Türk Dünyası Yardım Kampanyası

İstikbâl-i Kıble; Nevzat Kösoğlu,

12 Kasım 2013

“Bu âdem dedikleri el ayakla baş değil
Âdem mânâya derler, sûret ile kaş değil.”
Kaygusuz Abdal

Nevzat Kösoğlu, kıbleyi istikbal edip, Muhammedî bir niyetle istihare vaktini kollayan milletimizin rüyasını yormak isteyen adamdı. Kendisi dahi kıbleyi istikbal etmişti. Erzurum’un İspir’inden yola çıktığı günden itibaren, bütün ömrünü her daim kıble ve bayrak istikametinde yaşadı. Bayrağının gölgesi daima kalbine vururdu. Büyük rüyalar gördü. Her zaman hazırdı; zaten hep yoldaydı. Kalben, zihnen hatta bedenen Peygamber buyruğu mucibince “dünyada bir yolcu gibi” yaşadı.Fikrî serencâmı dahi bir yolcuya yakışır kıratta idi. Tıpkı yabancı diyarlardan bir hakikat arayıcısının (hakikatı aradığına dair emareler gördüğümüz ama bulduğuna dair emareler göremediğimiz), Martin Heidegger’in söylediği gibi, “Daha önce savunduğum bakış açısını, yerine bir başkasını koymak için değil, bu bakış açısı sadece bir yol üzerindeki bir uğrak yerinden ibaret olduğu için, geride bırakırım. Düşüncedeki kalıcı unsur yoldur." Nevzat Ağabey’in düşüncesinde de esasunsur, “yüzünü kıbleye tutmuş” olan “yol”du. Hiç yerinde saymadı lakin kıblesinden de hiç şaşmadı.

1960’lı yıllardan beri bize söylediği şey; “dava adamı”, her ân namaza duracak gibi hazırdır; “Mızraklı İlmihâl” kavlince her saniye namaza müheyya olandır. Nevzat Kösoğlu’nun da bağlı olduğu değerler manzumesi içinde “hâl ilmi”nin söylediği şartlar, sadece namazın dış şartları değil, aynı zamanda insan hayatının iç şartlarıdır da; hadesten taharet, necasetten taharet, setr-i avret, istikbâl-i kıble, vakit, niyet.Milletimizin ilm-i hâline göre insan, her an namaza duracak gibi temiz ve hazırlıklı olandır. Kaldı ki Kösoğlu’nun hayatına bakınca gördüğümüz, O, çoktan “iftitah tekbiri” ni almıştı. Hoş sedası, “yevm-üd-dîn”de hüsn-ü şehadet etmek üzere gönül kubbelerimizde hepyankılanacaktır İnşallah. (Fethin mübarek ola Aziz Ağabeyim...!)

“Bir âlimin ölümü, bir âlemin ölümü” denilmiştir ya; bir âlim öldüğünde bir âlem öldüğü için, sadece bunun için söylenmemiştir bu söz. Bir âlim, bir âlemi belki birden çok âlemi yanında taşıdığı, aydınlattığı, hayat verdiği için de söylenmiştir. Sanki asıl anlatılmak istenen, -yaşarken kadrini kıymetini bilelim diye- her âlimin başlı başına bir âlem olduğudur. Kaldı ki, bazı dilbilimciler, “âlem” kelimesinin ilim ile amelin birleşmesine işaret ettiği yorumunu yaparlar. Bu anlamda ilmi ile amelini birleştiren, ilmini amele geçiren, bilgisini eyleme döken her insan bir âlem olma kabiliyetindedir. Hatta “alemlere rahmet” olma keyfiyetinin insanlara rahmet şeklinde tefsiri dahi teklif edilmiştir.

“Kalp Mensubiyeti”; bir millete kalben mensup olmak; kalben Türk olmak...
İlmin amele dönüşmesi ve tatbikatısadece teknoloji değil insana dair pek çok manevî unsuru dahi hayata katar. Kadîm bilgisini  ihtiva eden, Resuller vasıtasıyla gelen naklî malumatın inşa ettiğiilim, mahiyeti icabı, amelî tatbikata dökülürken bazı öncelikleri koruyarak işe başlar. Bu ilimden hissedar olanların pratiği, tıpkı Nevzat Ağabey’in hayatı boyunca gösterdiği gibidir; “emr-i bil-ma’ruf, nehy-i a’nil münker” yani iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak. Bir başka söyleyişle, hak ve hakikat adına ortaya çıkıp mesuliyet ve hizmet talep etmek. Böyle bir talep, zaten kendi disiplin ve  ahlâkını da içinde taşır. Peygamber-i Ekber’in tamamlamak üzere geldiğini söylediği ahlâka tâbi olmayı zarurî kılar. Bu zarureti ifade için “Neşr-i hak yapanlar Enbiyaya ittiba ile mükelleftir”denmiştir. Nevzat Ağabey de “o cümleden bir mükellef” olduğu için, peygamberâne bir tarzı meşrep ittihaz ederek kendini insanına vakfeyledi; kendi içinde âlemler inşa eyledi; içine bütün milletimizin sığabileceği alemler...

İmam Rabbani, “Hakikat söz konusu oldukta, insanın dışında atılacak bir adımlık bile yer yoktur!” derken belki de hakikat namına pek çok insanî ve toplumsal mükellefiyetle beraber millet olmanın da ancak kalplerde cereyan edebileceğini söylüyordu. Nevzat Ağabey, hakikatin bu icabını fark ettiği için milliyetçiliğin dahi, bir kalbî inşa olduğunda ısrar etti. Çünkü O, hakikati kalbine indirebilen ve hakikat atmosferinde bir iç dünyası olan adamlardandı.Hak ve hakikat insanların kalbine indiğinde; ancak  o zaman millet olunabileceğini anlattı bize. İmanlı fertlerden meydana gelen topluluklar millet olurlar. O’na göre millet olmak dahi, eyleme dönüşecek kadar kuvvetle inanılan bir imânî bilgi işiydi.

Aziz Kösoğlu, ilmiyle millet inşa edecek kadar amil koskoca bir âlemdi. Bildikleriyle amel edecek dirayet ve cesarette bir “dava adamı” idi. Aksini düşünemeyecek tabiattaydı; yani doğruyu bildiği hâlde mukteza-yı hâl zorladığı için bildiğinden şaşmayı anlayamayacak ve anlasa da kabul etmeyecek bir karakter kumaşı vardı.

Erzurum’luydu; İspir’i Onun kadar güzel anlatan biri daha çıkar mı bilmem. “Vaizin Söyledikleri”nde okuduğumuz İspir, bir bakıma hepimizin memleketiydi. Pek çoğumuz aynı maceradan gelmiyor muyduk? Hepimizin çektiği acı, bir türlü ifade edemediğimiz, becerip de  kelimelere dökemediğimiz bir mensubiyetin, bir hakikat  mensubiyetinin mahrumiyetinden duyduğumuz acı değil miydi? Taşradan çıkıp memleketin yüksek katlarında, metropol kıvrımlarında mensubu bulunduğumuz tarihin, kültürün ve tabiatın nidasını yükseltmek, hepimizin nasibi, talebi ve kurtuluşu değil miydi? Milletimizin son asırda yaptığı mücadelenin ve yaşadığı kahır yüklü maceranın millî ve milletlerarası sahada temsil ve ifadesinden başka ne derdimiz vardı?Anadolu’nun dört bir yanından toplanıp hepimizi içine alacak büyüklükte,  artık kaybettiğimizden emin olduğumuz tarihî büyüklüğe paralel bir “merkez” inşa etme derdi ve davası hepimizin içinde yanan ateşi değil miydi?

Taşra, bugün itibariyle, bütün muhteva ve manası ile adeta kaybettiğimiz bir kavram; yeni nesil taşra kelimesinin “eski” çağrışımlarına aşina değildir. Eskiden taşra, hayatın içinde nerdeyse mübarek tedaileri olan bir kavramdı. Çok değil, en fazla 15-20 yıl önce Ankara ve İstanbul dışındaki bütün memleket taşraydı. Bilhassa “Nevzat Abi”lerin gençlik zamanlarının taşrası, memleket demekti; bütün mefahir, mukaddesat ve irfanî terekeyi hatırlatan; memleket. Ne var ki, o yıllarda (ve aslında hâlâ) “o memleket”, zihinlerin ve yazılı kağıdın da taşrasıydı; Ankara ve İstanbul’da üretilen yazılı kağıdın...

İşte böylesine bir taşradan çıkıp, kendini mensup ve aid saydığı “bütün”e katmak üzere büyük gayretlerle “evlad-ı vatan ve millet” olarak hazırlayan nesillerin büyükşehir maceraları milletimizin “iç tarihi”dir ve henüz yazılmamıştır. Büyük umutların ve büyük hayal kırıklıklarının tarihidir bu macera; iç içe trajedi ve dramlar... içerisinde az çok hepimizin hayat hikayesi gizlidir. Rahmetli, “Bir Vatan Kurtarma Hikayesi”nde ne güzel ne samimi anlatır o hikâyeyi.

Vakar, heybet ve tevazu...
O nesil, millet ve memleket adına iyi, güzel ve büyük ne varsa hepsini benimseyerek, hepsi uğruna ölümü göze almaya hazır hâlde ve hepsi adına konuşmaya kendilerini ehil ve yetkili görerek, “memleket”lerinden “meydan”a döküldüler. Mark Twain’in muzipçe ifade ettiği gibi; “Hiçbir zaman mevcut resmî okulların eğitimlerini engellemesine izin vermediler.” Kendi eğitimlerini kendileri ikmal ettiler.

Onlar konuşmaya başlayınca, önce o benimsedikleri “büyüklükler” ve sonra o büyüklüklerin sahipliğini gasp eden kelimenin tam anlamı ile “zonta”lar onlara hadlerini bildirmeye kalkıştılar; ama bildiremediler ve onlardan hak ettikleri cevapları da aldılar. Nevzat Kösoğlu bu cevabı verenlerin en yiğitlerindendi.O’nun 12 Eylül 1980 talihsizliğinden sonra kurulan sözde mahkemedeki yiğit tavrı, hatırlardan çıkmayacak kıratta yüksek bir vakar ve meydan okumayı zihinlere adeta kazımıştır. Esasında vakar, heybet ve tevazu asıl vasfıydı; siyasî hayatında da fikrî hayatında da bu asıl ve asil vasfını daima korudu.

Unutmak ne mümkün; mahkemenin savcısı adeta büyük bir korku ile Nevzat Ağabey’in yiğit cesareti karşısında mahkeme heyetine çocuk gibi yakınacaktır; “Efendim, beni oturuşu, duruşu ve  tavırları ile tehdit ediyor” Öyleydi, Nevzat Kösoğlu duruşu, millet varlığını kaale almayanlara ve milli değerlere bigâne duranlara karşı kendiliğinden bir tehditti.Çünkü Kösoğlu tavrı, düşünmenin sıhhatinin mütefekkirin iktidarla arasına koyduğu mesafeye de bağlı olduğunu çok iyi bilirdi. Kösoğlu tavrına göre, o mesafe, şahsiyet ve haysiyet demekti. Düşüncenin haysiyeti ise hürriyetten başka bir şey nedir ki? İfade ve irade hürriyetinden başka... Rahmetlinin yaşadığı hayat ve yazdıkları, ifade hürriyetinin her şeyden önce irade hürriyetine bağlı olduğunu anlatır. İrade hürriyeti dediğimiz şey, “Kitap Şuuru”ndaki yazılardan açıkça anlaşılacağı gibi inanmış bir kalp ve “nefis terbiye ve tazkiyesi”nden başka bir şey değildir.

Nevzat Ağabey bize öğretmiştir ki, “ne’ye mal olursa olsun” anlayışı ile sınırsız iktidar talebinin olduğu yerde irfan olmaz; irfan, vaz geçmekle, istiğna ile ilgilidir, dünyaya ve içindekilere kıymet vererek ona  ulaşamayız. İktidardan vazgeçmek irfan için temel şarttır. Hatta bu anlamda bilgi de bir tür iktidar aracı olduğu için bilginin dahi iktidar üreten tarafından vazgeçilmelidir.Çünkü zorbalığa ve zulme kapı açar. Oysaki biz adalet ile mükellefiz; adalet de talep yanında rıza ile temin edilir.

O’na göre Medeniyet İman Demekti
Nevzat Kösoğlu’na göre her şeyin başı “iman”dı; iman ve insan yani amel-i salih. Çünkü, Nevzat Ağabey’e göre, “amel, imanın fanusu”ydu. Rahmetli, bu düşünceden hareketle hiçbir gayr-i şahsî oluşum veya kurum kabul etmiyordu. O’na göre, bütün o kültür ve medeniyet mefhum ve muhtevaları esasında kişilerle ilintili ve imanla kaimdi. Bu nokta, Nevzat Kösoğlu hikayesinin can alıcı noktasıdır; imanın ateşi amelle parlar; harekete geçirici bir iman ve irade asıl eksiğimizdir.

Kişinin nasıl bir şahsiyete sahip olduğu kadar şahsiyetini nasıl koruduğu da çok mühimdir. Bu anlamda hangi fikirlere sahip olduğumuz kadar, sahip olduğumuz fikirleri nasıl savunduğumuz da önemlidir! Hatta belki çok daha önemlidir. Çünkü zihnî cesaret, hayattan müstağni değildir; yaşadıkları hayatta cesur olanlar zihnen de, fikren de cesaretlidir. Bu yüzden “vatan savunması, sadece sınırda olmaz, birazda kafalarda olur” denilmiştir.Nevzat Ağabey, bu anlamda nesillere emsal olacak bir hayat yaşamıştır.

Çünkü O, hiç zorlamadan tabîi olarak, kendiliğinden cesurdu. Belki de bu yüzden, her zaman çok tabîi idi; hiçbir söz ve hareketinde tasannudan eser bulamazdınız; hayatında yapmacık en ufak bir harekete yer yoktu. Rüzgar estiğinde ağaçtan ses çıkıyormuş gibi tabîi konuşurdu. Denizin dalgalandığında konuştuğu gibi, bir akarsuyun anlattığı gibi, yağmurun yağdığı, şimşeğin çaktığı gibi tabîi ve Hakk söylerdi. Bu yüzden vakar, O’nun hâl-i tabîisi idi.

Nevzat Ağabey’e göre bütün mesele, bu topraklara gelen Horasan’lı Alperenlerin davalarını yürütmekten ibaretti. Bu dava, Kurtuluş Savaşı'nı kazanan ruha kaynaklık eden, Selçuklu-Osmanlı ruhunun tabîimecraı olan Oğuz-Türkmen ruhuydu. Ve bu ruh, “Kelam-ı Kadim”in kavlince bu toprakları bize vatan yapan ruhtu. Rahmetli, buna “Kitap Şuuru” diyordu. Bütün ömrünü bu şuurun gölgesinde yaşadı. Enver Paşa’yı yazarken de, Bediüzzaman Said Nursi’yi yazarken de Nevzat Ağabey, aynı şuurun insanıydı; “Kitap Şuuru”nun.

Esasen O, bütün kitaplarını, o, şuurunu taşımak azminde olduğu “Kitab”ın anlaşılması için yazdı; bütün ömrünü de “O Kitab”ın kavlince “O Kitab”ı için yaşadı. Kendisini bizden ayırmak için vesile kılınan o garip hastalıkla uğraşırken, hastane odasına sığmayan o hüznü ve heyecanı ile çevresindekilere ümid vermesi de; kendisini ziyarete gelen Sayın Başbakan’a İspir’in delisini anlatıp ufuk çizmesi de hep Kitab’ın şuuru ile yaşadığını gösteren “delil”lerdir.

Nihayet günü geldi, vakit tamam oldu;sefer kösleri vuruldu; Kösoğlu sefer ihtiyar eyledi... İspir’den havalanan Hümâ, uçmağa vardı. Ve Nevzat Kösoğlu, İspir’i “Dâr-ı Bekâ”ya bağladı…

Aslında bütün Türkiye hatta bütün dünya, dâr-ı bekânın taşrasından başka nedir ki? Merkez, bekâ yurdu; sahihlik bölgesi; ahiret. Taşra ise dünya; fanilikler yurdu; sahtelikler bölgesi; bildiğimiz “yalan dünya”.

“Gerçek hayat, ahiret hayatıdır” diye buyurmuyor muydu Efendiler Efendisi, Aleyhisselatıvesselam Efendimiz...
Nevzat Ağabey de gerçek hayata azimet eyledi...
Allah rahmet eylesin....

Nevzat Ağabey’in de çok sevdiği o beyti hatırlamanın ve hatırlatmanın vaktidir: Prizren’li Âşık Çelebi’nin Tuna Nehri için söylediği o muhteşem mısraları; Kişver-i kâfirden imân ehline akup gelûr / Kıbleye tutmuş yüzünü bir müselmândır Tuna.

İftitah, fetih’den gelir, açmak, başlamak, fethetmek anlamlarını ihtiva eder.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü