Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Yeniden Başlayan Sokak Hareketleri

13 Temmuz 2013

AK Parti 2002 seçimleri sonunda iktidar oldu. Ordu, üniversite, yüksek mahkemeler seçim sonuçlarınısureta kabullendi. Seçim kazanan partinin genel başkanı yasaklıydı. İçeride iktidarını sağlamlaştırmak için, ideolojik bakımdan uyuşması kabil olmayan eski Marksist,yeni liberallerin desteğini almak ihtiyacını hissetti. Güç dengesini sağlamak için ABD’nin en güvenilir müttefiki oldu. Avrupa Birliği’nin taleplerini herhangi bir süzgece ihtiyaç duymadan kabule hazır göründü. Böylece AB’nin de desteğini temin etti. AB’ye girmek için her türlü tavize hazır olduğunu göstermek bakımından, elli yıldır takip edilen ve belli bir sonuca bağlanan Kıbrıs davasının kaybedilmesi sonucunu doğurması muhtemel olan Annan Planı’nın kabulü için ada halkına baskı uyguladı. Ömrünü bu davaya vakfetmiş olanmerhum Denktaş’a her türlü hakareti reva gördü. İdeolojik hiçbir benzerliği olmayan solcu Mehmet Ali Talat’ı Kıbrıs’ta her türlü tavize müsait olur düşüncesiyle destekledi, seçilmesini sağladı. Kıbrıs Türk’ü “Yes be annem” sloganı ile plana “evet” dedi. Ancak, Rumların “Hayır” demesi ile plan uygulanamadı. Kıbrıs, çözümsüzlüğü ile kaldı. AB, verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmedi. Ama geniş kitleler bu sebeple, iktidara ve onun liderine karşı öfke duydu.
AB’nin talebi diyerek,içeride birçok düzenleme yapıldı. AB Parlamentosu, mesela 15 Aralık 2004 tarihinde aldığı kararla Türkiye’ye ültimatomlar verdi:

1.Ordunun siyasi rolü daha da kısıtlanmalı.

2. Ermeni Soykırım tasarısı kabul edilmeli.
3.Fırat, Dicle suları uluslararası yönetime devredilmeli.
4.Türk Ordusu Kıbrıs’tan çekilmeli.
5. Heybeliada Ruhban Okulu açılmalı.

Bunlara hükûmet kanadından hiçbir tepki gelmedi. 17 Aralık 2004’de tam üyelik müzakerelerinin başlayacağı duyurularak, talepler bu müjdenin tavizleri diye düşünülerek, millî hassasiyeti olan vatandaşların tepkisi ve öfkesi arttı.
Cumhurbaşkanı Seçilemiyor
İktidarın birinci dönemi, AB ile balayı içinde geçti. AB bahanesi ile ve demokrasimizin kalitesini yükseltmek iddiasıyla, birçok düzenleme yapıldı. Bunların dış telkin ve tavsiye ile yapılması millî endişe taşıyanları tedirgin etti.
İlk dönem sonuna doğru cumhurbaşkanlığı seçimi zamanı geldi. Abdullah Gül aday gösterildi. Bir takım saçma hukukî fetvalarla ve 27 Nisan 2007 internet muhtırasının meydana getirdiği hava ile Cumhurbaşkanı seçilemedi. AK Parti Temmuz 2007’de erken seçime gitti. Uğradığı mağduriyeti, Cumhurbaşkanı seçtiremeyişini iyi değerlendirerek ve reyini artırarak tekrar iktidar oldu. 
Seçim sonunda, artık Çankaya’da da bir AK Partili vardır. YÖK’te, Anayasa Mahkemesi’nde üyelikler boşaldıkça iktidara muhalif olmayan kişiler tayin edildi. Böylece üniversite rektörleri değiştirildi. Artık, üniversiteler, yeni kurulanlar da dâhil, muhalif değildi.
Ümraniye’de ele geçen bombalarla başlayan Ergenekon Soruşturması, birçok dalgalarla devam etti. Emekli ve muvazzaf birçok askeri mahkemeye çıkaran bu dâva, bir taraftan Silahlı Kuvvetlerin itibarını sarstı ve gücünü kırdı, diğer taraftan askerî darbelerden mağdur olanların sempatisini topladı. Ancak sorgulama ve yargılama safhasında yapıldığı ifade edilen usul hataları,bazı çevrelerde yargıya olan güveni sarstı. Ardından Balyoz soruşturması ve dâvası ile askerî darbe ihtimali ortadan kalktı. 

Açılımlar Endişeyi Artırdı
Bu dönemde başlatılan Kürt açılımı ve Ermeni açılımı, fiilî bir sonuç vermese de milletin ciddî endişesine, tedirginliğine ve tepkisine sebep oldu. Anayasa referandumuile Hakimler Savcılar Kurulu ve Yüksek Mahkemeler de iktidar ile uyumlu hâle geldi. Referandum başarısı ardından yapılan seçimleri de,yine reyini artırarak AK Parti kazandı ve Başbakan’ın ifadesi ile “ustalık” dönemi başladı. Anayasa değişikliği çalışmaları ve başkanlık sistemi tartışmaları gündemin baş maddeleri oldu.
1930’ları sürekli gündeme getirerek, rakibi CHP’yitenkit eden Başbakan, bir taraftan da “Ebedî Şef”, “Millî Şef” özlemi içinde olduğunu gösterdi veya böyle bir algının doğması sağlandı Başkanlık sistemine karşı çıkanlara Atatürk ve İnönü’den misal verildi. En önemlisi 1930’lardaki “Parti Devleti” uygulamasını hatırlatırcasına, “Benim Valim”, “Benim Polisim”, “Benim Memurum” tabirlerini sıkça kullanmaya başladı. Her konuya müdahil olan bir Başbakan imajı ortaya koymaktan çekinmedi. Bu durum, son günlerde Medipol Şirketi’nin Türkiye çapında yaptığı bir araştırmanın da ortaya koyduğu gibi, halkın %50’sinin AK Parti hükûmetinin gittikçe otoriterleştiği kanaatine varmasına sebep olmuştur. Dikkat çekici olan AK Parti seçmeninin % 27’sinin de aynı kanaatte olmasıdır.
Cumhuriyet dönemi uygulamalarının hiçbirinden doğrudan mesul olmayışının verdiği rahatlıkla Dersim, PKK ile mücadele gibi hususlar ulu orta tartışma konusu yapılmıştır. Her meselede devlet hatalı sayılmış, bölücü hareketlere adeta meşruluk kazandırılmıştır. “Tarihle yüzleşmek” adıyla yapılan ve bizzat Başbakan’ın taraf olduğu bu tartışmalar da milletin önemli kesiminin öfkesini kabartmıştır. Bölücü Kürt milliyetçiğinitenkit için Türk milliyetçiliğine de iftira edilmesi, ayaklar altına alınması ve bir medeniyet hamlesinin öncü milletinin adı olan Türklüğün basit bir etnik grup gibi ifadesi de yine büyük infialler uyandırmıştır.
PKK isyanını sona erdirmek maksadıylaİmralı’da terörist başı ile yapılan görüşmeler ve neredeyse, kendisinden özür dilenecekmiş intibaı veren yayınlar, hükûmetin endişeleri doğrulayacak hukukî adımlar atmamış olmasına rağmen ciddi kızgınlıklara kaynaklık etmiştir.
İçeride bütün kurumlar üzerinde hâkimiyet sağlanınca AB’ye girmek gayreti tavsamış, bu maksatla destek veren eski Marksist liberallerle münasebetler kesilmiş, bu hal onlarda aldatılmışlık duygusu uyandırmıştır. Dershaneleri kapatma restiyle, kendisine on yıldır çok ciddi destek veren grup da tedirgin edilmiştir. Bunlar milliyetçi muhafazakâr kesimin endişeleridir.
1930’larla benzerliği sadece “şeflik” özlemi şeklinde algılanmamış, aynen o dönemdeki yapıldığı şekilde,“yeni bir millet inşa gayreti”,yeni bir nesil inşası gibi, yeni bir hayat tarzının dayatılması olarak yorumlanmış, yeniden “tek tip” insan meydana getirilmesi düşüncesi ile “özel hayat”lara müdahale edileceği endişesini doğurmuştur. Hâlbuki AK Parti’nin geniş kitlelerin sempatisini kazanmasının sebeplerinin başında, geçmiş dönemin mağdurlarına sâhip çıkması, “kimsesizlerin kimsesi” olmaya talip olması ve tek tipçiliğe muhalefet etmesi şeklindeki tavrı neticesinde, Başbakan’ın hürriyetlerin en geniş şekilde kullanılabileceği bir vasatınteessüs edeceği ümidi gelmekteydi. Basit tepkiler karşısında takınılan sert tavır, bu ümidi, belli çevreler nezdinde, boşa çıkarmıştır.

Gerginlikten Fayda Beklenmiştir
İktidar olunmasına ve devletin bütün kurumlarında da tam hâkimiyet sağlanmasına rağmen mağdur rolünün iktidar-muhalefet ilişkilerinde sürekli gerginliğin tercih edilmesi, vatandaşların da en küçük meselede bile hemen kavga eder hâle gelmesine sebep olmuştur. 
Tarihle yüzleşmek” klişesiyle her hususun tartışma konusu yapılması, vatandaşların da hiçbir konuda ittifak edememeleri neticesini doğurmuştur. İktidarın gündeme getirdiği her meseledemutlaka bir itiraz noktasıveya “çapanoğlu” aranmaya başlanmıştır. Aynı şekilde hemen herkes, ileri sürülen bir görüşün doğruluğu veya yanlışlığını değil, kimin tarafından söylendiğine bakarak tavır almaya başlamıştır. 
Aslında on senelik AK Parti iktidarı birçok alanda başarılı hizmetler yapmıştır. Halk sağlık hizmetlerinden memnundur, ama doktorlar öfkelidir.Ulaşımda ciddî gelişmeler sağlanmıştır. İstikrarlı bir iktisadi hayat devam ettirilmiştir. İhracat ve millî gelir artmıştır. Türkiye büyük projeleri gerçekleştirebileceköz güvenini kazanmıştır. Bu projeleri yerli bankalar finanse edebilir hâle gelmiştir. Dünyadaki iktisadi krizden Türkiye fazla etkilenmemiştir. Orta-Doğu coğrafyasında meydana gelen siyasi hareketler, komşularla “sıfır sorun” hedefini aksatsada özelikle Afrika ve Lâtin Amerika ile kurulan ilişkiler Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesini sağlamıştır. İçeride Türklük, Türk milleti tartışılsa bile, dışarıda Türkçe, Türk Kültür ve medeniyeti ihya edilmiştir. TİKA ile maddî kültür varlıklarımız ihya edildi.Yunus Emre Vakfı ile Türk dili ve kültürünü yaymak ve öğretmek için merkezler açıldı.Birçok yabancı üniversitede Türkoloji bölümlerinin açılması desteklendi.Yurt Dışı Türkler Dairesi ile dünyanın her bölgesindeki Türk, ilgi alanımıza girdi. Dış İşleri Bakanı Davutoğlu’nun Türk Ocakları İstanbul Şubesinin bir toplantısında ifade ettiği gibi ”nerede bir Türk varsa, nerede bir Türk eseri varsa” Dışişlerinin görev alanına girdi. Cengiz Dağcı’nın cenazesi Gurzuf’ta defnedilerek, bu sözün gelişigüzel söylenmediği görüldü ve aynı zamanda onun hayali gerçekleştirildi ve hatta vasiyeti yerine getirildi. 
Bütün bunlara rağmen bu memnuniyetsizlik ve öfke hâli, Başbakan’ın da protestolara karşı müsamahalı değil, tepkili olması neticesini doğurdu.
Neticede bu siyasi ve sosyal atmosfer ülkeyi her türlü provokasyona açık hâle getirmiştir.

Eylemler Düdüklü Tencerenin Gaz Çıkarmasıdır
İşte böyle bir durumda “çevrecilik” gayretiyle “Gezi Parkı” protestosu başlamıştır. İlk iki gün sakin geçmiştir. Geçmiş benzeri olaylar hatırlanarak, meseleyi yatıştırıcı bir gayret olmamıştır. Üçüncü gün erken saatlerde polisin müdahalesi ile olaylar çığırından çıkmış, masumgösteri hüviyetini kaybetmiştir. Bu safhada Başbakan sert üslubunu devam ettirmiş, buna karşılık Cumhurbaşkanı, Belediye Başkanı,yurt dışına çıktığı için vekâlet eden Başbakan Yardımcısı meseleyi yatıştırma yönünde gayret göstermişlerdir. Vali’nin de basiretli tavrı ile olaylar kontrol edilebilir hâle gelmiştir. Ancak, Başbakan başarılı olduğu metodu seçerek önce gerilimi yükseltmiş, sonra olayları inisiyatifine alarak, bunu siyasi başarı hâline getirme yolunu tercih etmiştir. Protesto hareketini“organize” bir hareket, dış güçlerin, faiz lobisinin ve bunların içeride eski gücünü kaybetmekten dolayı rahatsız olan ortaklarının millî iradeye karşı bir ortak komploları olduğunu iddia ederek, hamlesini Ankara ve İstanbul’da yapılan iki “millî irade” mitingiyle tamamlamıştır. Böylece, en azından dış tertiplere karşı seçmeninin kendi etrafından kenetlenmesini sağlamıştır.
Ancak eylemler yetmişi aşkın şehirde tekrarlanmıştır, Gezi Parkı eylemi olmaktan çıkmış, Başbakan’ın otoriterleştiği hususuna, tepkiye dönüşmüştür
Gösteriler, hükûmeti devirmek maksadıyla başlamamıştır. Ancak, bundan kendi hesaplarına bir netice çıkarmak isteyen iç ve dış çevreler elbette vardır. Herşeyden evvel 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’na sokulmayan Marksistler en geniş şekliyle buraya yerleşmişlerdir. Hatta 1 Mayıs’ta belki birkaç saat kalacakları meydanda günlerce kalmışlar, belli oranda örgütlü oldukları için de alandaki görüntü hâkimiyetiniele geçirmişlerdir. 
Yine buradan faydalanmak isteyen dış çevrelerde olabilir. Hükûmetin bizce doğru olan ve müzakereleri “olmazsa da önemli değil” mantığı ile götürdüğü, hatta götürmediği AB’de de bir aldatılmışlık psikolojisinin doğmasına sebep olmuş olabilir. Bu vesileyle “kulak çekme” hevesine düşmüş olabilirler. Ancak bu onların böyle bir tertip içinde bulunduklarına delâlet etmez. 
ABD’nin, Orta-Doğu ve özel olarak Suriye, İran siyasetleri sebebiyle, hükûmet aleyhine bir hareket içinde olması mümkün görünmemektedir. Hükûmet devrilse bile sandıktan yine aynı partinin çıkacağı bellidir. Böyle hareketler neticesine ABD’nin ipine güvenerek ihtilâl yapacak asker de yoktur. O halde neticesiz bir hareket neden düşünülsün. Sadece, Başbakan’ın burnunu sürtmek ihtimali kalmaktadır ki, daha yeni ABD seyahatine gidilmiştir ve iktidar çevrelerine göre bu seyahat çok başarılıdır ve Başbakan olağanüstü ağırlanmıştır.
Faiz lobisinin üslubuna 2000’lerin başında şahit olduk. Bu gün, o zamandan daha fazla finans piyasasına ve borsaya yabancılar hâkimdir. Parayla oynamaları yeter.
Bu olayın başlangıcında dış güçler olmayabilir. Ama heveslenenler varsa ki, olmaları mümkün ve tabiidir, insanların kolayca sokağa çıkabilecekleri bir ortamın mevcudiyetini görmüşlerdir.
Dış güçlerin Türkiye’ye müdahaleleri yeni değildir. Türkiye’yi kendi hâline bırakmak istemedikleri doğrudur. Hatta bu husus; dışarıyla sıkı münasebette bulunan ve iktidarı da destekleyen bazı kalemlerce “Türkiye, idaresi sadece Türklere bırakılamayacak kadar önemli ülkedir” şeklinde müteaddit kereler ifade edilmiştir.Yazının başında zikrettiğimiz Avrupa Parlamentosu kararı da bir nevi müdahaledir. Ülkede olan hiçbir husus, dışarının destek ve yönlendirmesinden masun değildir. Burada, menfaatimize uygun olan müdahaleler doğru, aykırı olanlar kötüdür, anlayışı yanlıştır. Ne var ki, bu yanlış her zaman birileri tarafından yapılmıştır.
Şimdi olaylar kontrol altına alınmıştır. Ancak, olayların tekrarlanmasını sağlayacak vasat hâlâ mevcuttur. Özellikle Başbakan’ın tek adam gibi davrandığı veya davranmak arzusunda olduğu algısının sebep olduğu tedirginlik kuvvetli şekilde varlığını devam ettirmektedir. Seçimleri kazanmak mümkündür. Ancak huzursuz toplulukların sebep olacağı sosyal olayların kontrolü her zaman mümkün değildir. Hele de dış güçlerin tahrik ve desteği söz konusu ise...

Başbakan Kendi Sesine Kulak Vermelidir
Beklenen millet reyini alan parti liderlerinin ekseriyetin desteğinin arkasında olduğunu bilmekten doğan ve azınlığı hakir gören tavrı sebebiyle geçmişte yaşanan olayların tekrarlanmamasıdır. Menderes,bu hâlin verdiği kibrin kurbanıdır. Demirel de muhaliflerine daima “bulun 226”yı demiştir. Ama bugün. Başbakan tarafından bile demokrat liderler arasında Demirel’in adından bahsedilmemektedir. Geçmişi sadece muhaliflerin tertip ve oyunları açısından değil, bir de bu açıdan değerlendirmek ve ondan ibret almak gerekir.Başbakan’ın 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken ifade ettiği hususlara kendisinin de kulak vermesi gerekir:
“Politik toplumun sacayağını oluşturan resmî ve bürokratik unsurların, sivil arayışlar ve talepler konusunda takındıkları olumsuz yapıdadır. Oysa bu taleplere ayak direyerek varılacak bir nokta yoktur. Eninde sonunda bu taleplere de cevap verme mecburiyeti vardır. Çünkü sosyal taleplerin karşılanmadığı bir toplumsal yanın sağlıklı bir şekilde devamı da mümkün değildir. Bu kuralı haklı çıkarmak için ille de her şeyin tarumar olmasını beklemeyelim. Sosyal yapıdaki mevcut işaretlerden alınacak dersler, sivil taleplere cevap verilmemesi halinde hangi sonuçlarla karşılaşacağımızın yeterli bir cevabı olmalıdır”
“...İstanbul sorunlarının bir ucunda yönetim sorunları bulunuyorsa, bir ucunda da 12 milyonluk bir halk kitlesinin sorunları vardır. Bu noktada İstanbul’da yaşayan hemşerilerimizin kent hayatına ilişkin duyarlılıkları önemli bir girdi oluşturmaktadır. Gerçekten de fiziksel anlamda bir megapololmanın bütün özelliklerini taşıyan İstanbul, ne yazık ki bir şehir olma hüviyetinden hızla uzaklaşmıştır.
Bu sonucun sorumluluğunu yalnızca yönetimlere yüklemek insafsızlık olur.
Bir şehirde yaşayan insanların, kâğıt üzerinde yazılı olmasa da yaşadığı şehri savunmak gibi bir sorumluluğu olduğunu unutmamalıyız.”

 


[1]Ümit Meriç, 21. Yüzyılın Eşiğinde Sosyoloji Konuşmaları,R.T. Erdoğan’ın “21. Yüz Yılın Eşiğinde İstanbul” Başlıklı Konuşması, Konuşma Tarihi, 30 Aralık 1994. Timaş Yayınları, İstanbul 1999, sayfa 179.
[2]age. Sayfa 183
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü