Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Çankaya Şubesinde Cumhuriyet Dönemi Felsefesi Konuşuldu

04 Şubat 2016
Çankaya Şubesinde Cumhuriyet Dönemi Felsefesi Konuşuldu

Türk Ocakları Çankaya Şubesi 2016 Yılı Dönemine ait faaliyetler kapsamında organize edilen Cuma Gecesi Sohbetleri’nin bu haftaki konusu “Cumhuriyet Dönemi Felsefesi” üzerine oldu. Şubat ayının ilk programı 4 Şubat 2016 günü saat 19.00’da Genel Merkez binasında gerçekleştirildi. Programın konuğu Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR idi.

 

Osmanlı yönünü batıya döndüğünde değişik alanlarda reformlar yapmak ihtiyacı hissetti. Bu ıslahatlar bir tercihin ürünüydü.

 

Türk Düşüncesi Tarihini İslamiyet Öncesi Türk Düşüncesi, Sözlü Gelenekteki Türk Düşüncesi, Yazılı Türk Düşüncesi ve İslamiyet’in Etkisi Altında Gelişen Türk Düşüncesi gibi dönemlere ayırmanın mümkün olduğundan bahseden Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR  konuşmasına;  “Cumhuriyet Dönemi Türk düşüncesi siyasi düşünceye paralel olarak gelişmemiştir. Düşünceyi siyasi dönemlere göre ayıramayız. Düşüncenin kendi doğal akışı, kendi doğası var. Cumhuriyet Dönemi düşüncesi, Türk Düşüncesi tarihi içerisinde mutlaka bir yere yerleştirmemiz gereken dönemin adıdır. Dolayısıyla bunun öncesi ile irtibatının kurulması gerekmektedir. Aksi takdirde daha önce hiçbir şey yoktu. Her şey birdenbire ortaya çıktı. Ortaya çıkanlar da kutsal bir şeylerdi, demek gibi bir sıkıntılar oluşur. Bu tarihçilik açısından da sıkıntılıdır. Kültürün, medeniyetin ve düşüncenin aklı açısından da sıkıntılıdır. Biz mademki bunu sıkıntılı buluyoruz.  Öyleyse ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz. Düşüncenin tarih içerisindeki seyrine çok kısaca bakmak gerekir. Türk düşünce sahası Türk Edebiyatı karşısında biraz üvey evlat gibi kalmıştır. Üniversitelerimizin felsefe bölümlerinde de Türk Düşüncesi kürsüsüne rastlanmaz. İslam felsefesi içerisinde bu alan yer alır. Bu sebeple bağımsız bir disiplin olmadığı için, alanın bağımsız araştırmacıları yetişmemiştir. Peki, ne yapmak gerekir? Yapılması gerekenlerden birisi: Önümüzde Türk Edebiyatı tarihi bir model olarak duruyor. Türk Edebiyatı tarihine baktığımızda; İslam öncesi sözlü Türk Edebiyatı, İslamiyet’in etkisi altındaki Türk Edebiyatı ve Anadolu’da gelişen Selçuklu Beylikleri Dönemi Türk Edebiyatı, Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatı daha sonrada Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı gibi tarihsel bölümlere ayrıldığını görüyoruz. Edebiyatta ki bu tasnif Türk Düşüncesi içinde kullanışlı bir tasniftir. Bizde Türk Düşüncesi Tarihini İslamiyet Öncesi Türk Düşüncesi, Sözlü gelenekteki Türk Düşüncesi, Yazılı Türk Düşüncesi ve İslamiyet’in etkisi altında gelişen Türk Düşüncesi gibi edebiyat tarihine paralel olarak konumlandırmak mümkün olabilir.  Bu tasnifi konumuza çekecek olursak, Cumhuriyet Dönemi Türk Düşüncesini batılılaşmamız ile alakasının olduğunu söylememiz gerekir. Osmanlı yönünü batıya döndüğünde değişik alanlarda reformlar yapmak ihtiyacı hissetti. Bu ıslahatlar bir tercihin ürünüydü. Yani, artık yüzümüzü batıya dönerek, medeniyetle karşılaşmıştık. Bütün kurumlarımızı batı medeniyeti kurumları ile uyumlaştırmak onlarla rekabet edebilmemiz için şarttı. Bu düşünce tarihi incelenirken de başımıza geldi. Mesela ülkemizde yakın dönemin düşünce tarihi denildiğinde aklımıza Türkiye'de felsefe geleneğinin oluşmasında büyük etkisi olmuş felsefeci ve sosyolog Hilmi Ziya Ülken (3 Ekim 1901 - 5 Haziran 1974) gelir. Çünkü Hilmi Ziya Ülken ‘Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’ adlı eseriyle sadece bir eser yazmadı. Bu eser aynı zamanda bugün adını koymaya çalıştığımız kurumsallaşmasına uğraştığımız bu alanı meşrulaştıran eserdir. Demek ki, bazen bazı eserler bir alan ihdas edebiliyor.” Diyerek başladı.

 

Osmanlı’da natüralizm akımı beraberinde materyalizm ve positivizmi getirdi.

 

Konuşmasını Osmanlıya düşünce akımlarının geliş yönteminden bahsederek sürdüren Bayraktar: “Osmanlı batılılaşırken belirli bir dönemden sonra edebiyatta; artık eski edebi türleri bir kenara bırakıp tiyatro, roman gibi yeni edebi türler içerisinde kendisini anlatma ihtiyacı hissetmesi söz konusuydu. Benzer bir durum felsefe ve düşünce alanında da kendisini gösterdi. Felsefe alanında artık eski klasik İslam kaynaklı felsefi eserler bize artık çokta fazla bir şey söylemiyorlardı. Bunların yerine batılı tarzda batının geçirmiş olduğu düşünce evrimini konu edinen yeni bir düşünce geleneği ihdas etmemiz gerekiyor. Edebiyatla felsefenin gerçektende çok yakın ilişkilerinin olduğunu bu sahada bu fikirleri serdeden insanlarımızı aynı zamanda edebiyat bakımından örneklerinin olduğunu görüyoruz. Kim bunlar? Osmanlı’ya materyalizm (Maddecilik) ve positivizm (Olguculuk) girişi edebiyat sahasında natüralizm (Doğalcılık) başlığı altında oluyor. Osmanlıya bu akımlar gelirken sanki edebi bir akımmış gibi geldiler. Fakat bu edebi akımların arkasında felsefi bir dünya görüşü de vardı. Dolayısıyla bu natüralizm beraberinde materyalizm ve positivizmi getirdi. Bu önemli bir olaydı. Çünkü natüralistler, positivistler ve materyalistler kesin bir şekilde tarihle ve gelenekle olan bağları kopardılar. Bunlara göre, klasik Osmanlı ve İslam kültürünün bugünün dünyasına söyleyeceği bir sözü kalmamıştır. Bu kültür vazifesini yapmış ve ‘çağdışı’ kalmıştır. Beşir Fuat, Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Etem Nejat, Suphi Etem gibi isimler. Bunlar felsefi olarak Karl Fog, Fühner, Molesko’nun biyolojik materyalist görüşlerini Osmanlı ‘ya getirdiler. Bu aslında Avrupa’da çok sınırlı bir coğrafyanın ve entelektüel zümrenin peşinde koştuğu bir akımdı. Bunlar Alman biyolojik materyalistlerdi. Bir müddet sonra Friedrich Wilhelm Nietzsche ve Adolf Hitler’e doğru giden biyolojik materyalizm üstün ırk teorisini ortaya koydu. Bunlara göre hayatta kalmak sadece üstün ırkların işiydi. Biyolojik olarak üstün olmak aynı zamanda siyasetende haklı olmayı beraberinde getiriyordu. Bedensel ve fiziksel güce dayalı fikir yeryüzünde faşizm hareketini doğurdu. Yani biyolojik olarak üstün bir ırka sahipseniz, bu ırkın yaşama standartlarını da üstün kılmalısınız. Zayıfların, güçsüzlerin tarih karşısında yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunları da tarihten elemek üstün ırkın hakkıdır.” Dedi.

 

Gökalp, milletin kolektif şuur altında yaşayan ve dar zamanlarda uyanıp, kendiliğinden ortaya çıkan ve milletin fertlerini birbirine bağlayan sosyal, psikolojik bir bağ olarak bu mefkûre kelimesini ihdas etti.

 

“Bahsettiğimiz akım Meşrutiyeti ve Cumhuriyeti hazırlayan akımlardan sadece bir tanesidir. Positivizm akımından da bahsetmek gerekmektedir. Tek tip bir positivizm olduğunu söyleyemeyiz. Değişik düşünen temsilcileri de vardır. Mesela Ziya Gökalp’ın kısmen bir positivist olduğu söylenir. Fakat Gökalp’in positivistliği ile Ahmet Rıza’nın ki, Ahmet Rıza ile Salih Zeki’nin ki, Salih Zeki’nin ki ile de Beşir Fuat’ın ki aynı tarz bir positivizm değildir. Ziya Gökalp’in çok iyi bir entelektüel kavrayışının olması bu akımlarla karşılaşmasını sağlamıştır. Gökalp bu akımlar arasından eklektik bir sentez yapabilmiştir. Dolayısıyla Gökalp için sadece Auguste Comte (1798-1857) ve Emile Durkheim’in (1858 - 1917) Türkiye’de ki temsilcisidir demek büyük bir haksızlık olur. Gökalp büyük bir sentezin peşindeydi. Türklüğün tarih içerisindeki bütün verimlerini kucaklamak isteyen onu İslam öncesi tarihine kadar götürmek istemekteydi. Tarih içerisinde Türklük diye bir ontik diyebileceğimiz varlığın izini sürmek onu kalkındırmak, anlamak tanımak yapmak istediği şey buydu. Dolayısıyla bunu yaparken bir yandan halka doğru gitmek diye bir kavram ortaya koydu. Halka doğru gitmek istiyor. Çünkü konuşulan temiz arı duru Türkçe halkta var. Halkın kolektif bilinç altına güveniyor, orada ninniler, masallar, hikayeler, destanlar canlı bir şekilde kolektif hafıza olarak yaşıyor. Millet denilen bu realitenin aynı zamanda bir duygu ve gönül bağı meselesi olduğunun farkındaydı. Bu duygunun geçebilmesi için Türkçenin dinamik bir şekilde ayakta olması gerekiyordu. Bu duygunun yaşatılabilmesi içinde bir mefkûre olarak kuşaktan kuşağa yaşatılması gerekmekteydi. Dolayısıyla Gökalp mefkûre kelimesine ihtiyaç duydu. Arapça fikir kelimesinden kendisi türetti. Türkçe ve Arapça sözlükte mefkûre diye bir kelime yoktu. Milletin kolektif şuur altında yaşayan ve dar zamanlarda uyanıp, kendiliğinden ortaya çıkan ve milletin fertlerini birbirine bağlayan sosyal, psikolojik bir bağ olarak bu mefkûre kelimesini ihdas etti. Gökalp’in büyük fonksiyonlarından biride 1915-1918’li yıllarda Dar-ül Fünun yeniden yapılanırken Edebiyat Fakültesini yeni baştan kurmasıdır. Sosyoloji ve felsefe bölümlerine kendi ekolünden olmayan öğrenci alıyor. Bu tavrı çok yadırganıyor. Kendisini eleştirenlere ‘biz kendimize fikir kulübü açmıyoruz, milletimize bir üniversite kuruyoruz’ diyerek bugünde bize rehberlik etmesi gereken cevabı veriyor. Gökalp’in etkisiyle Dar-ül Fünun’a dahil olan Mustafa Şekip Tunç, İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Mehmet Emin Şimşirgil’i saymak gerekir.”Diyerek konuşmasını sürdüren Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR şu şekilde devam etti.

 

Türkçülük fikriyatı milli mücadeleyi içerisinden çıkardı. Daha sonra Cumhuriyet bu fikriyata ne kadar sahip çıktı?

 

 

“Materyalizm ve Positivizm Meşrutiyet Döneminden itibaren Cumhuriyetin ilk yıllarında da etkisi hissedilen ekollerdir. Bu ekol sahiplerinin siyaseten durdukları nokta batıcılık olmuştur. Gökalp’in Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak sentezi, bir yandan dilde, zevkte, sanatta Türkleşerek Türk’e doğru giderek batılılaşmak. Aslında Gökalp’in orijinal kavramı muasırlaşmaktır. Batılılaşma ile daha sonra bu kavramın yer değişmesi, Cumhuriyet tarihinde bir kırılmayı da ifade ediyor. Oysaki bizim ihtiyacımız olan kelime muasırlaşmaktır. Çünkü Muasırlaşmak herhangi bir coğrafyayı ima etmiyordu. kuzeyleşe de bilirdiniz, güneyleşe de bilirdiniz. Dolayısıyla muasır medeniyet neredeyse, onu anlamak, onun tekniğine, yöntemine, metoduna vakıf olmak ve bu metot ile güncel olan bilgiyi üretmek ve bilgiyi hukuk sisteminize, devlet nizamınıza ve hayata tamamına hakim kılmak. Zaman içerisinde muasırlaşmak kavramı batılılaşmak kavramı olarak algılandığından Türkiye’nin önünde bir ideal olarak batılılaşmak konuldu. Bizim sıkıntımız savunulmuş felsefi fikirlerin çok fazla tenkitini yapmamaktır. Pozitivist geleneğin ve materyalistlerin Türkiye’ye söylemek istediklerinin tenkitini yeterince yapamadık. Hatta duygusal olarak bağlı olmamıza rağmen Gökalp’i seviyor, sayıyor olmamıza rağmen söylemek istediklerinin felsefi manada tahlilini yapabilmiş değiliz. Bütün bunlar yaşanırken bir reaksiyon olması doğaldı. Bu reaksiyon adına ‘İslamcılık’ diyebileceğimiz spiritüalizm başlığı altında incelenen yazar, çizer, aydın grubundan geldi. Bunlar ‘Ülkenin asıl meselesinin batılılaşmak olmadığını, meselenin öze dönmek, özü anlamak ve kendi dinimizden, kültürümüzden, maneviyatımızdan beslenerek batı karşısında alternatif bir medeniyet tasavvuru ortaya koymak olduğunu’ söylediler. Bu fikriyat kısmen Türkçülük akımının içinde de vardı. Meşrutiyet Dönemi Türkçüleri de bizim kendi geleneğimizden ve tarihimizden beslenmemiz gerektiğini söylemişlerdi. Bunlar Sebülül Reşat İslam Mecmuası çevresi denilebilecek içinde Mehmet Akif Ersoy’un da olduğu aydınlar İsmail Fenni Ertuğrul, Mehmet Ali Ayni, Ferit Kam ve Filibeli Ahmet Hilmi gibi bir grup simden oluşuyordu. Fikirleri kısaca şöyleydi. ‘Dinimiz hiçbir zaman siyasetle özdeş kabul edilemez. Siyaseten bir devletin gerilemiş olması onun arkasında yatan medeniyet iddiasının ortadan kalktığını göstermez. İslam Devletlerinin sömürgeleştirilmesi başka bir şey, İslam’ın mesajının eskimesi veya görünürde yenilmesi başka bir şeydir. İslam herhangi bir devlet ile özdeşleştirilemeyeceği için İslam’ın yanlış anlama ve uygulamalarının faturası da dinimize kesilemez. Yapılması gereken dinin gerçekten medeniyetini kurmak gerekir. Bunun için yeni baştan kurulacak bir medeniyete ihtiyacımız vardır.’ Bu medeniyetinde ‘tevhid’e dayalı bir İslam medeniyeti olması gerektiğini savundular. 1911 Türk Yurdu Dergisi’nin yayın hayatının başlaması, 1912’de Türk Ocakları’nın kurulması ile İslamcılık, Batıcılık ve Osmanlıcılık siyasi fikir akımlarının yanına Türkçülüğünde eklenmesi söz konusudur. Türkçülere göre, İslamcılık hiçbir zaman bütünleştirici unsur olamamıştır. Osmanlıcılıkta bir çimento görevi görememiştir. Osmanlıcılık kimliği yapay bir kimliktir. Elimizde sadece Müslüman Türk kalmıştır. Türkçülük ve Milliyetçilik Osmanlı’nın gelmiş olduğu noktada savunulacak yegâne tutarlı siyasi ve felsefi bir tez olarak ortaya çıkmış oldu. Bu fikriyat milli mücadeleyi içerisinden çıkardı. Daha sonra Cumhuriyet bu fikriyata ne kadar sahip çıktı? Diye sorulabilir. Osmanlı’dan devir alınmış bu milliyetçilik ve Türkçülük düşüncesi milli mücadeleden çıkıp bağımsız bir ülke hayal etti. Bu düşüncenin felsefi temellerini attı. Fakat Cumhuriyet kendisini kuran asli unsuru ne kadar ve nereye kadar benimsedi.”

 

Bugün elimizde; felsefesiz bir din, dinsiz bir felsefe kaldı.

 

Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR konuşmasının son bölümünü şu şekilde tamamladı: “Birkaç felsefi ekolümüz daha var. 1921 yılında Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mustafa Şekip Tunç, Mehmet Emin Evşirgil, Ahmet Haşim ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun (1886-1978) içinde bulunduğu Dergah Hareketi. Yayın organları Dergah Dergisi 1921-1923 yılları arasında kırk iki sayı kadar çıkabiliyor. Adına, medeniyetçi milliyetçilik denilen bir fikri savundular. Fikirleri Yahya Kemal ve Tanpınar ağırlıklı olup, felsefesini Henri Bergson’un (1859-1941) metafizik düşüncesinden almıştır. Bergson’un madde, hayat, ruh ve beden üzerine pek çok makaleleri o dönemde tercüme edilerek, yayınlanmıştır. Bergsoncu metafiziğe göre: ‘Bir yanda madde vardır. Fizik gerçeklik vardır. Öte yanda hayat vardır. Hayat fizik realiteye indirgenemez. Hayat maddeyi aşar. Hayat öngörülemez, hesaplanamaz. Mekanik olarak tüketilemez. Üzerinde her hangi bir tasarruf yapılamaz.’ Milli mücadele ortamında düvel-i muazzama’ya karşı koyuşunuz, duruşunuz var. Eğer her şeyin matematiksel olduğunu mekanik, maddi ve fiziksel olduğunu söyleyecek olsanız, sizin bir askerinize karşı orada on asker var. Dolayısıyla pozitivist ve natüralist bir görüş etrafında kenetlenecek olsanız, sizin İngiliz ve Amerikan mandasını seçmeniz gerekir. Çünkü matematik onu söyler. Yani bu askeri güç ve silahlarla başarıya ulaşmak mümkün değil. Ama Bergsoncu metafiziğin süre, hafıza, yaratma, yenilik ve geleceğin öngörülemezliği, hesaplanamazlığı hayat sahasının sonsuz imkanlara gebe oluşu hayatın maddi ve fizik sahada olduğu gibi bir determinasyon kabul etmezliği fikirleri bizim için bir ümit felsefesi anlamına gelmiştir. Yani hiçbir mücadele emek verilmeden kazanılmaz. Hiçbir savaş, savaşmadan kaybedilmez. Öyleyse bu argümanlarla ‘Ya istiklal, ya ölüm’ gibi bir kudretiniz var. Bu aydınların yaymış olduğu bir iyimserlik havası var. Dolayısıyla Dergah Mecmuası’nın hem milli mücadeleden yana olmak, hem de mücadelenin metafizik arka planını oluşturmak gibi müspet tavrı olmuştur. Burada İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nu hatırlamak gerekir. Bir yanıyla Gökalp’in sosyolojisine bağlı, bir yanıyla Bergson’un sezgici metafiziğine bağlı. Genç yaşta akademik ve entelektüel olarak yetkinleşmiş bir şahsiyettir. Eserleri milli bir pedogojinin nasıl olması üzerinedir. Ama maalesef bu kadar donanımla vatansever bir insan ‘meşrutiyetin verdiği akademik hürriyeti, Cumhuriyet geri alamaz’ dediği, Dar-ül Fünun özerkliğini savunduğu için görevden alınmıştır. İşsiz kalıyor, Yeni Adam adlı dergi çıkararak bunu sırtında satıyor. Baltacıoğlu’nu üniversiteden alarak yerine ise, Hans Reichenbach’ı (1891- 1953) koyduk. 1933 yılı üniversite reformunda Mustafa Şekip Tunç Felsefeden Psikolojiye kaydırılıyor. Felsefe bölümünün başına Alman Yahudisi Hans Reichenbach getiriliyor. Cumhuriyet Dönemi düşünce hayatının krizlerinden biri olan bu durum; İlahiyat Fakültesinin kapatılması ile, felsefe ile din arasındaki uçurumun açılmasına sebep olmuştur. Felsefe mantıkçı pozitivist, yegâne hakikatin bilim olduğunu söyleyen, bilimin dışında herhangi metafizik bir hakikatin olamayacağını, dine de şüpheli bakılması gerektiğini söyleyen Hans Reichenbach’a teslim edilince dinle felsefenin arasının iyice açıldığını görüyoruz. Baltacıoğlu’nun ‘ihtiyacımız olan şey felsefeli bir din, dinli bir felsefe” sözünün aksine biz uygulamalarla dinle felsefenin arasını açtık. Bu sebeple elimizde “felsefesiz bir din, dinsiz bir felesefe kaldı.’ Bu günümüze kadar süren büyük bir krizdi. Bu alanları birbiriyle rakip olarak görürseniz, bunların ortaya çıkaracağı ürünlerinde kalitesi mutlaka düşük olacaktır. Bu süreç maalesef günümüze kadar devam etmiştir. Bugün ülkemizde muhafazakarlık ve islamcılık niye yükselen birer değer diye bakıldığında bunun anlaşılabilir tarihi sebeplerinin bir kısmının buralarda yattığını görüyoruz. Bu gibi süreçler doğal akması gereken nehir yataklarında akmazsa, yanlış çözüm ve müdahalelerle gelinen noktada sonuç sürpriz olmasa gerek!..

 

Program soru cevapların yer aldığı bölümün ardından katılımcılara sunulan ikram ile sona erdi.  

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü