynı yerleri yakıyor, acıtıyor. Öte yandan o neslin meselelerini yanımızda  taşımakla beraber fikirlerini kaybediyoruz. Meselesi olan o nesil, kendi soruları ve cevapları ile birer birer aramızdan ayrılıyor.

Yalnızlık cesaret işidir ve muhatap ister
Ben, Nevzat Kösoğlu adını ilk defa, 1975 yılında o zamana göre “eski” bir dergi sayfasında gördüm; 1969 tarihli bir “Söğüt” dergisinde. “Nesillerin Yalnızları III” üst başlığı ile yayınlanan bir seri denemenin üçüncüsüydü ve üçüncü yazının başlığı, “Siz Yahut Âsım’ın Yeni Nesli” diyordu. “Beraber olduklarıma...” ithafı yapılmıştı. Yazının muhtevasından anlaşıldığı kadar beraber olduklarına henüz “ülkücüler” denmiyordu. Çünkü Rahmetli, “mefkûreci” tabirini tercih etmişti. Yazının başlığı “yalnızlık” olmasına rağmen muhteva,kuvvetli bir cemaat ve tabii “birlik duygusu” taşıyordu: “Bütün tek başına olanlar gibi mağlup ve ümitsiz kalmamak için, en mukaddes sevgi ve kinlerle donanarak birbirinize kenetleneceksiniz. Mefkûreci beraberliğiniz, istikbâli taşıyan gelecek nesillerin ruh mayası olacaktır. Tarihin ve Tanrı’nın emri birliktir, bir olacaksınız; hatta kim bilir, tek başına cennete bile girmeye hakkı olmayanlardansınızdır.”  (Kitap Şuuru, İstanbul, 1998. Sayfa: 69. )

1984 yılında Söğüt ve Ocak dergilerinde yayınlanan yazılar, bir araya getirilip “Kitap Şuuru” adı ile kitap olarak yayınlandı. Unutmak ne mümkün, altın rengindeki o kitabı elime alır almaz hemen ilk baktığım şey, o “yalnızlık” yazısıydı... “Nesillerin Yalnızları” yazılarının tamamını bir solukta okuduğumu hatırlıyorum; müthişti. Bilhassa 12 Eylül sonrasının karanlığında “o yazı” ve tabii ki kitaptaki bütün yazılar, yetmişli yılları yaşayanlar için “hüzün” demekti; sadece hüzün...

Gençliğine 12 Eylül öncesinde rastlayanlar, o hüzünden hep kaçmıştır. Çünkü muhasebesi zor ve kalbe ağır gelen bir duygudur o hüzün. Nevzat Kösoğlu kendisi dahi “o hüzün”den kaçarak hayatını tamamladı. Aslında hepimiz,  bütün bir Türkiye, o hüznü hayatımızın neresine koyacağımızı bilemediğimiz için terk ettik. Hatta küçümseyenlerimiz oldu; “kullanıldık” falan gibi izzet-i nefissizlik gösterenler bile çıktı. Ne var ki, ne yaparsak yapalım o “hüzün” her fırsatta kendini hatırlatıyor ve gelip bizi kuşatıveriyor.

İşte yine öyle oldu; Nevzat Kösoğlu’nun vefatı, pek çok kişiye yine “o hüznü” hatırlattı ve yetmişli yıllarda gördüğümüz “rüya”yı, Rahmetli’yi çok sevdiği vatan toprağında rahmete emanet ederken,  mezarı başında yeniden düşündük: “sahi, biz, o rüyayı kimden emanet almıştık / dilsiz dilenciler misali / coşkun ırmaklar gibi / kendimizi ummanlara salmıştık”. Oysa bugün, her birimiz, yalnızlığımızı unutmak için bazen kendi elimizden tutarak yürüyoruz.
Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdıma

“Kitap Şuuru”, Nevzat Ağabeyin ilk kitabıdır; bana göre aynı zamanda son kitabıdır da. Çünkü aslında bir tek kitap yazdı Rahmetli; Kitap Şuuru... Bütün diğer yazdıkları Kitap Şuuru’nda yazdıklarının şerhi gibidir. Kitap Şuuru’nun yanında çocukluğu ve gençliğinin İspir’ini anlattığı “Geçmiş Zaman Peşinde Yahut Vaizin Söyledikleri”ni  belki ikinci kitabısayabiliriz. Bu iki kitaba ilave olarak Osman Çakır’la yaptığı söyleşiler, “Hatıralar, Yahut Bir Vatan Kurtarma Hikayesi”nin de ayrı ve çok özel bir yeri olsa gerek.

“Geçmiş Zaman Peşinde Yahut Vaizin Söyledikleri”nde Kösoğlu, sadece hatıralarındaki İspir’i değil aynı zamanda içinde yaşattığı romantizmi de söyler. Yer yer şiiriyeti de tattıran bir edebî üslup ile daha önce anlatmadığı çeşitten şeyler anlatır. Daha önce anlatmadığı diyorum çünkü o nesil, edebiyatı ve bilhassa romantizmi çok fazla kendilerine has bir çerçevede kabul etmişlerdir. Onların ki ciddiyet yüklü ve oldukça ağırbaşlı bir romantizmdir. Bilenler bilir, Nevzat Ağabey türkülerden bahsederken bile milli kültür ve ahiret hesabı yapar; mahşere kadar götürür işi; “Biz türkülerimizi sokakta mı bulduk sanıyorlar? Kaç bin yıl var ki ölülerimize ağlarken, düğünlerimizde söylerken ve savaşlarımızda nara atarken sesimizi terbiye ettik; hançeremizin bütün gücüyle söyleye söyleye bu hale getirdik. Çin şeddinden Viyana’ya, Moskova kapılarından Yemene kadar o muazzam coğrafyanın genişliğinden ve derinliğinden nice zenginlikler devşirerek ruhumuzun ahengini kurduk; biz bu türküleri sokakta mı bulduk? Biz birbirimizi Ahirette bile Türkülerimizle tanıyacağız”

Sevgili Süleyman Kürkçü ağabeyim o tadına doyulmaz Türkçesi ile kendi üslubunca, dervişâne bir tarzda anlatmıştı; “Nevzat Ağabey Kars’ta askerlik yaparken, bir yazı gönderdi neşredilmek üzere; Galip (Erdem) Ağabey, yazıdaki şiiriyet yüklü ifadeleri görünce; ‘Tamam, artık bu da iflah olmaz. Şiire bulaşmış’ dedi.” Kösoğlu, bu olaydan nerdeyse kırk-kırkbeş yıl sonra kendi iç dünyasına dair şiiriyetle tekrar ünsiyet kurabilmiştir. “Vaizin Söyledikleri”ni okuyunca “keşke Nevzat Ağabey hikaye falan da yazsaydı” demiştim. Tahrir sürprizleriyle dolu bir kitaptır o. “Allah adın zikredip, adı güzel Muhammed’e selamdan sonra derim ki; ...” diye başlar ve bir nevi muasır Dede Korkut üslubuyla İspir çerçevesinde aslında Kösoğlu’nu inşa eden dünyayı anlatır. Ne de güzel anlatır...

Kitap Şuuru’ndaki yazılar, daha önce yani altmışların sonu ve yetmişlerin başında Söğüt ve Ocak dergilerinde yayınlanan yazılardır. (Ben Ocak dergisini takip imkanı bulmuş bahtiyarlardanım.) Ocak Dergisi, 70’li yılların ilk yarısında çıktı ve bildiğim kadarıyla bir düzineye ancak ulaştı. Lâkin tesiri itibariyledönemin en çok tartışma çıkaran dergilerindendi; özel “emir”le yayın hayatına son verilecek kadar mühimdi. Bu dergide Rahmetli Kösoğlu “esaslı” yazılar yazdı. Daha sonra her biri müstakil birer kitap haline gelecek konuların pek çoğu ilk defa bu dergide yazıldı. Mesela, “devlet” üzerine yazılar önce bu dergide neşredildi, sonra bildiğiniz gibi kitap haline gelerek elimize ulaştı. Yine bu dergide neşredilen ve daha sonra kitaba da giren bir “Milliyetçi Hareket ve MetodMeseleleri” yazısı vardır ki hakikaten hâlâ tartışacağımız fikirlerin serdedildiği bir yazıdır ve bence o devrin ruhunu aksettirmekle beraber zamanlar üstü bir manifesto gibidir. Ama kendi zamanının da üstünde olduğu için bir türlü muhatabını bulamamıştır.

Nevzat Kösoğlu kuşağı “yalnızları”nın asıl derdi de budur esasen; muhatapsızlık veya  hitap ettikleri kitlenin ilerisinde olmak. Siz buna bir de aynı dili konuşamamayı ilâve edin; ortaya yetmişli yılların o yitik ve garip hüznünün sebebi çıkıverir: Her biri bir hayalin şehidi olmuş, mütemadiyen kendini sanki yanlış bir yere gelmiş gibi hisseden; derdini bir türlü söyleyemeyen veya söylemeyen okur yazar Anadolu çocukları... Esasında onlar, o söyleyemedikleri rüyayı topraktan almışlardı, vatanlaşmış coğrafyadan; yani tarihten. Taşıyamadılar, götürüp o rüyâyı rûzîgâra (yani “güncel”e) verdiler ve birbirlerinin inzivasına sığındılar. Güncel de onlara, şimşek aydınlığında görünüp kaybolan, adeta “şehit ressamlar”ın çizdiği tablolar verdi. Yetmişli yıllar aktüalitesinin ir-rasyonaliteye hitap eden bir tarafı hep vardı ve bu ir-rasyonalite o yılların sanki asıl faili idi. Kösoğlu kıratında insanların varlığı, devrin rasyonalitesini vermekten uzaktı; çünkü sayıları çok azdı ve olanlar dahi devrin hakim kanaatini inşa edecek kabiliyet ve kudretten mahrumdu. Ama bugünkü kadar darmadağın olmamışlardı henüz; en azından hemdert olanlar birbirlerini anlıyor ve seviyorlardı.

Enver Paşa ile Bediüzzaman’ın Gölgesi Nereye Vurur
Kösoğlu’nun nerdeyse yarım asır kardeşliği birlikte tattığı kadîm dostu Nuri Gürgür Ağabey diyor ki, “O yıllarda öyle bir hâlde ve öyle bir yerdeydik ki; aşağı yukarı herkes, her fikir ve her hareketin mensubu sanki bir aradaydık; elbette farklarımız vardı ama farklılıkları ortaya çıkaracak belirgin hatlar yoktu. Belirgin olan sadece karşı olduğumuz şeydi. Hiç kimse tam bir vuzuhla kendini tarif edemiyor veya etmiyordu; belki buna ihtiyaç da duyulmuyordu. Hepimizin paylaştığı tanımlar vardı. Aynı şeye inanıyor ve teferruattaki incelikleri bizi ayıran hudutlar olarak görmüyorduk.” Necip Fazıl’la Nihal Atsız, Bediüzzaman Said Nursi ile Peyami Safa veya Dündar Taşer aynı gönülde bir araya gelebiliyordu. Yine Nuri Ağabey’in ifadesi ile “Adeta kendi kendimizin hem müridi hem mürşidi idik. Kendi yolumuzu kendimiz bulmak ve inşa etmek durumundaydık”. Evet... Yazının başlarında da söylediğim gibi o yıllar, “başlangıç” yıllarıydı.

Nevzat Kösoğlu’nun ilk yazılarındaki bu başlangıcı yansıtan kapsayıcı ve kuşatıcı tavır, sonraları yani siyasete angaje olduktan sonra sınırları çizilmiş kısmendışlayıcı bir üsluba bürünür ki Rahmetli bu üslubu, son yıllarında, yeniden altmışlarda başladığı o birleştirici noktaya taşıdı diyebiliriz. Kaldı ki bunu yapmaya hem cesareti ve hem dirayeti yeter de artardı bile, zaten öyle de oldu.

Nevzat Ağabey, Bediüzzaman Said Nursi üzerine seksenli yıllarda yazdı. Hem Bediüzzamanın takipçileri hem de kendi mahallesi sessizlikle yani bir nevi protesto ile karşıladı. Ama O hiç aldırmadı ve devam etti. Gülen Hocaefendinin hizmet hareketi hakkında takdirlerini ifade etti ve bir yandan da Enver Paşa’yı yazdı. Bediüzzamanın İşaratül-İcaz isimli eserinin ilk baskısının masraflarını Enver Paşa’nın cebinden karşıladığını Nevzat Ağabey’den  duyduk ve anladık ki,  Aziz Şehid Enver Paşa ile Bediüzaman’ın hatırası aynı kalbe düşebilir.

Hayatın hiyerarşisi ile siyasetin hiyerarşisi
Hayatın kendi mantığı içerisinde kendine göre bir hiyerarşisi vardır. Bir de siyaset ve idarenin, sanat, edebiyat ve fikir dünyasınıniç hiyerarşileri vardır. Bunlar arasında yerine göre şiddeti artan veya azalan bir gerilim de her zaman olabilirki asıl mesele, bu hiyerarşiler arasındaki mesafedir. Sağlıklı toplumlarda bu mesafe aşılmaz değildir. Bu mesafenin uçuruma dönüştüğü ülkelerde ise asıl çözülmesi gereken problem bu mesafeyi küçültebilmektir. Çünkü bu mesafe yok edilemediği zaman bir kara delik gibi ülkenin bütün kıymetlerini yutar. Millet hayatı için önemli olan şahsiyetler, asla siyasette ve idarede layık oldukları yeri bulamazlar. O yerler hep layık olmayan kifayetsizler tarafından işgal edilir. Nevzat Kösoğlu’nun yetmişli yıllarda faal olarak yer aldığı siyasi hareket içindeki mevkii yukardaki mütalaa ışığında  düşünüldüğünde, liyakat-ehliyet ve yetki gerilimi, her zaman olduğu gibi  yıllarda da aşılması gereken bir mesele olarak kendini gösterir.Hayatın hiyerarşisini siyasete de taşıyabilen toplumlar “emaneti ehline verme” işini başarıyla hayata geçirmişlerdir.

Biliyoruz ki her toplumun geleceği, ortaya koyabildiği tasavvuru kadardır. Ve her toplum ancak gelecek üzerine kafa yoran evlatlarının tasavvuruna sahip olabilir. Çünkü düşünce şahsî bir şeydir; düşünenlerin ahlâkından ayrı değerlendirilemez. Bu itibarla,bir siyasi hareket sadece mensuplarının ve öncülerinin fikirleri üzerine oturmaz, aynı zamanda suskunluklar ve konuşulamayanlar da yapıcı unsurlar olarak sürece katılır. Freud’un dediği gibi, “Her cemaat ortak bir suçun üzerine bina olur.”Bunları bu kadar yaşadıktan sonra geriye dönüp bakmamak kendini ciddiye almamak, geleceğe ve gelecek nesillere ihanet etmek değilse nedir ki?

Geçmişte kaybettiğimiz gelecek
Nevzat Kösoğlu neslinin memleket hayali kurduğu yıllarda kalpleri sarsan “gelecek” ufkuna bugün o kadar çok ihtiyacımız var ki. Ne var ki, o günlerin gelecek tasavvurunu sadece kaybetmekle kalmadık aynı zamanda o tasavvuru inşa eden tahassüs dünyasını ve kaynağındaki duyguyu da terk ettik hatta lanetledik. Son 30-40 yıldır “vatan, millet, Sakarya ile olmaz bu iş!” havaları yürürlükte. Sanki vatan için,millet için bir gayret heyecanına ihtiyaç yokmuş gibi kendimizi “nötr”leştirdik; içimizi boşalttık. Ama bir yandan da istenildiği takdirde,  spor takımlarından tutun da bilgisayar markasına kadar her şeyin, heyecan konusu hâline getirilebileceğini ve ne kadar uzak durursak duralım “milli duygu”gerçeğine sırt çeviremeyeceğimizi basit bir spor karşılaşmasında bile görebiliyoruz.
Basit gibi görünse de milli hayattaki bu “heyecan boşluğu” önemli bir eksikliktir. Milli heyecan fıtrîdir ve bu itibarla evrenseldir. Evrensel ve manevî bir duygusallığı “milli” diye terk ederek “etnik-yerel-ırkçı” ve sözde “liberal-hümanist” ama aslında katı bir asabiyeti demokrasinin gelişme kıstası haline getirmek, Kösoğlu neslinin kabul edebileceği bir şey değildir. Kabul edemezlerdi ama millilik ile evrenselliği, fıtrî ve elbette ilahî rızaya uygun bir temel kişisel haklar  zemininde “telif etmek” kabiliyet ve imkanından da uzaktılar. Nevzat Kösoğlu bu uzaklığı bildiği için “iman ve salih amel” endişesindeydi; O’nun için iman, aynı zamanda medeniyetin ön şartıydı. O’na göre medeniyetlerancak imanla kurulurdu. Bu imanı harekete geçiren heyecan, kıvamında olması hâlinde imanlı salih amelin “olmazsa olmaz”şartıydı.

Bu itibarla Kösoğlu’ndan bize kalan, bu birleştiren ve inşa eden heyecanın nasıl hissedileceğini “bilmek”tir ama yalnızca bundan ibaret değildir; aynı zamanda o bilginin bir iman heyecanı içinde amele dökülüp,“kıbleyi şaşırmadan” hayata yansıtılmasınınkalabalığı millet yapacağını da bilmektir. Rahmetli bu gerçeği, 12 Eylül askerî mahkemesinde, yiğitçe bir tavırla, sadece mahkeme heyetine değil adeta tarihe ve millete de söylemişti; “Bana öyle geliyor ki, biz insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler ne olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir. (Tarihe Konuşmalar, Syf.422)”

Rahmeten vasia Nevzat Ağabey...

*Türk Edebiyatı Dergisi, Aralık 2013 sayısı’nda yayınlandı

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü