Türk Dünyası Yardım Kampanyası

KUR’AN’ı Anlamak Üzerine

11 Ağustos 2011
Ahmet ARIN

Kur’an konusunda bugün en büyük problemlerden biri; onun herkes tarafından anlaşılamayacağı, ancak özel kişilerin anlayışı, kavrayışı ve aracılığı ile Kur’an’ı anlamanın mümkün olabileceği kanaatinin yaygın olmasıdır. Bu kanaatin ana nedenlerinden birisi; kişi kendi başına Kur’an’ı anlamaya çalışırsa yani rehberi olmadan bu yola çıkarsa, yoldan çıkabilir, sapmalara uğrayabilir düşüncesidir. Bu yaklaşım, günümüzde bireylerin Kur’an’a olan bakışını derinden etkileyecek boyutlara ulaşmıştır. Hâlbuki Yüce Allah, Bakara Suresinin 2. ayetinde “Bu (Kur’an) kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir”[1] buyurarak, Kur’an’ın zaten kendisinin bir rehber olduğunu vurgulamaktadır. Arapça bilmeyenler için Arapça nazil olmuş Kur’an’ı anlayarak okumanın yolu, herkesin Arapça öğrenmesine imkân olmadığına göre O’nun mealini okumaktır. Bu şekilde bir okuma ile Kur’an konusunda âlim olunmaz ama Yüce Yaratıcının emir, nehiy ve öğütleri konusunda malumat sahibi olunur. En azından birey, Rabbinin kendisine gönderdiği evrensel mesajları birinci elden öğrenme şansına sahip olur.

Kişinin bizzat kendisinin Kur’an ile hemhal olmasının yanlışlığını savunan yaklaşımın hata olduğuna dair bir diğer delil ise, Bakara Suresinin 159. ayetidir. Yüce Yaratıcı bu ayette: “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitapta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konumunda olanlar (Allah, Melekler ve İnsanlar) lanet eder” buyurmaktadır. Kur’an’ı herkesin anlayamayacağını savunanlar en büyük kötülüğü, bireyin öncelikli ve mutlak olarak kendisini ilgilendiren, din ile ilgili yaklaşımları sorgulayabileceği yegâne kaynağı (Kur’an’ı) onun elinden almakla yapmaktadırlar. Bir de abdestsiz Kur’an’a dokunulamayacağını söyleyerek bireyin Kur’an ile ilişkisi arasına engeller konduğunda, birey aradan çıkmakta ve söz, Kur’an’ı açıkladığını iddia eden birçok açıklayıcıya kalmaktadır.

Hâlbuki kendisi ümmi olan Hz. Muhammed (Sav) efendimize inen Kur’an’ın ilk ayeti “oku” emriyle başlamaktadır. Yüce Allah neden peygamberine ilk vahyi gönderirken “iman et” değil de “oku” hitabıyla başlamaktadır? Çünkü Allah’a iman öncelikle bir bilinç meselesidir. İnsan Yüce Yaratıcıyı bütün şüphelerden arınmış bir halde bütün hücreleriyle bilerek ve isteyerek kabul ettiğinde tam bir imana sahip olmaktadır. Buna “tahkiki iman” denmektedir. Fakat bireyle Kur’an arasına engeller konduğunda, bireyin kendi iradesi ile bir bilinçlenme yaşaması ve gerçek imanı bulması çok zordur.

Yüce Allah Alak Suresinin 1–4. ayetlerinde “oku” emrinin hikmetini de açıklamaktadır: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak” den yarattı. Oku! Senin rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir”.Oku emrinin ardından Yüce Allah kendisi ile ilgili bilgileri vermektedir; O’nun adıyla okumak, sonsuz cömertliği ve insanın nasıl yaratıldığı gibi. İnsana kalemle yazmayı ve bilmediği şeyleri öğreten Yüce Allah, Peygamberi vasıtasıyla daha ilk vahiyde insanları ilim öğrenmeye teşvik etmektedir. O halde mü’min Hz. Peygamber aracılığıyla kendisine gönderilmiş hidayet rehberi Kur’an’ı okumak ve anlamakla yükümlüdür. Yüce Allah’ın ifadesiyle “apaçık, içinde şüphe olmayan ve yol gösterici” olan ve Hz. Peygamberin açıklamaları ile bütün insanlığa indirilmiş Kur’an’ın muhkem ayetlerinin anlaşılması için bir başka yol göstericiye veya aracıya ihtiyaç yoktur.

Diğer önemli bir husus da kadınların durumudur. Kur’an ayetleri kadınlara mahsus hallerin dışında hitap cümlelerinde genel bir ifade kullanır. “Ey İnsanlar, Ey Müminler” vb. gibi. O zaman “okuma, anlama, idrak etme, düşünme” ile ilgili emir ve tavsiyeler kadınları da kapsamaktadır. Tarih süzgecinden günümüze kadar okuryazar kadınlarımızın sayısal oranına ve kadınların sosyal yaşantıdaki konumlarına bakıldığında, Kur’an’ın bu emir ve tavsiyelerinin yeterince anlaşılmadığı ya da özellikle anlatılmadığı sonucuna ulaşılacaktır. Okumak ve okudukları üzerinde düşünmek, camilerden istifade etmek hakkı bir bakıma kadınlarımızdan esirgenmiştir. Peki, Hz. Peygamber döneminde kadın sahabelerin durumu nedir? En büyük örnek bir hadis ve fıkıh âlimi olan Hz. Aişe validemizdir. İkinci örnek ise Hz. Ömer döneminden;

Ömer bin Hattâb, Resûlullah'ın minberine çıkarak:
— Mehrin 400 dirhemin üzerinde olduğunu hiç bilmiyorum, dedikten sonra minberden indi.
Kureyş'ten bir kadın Hz. Ömer'e itiraz ederek:
— Ey mü'minlerin emiri 400 dirhemden fazla mehir vermeyi insanlara yasakladın mı? deyince, Hz. Ömer:
— Evet, dedi.
Bunun üzerine kadın:
— Allah’ın Kur'an-ı Kerim’de: "Siz onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, verdiğinizden bir şey almayın..." (en-Nisa 4/20) buyurduğunu duymadın mı? dedi.
Hz. Ömer:
— Allah’ım beni bağışla, bütün insanlar Ömer'den daha bilgili, dedikten sonra tekrar minbere çıkarak şunları söyledi:
— Ey insanlar! Ben size 400 dirhemin üzerinde mehri yasaklamıştım. Kim ne kadar isterse malından o kadar mehir versin. (İbn-i Hacer, Metâlib , II, 4, 5)

Bu örnekte iki husus dikkatimizi çekmektedir. Birincisi, kadınların ibadetlerini bizzat mescide gelerek yerine getirmeleri, hutbeleri vaaz ve nasihatleri yine mescide gelerek bizzat takip etmeleridir. İkincisi ve çok daha önemlisi ise haklarını savunacak kadar ayetleri bilmeleri yani Kur’an’a vakıf olmalıdır. Hz. Peygamber ve ilk halifelerden sonra ailenin direği ve çocukların ilk öğretmeni olan annelerin Kur’an’dan ve dini eğitimden uzak kalmasının zararını tahayyül etmek herhalde zor olmaz.

SORUN NEDİR?

Duhan Suresi 38-39. ayetlerinde Yüce Yaratıcı; “Biz gökleri ve yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık. Biz onları ancak hak ve hikmete uygun olarak yarattık. Ama onların çoğu bilmiyorlar” buyurmaktadır. Enam Suresi 104. ayette ise; “Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim” buyrulmaktadır. Ayetlere göre Yaratıcının muhteşem ve bir amaca yönelik yaratmasını insanın akletmesi daha da önemlisi idrak etmesi gerekmektedir. İdrak etmek demek; akıl erdirmek, anlamak, kavramak, erişmek, ulaşmak demektir. Yüce Allah’ın bu ve buna benzer uyarı ve öğütleri ancak O’nun kitabını hakkıyla okumak ve anlamak yoluyla öğrenilebilir. Eğer böyle değilse, Kasas suresi 51. ayette belirtilen “Andolsun, düşünüp öğüt alsınlar diye o sözü (Kur’an ayetlerini) onlara peş peşe indirdik” hitabını nasıl anlamamız gerekmektedir?

Dip sesler Kur'an'ın insanı derinden sarsan ilahi mesajı ile bütünleşir: “Şüphesiz göklerde ve yerde Allah'ın varlığına ve kudretine işaret eden deliller vardır; fakat bu delilleri inananlar anlar. Sizin yaratılışınızda ve yeryüzüne yaydığı canlılarda da, Allah'ın varlığına ve kudretine işaret eden deliller vardır; fakat bunu anlayacak olanlar, varlığın özünü kavrayan kimselerdir. Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde, Allah'ın gökten rızık sebebi olan yağmuru indirip, onunla ölü toprağı canlandırmasında ve rüzgarı estirmesinde, yine O'nun varlığına ve kudretine işaret eden deliller vardır; evet, bunları ancak aklını kullananlar anlar.”(45/3–5). Doğanın dip sesleri ve fark edilmeyi/görülmeyi bekleyen müstesna güzellikleri, kendini ancak aklını kullananlara, düşünenlere, bilgiye ve öğrenmeye açık olanlara açar. İnsanın farkındalık düzeyi arttıkça, “Kalpleri var, fakat anlamazlar; gözleri var, ama görmezler; kulakları var, fakat işitmezler”(7/179) ayetinin anlamı daha bir belirgin hale gelir. İnsan, kendi tercihleri sebebiyle, kulağını işitmez, gözünü görmez hale getirebilir. Hele çelişkileri görememek, doğruya doğru diyememek, insanın başına gelebilecek en ciddi felaketlerden birisidir.[2] Kur’an’ın anlaşılmasına dolayısıyla da dinin doğru algılanıp yaşanılmasına engel olan nedenleri ana hatlarıyla şu şekilde ifade edebiliriz:

Farklı ve özgür düşünceye, sorgulamaya, araştırmaya kapalı eğitim sistemleri ezberci ve taklide dayalı, okumayan, araştırmayan nesillerin yetişmesine neden olmuştur.
Yaşanılan hayatın her anında yanı başımızda olması gereken Yüce Kitap, hayatın dışında kalmış ve sadece mistik bir tören sembolü olarak kutsallaştırılmıştır. İçine bakılmayan Kur’an tabii olarak anlaşılmamıştır da.
Kur’an’ı Kur’an’la anlayıp hadisleri de uygun ayetlerle eşleştirerek her asırda Kur’an’ın anlaşılmasına yardım etmek yerine, geçmiş âlimlere methiye ve minik şerhler koymanın ötesine geçemeyen birçok âlimin varlığı içinden bir türlü çıkılamayan bir döngüye neden olmuştur.
Hz. Peygamberin iki mirasından ilki ve en önemlisi olan Kur’an’ı anlamak için bir kez olsun eline almamış Müslüman bireyler, sorgulama etiğinden ve araştırma görevinden de bu şekilde uzak kalmışlardır.

ÇÖZÜM NE OLMALI?

Bireyin Kur’an’a yaklaşmasına engel olacak her türlü yaklaşımın büyük bir vebal olduğunu Kur’an ayetleri zaten vurgulamaktadır. O halde çözüm, insanların Kur’an’ı bizzat anlayarak bilgiye dönüştürmesine imkân sağlamaktan geçmektedir. Bunun için Kur’an’ı anlamanın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Okuma karnesi zaten çok zayıf olan ülkemizde Türk insanının kendi dilinde yazılmış Kur’an meallerine ulaşması ve okuması teşvik edilmeli, hatta farklı mealler okuması sağlanmalıdır. Ortaöğretim kurumlarına yönelik olarak seçmeli “Kur’an Meali Okuma” derslerinin konulması, doğru din anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacaktır. Camilerimizde Arapça okunan hatm-i şeriflerin yanında farklı saatlerde Kur’an Meali derslerinin uygulamaya konularak cemaatle paylaşılması ve bu uygulamanın gelenek haline getirilmesi gerekmektedir. Özellikle Ramazan ayının muhteşem havasında bu uygulama mutlaka yapılmalıdır. Kur’an’ın iman ayetleri yanında, toplumsal hayatı düzenleyen ayetleri de içerdiği, bu ayetler ışığında mükemmel toplum yaşantısının var edilebileceği vurgulanmalıdır. İlme büyük önem veren bir din anlayışına sahip olduğumuz, Kur’an’daki bilimsel ayetlerle desteklenmelidir. Ölüler için değil, bir rehber ve kılavuz olarak diriler için gönderilen Kur’an, anlaşılarak okunursa, rehber görevini yerine getirebilir. Yüce Yaratıcı’nın müthiş kudretini ancak o Yüce Kelam’daki ayetlerini okuyarak görebiliriz.

SON SÖZ

Son sözü, sözün ustasına, merhum Mehmet Akif Ersoy’a bırakmak gerekir. Üstad o günlerden bu günlere Kur’an konusunda pek çok şeyin değişmediğini vurgulamakta ve kayıt altına alınacak dersler vermektedir.

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezberde,
Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde.
Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan Kur’an’ın,
Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mananın.

Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına,
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okumak ne de fal bakmak için.[3]

Kaynakça

[1]Altuntaş, H. ve Şahin, M., 2010, Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara

[2]Onat, H. http://www.aksam.com.tr/doganin-dip-seslerine-hic-kulak-verdiniz-mi-3334y.html Erişim:10.08.2011

[3]Ersoy, M.A., 2011, Safahat, Yayına hazırlayan; M.E.Düzdağ, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü