Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Giresun Şubesinde Âşık Paşa ve Edebî Kişiliği Konuşuldu

19 Şubat 2016
Giresun Şubesinde Âşık Paşa ve Edebî Kişiliği Konuşuldu

Giresun Türk Ocağı’nda 19 Şubat 2015 tarihinde Giresun Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Beyhan KESİK hocamız “Âşık Paşa ve Edebî Kişiliği” hakkında konferans verdi.

 

Konferansın Özeti

 

Âşık Paşa, Kırşehir’de yetişmiştir ve de XIV. yüzyılda yaşamıştır. Şairin en önemli eseri Garîbnâme’sidir. Garibnâme, konusu bakımından dinî, tasavvufî, ahlâkî ve didaktik bir eser olmanın yanı sıra, sosyal ve politik mesajlar da ihtiva etmektedir. Süleyman Hayri Bolay’a göre ise felsefî yönü olan bir eserdir. Hatta eserdeki felsefî fikirlerin tahlili bir kitap olabilir.

 

Garibnâme’de Mevlânâ tesiri aşikârdır. Fakat Âşık Paşa eserini Mevlâna'nın aksine, sade ve yer yer içten bir konuşma tarzına dönüşen bir Türkçeyle yazmıştır. Bu özelliğiyle eser, sadece muhteva yönünden değil aynı zamanda XIV. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini yansıtması bakımından da önemlidir. Daha da önemlisi Âşık Paşa, XIV. yüzyıl Anadolu’sunda siyasî ve ideolojik birliğin sağlanmasında, halkı eğitmede anadilin gücüne ve yararına inanmış bir aydın olarak Garibnâme’de Türkçeye önem vermiş, eserini bilinçli olarak Türkçe yazmıştır. Böylelikle, Türkçeye şuurla ve gönülden bağlı olan Âşık Paşa, Türkçenin Anadolu’da edebiyat dili olarak yerleşmesinde önemli hizmet görmüş, Türkçecilik cereyanının en ateşli savunucusu olmuştur.    

           

Garibnâme, insana dair birçok mesajlar içermektedir.

 

İnsan Ömrü

 

Şair, insan ömrünü “oğlanlık, yiğitlik, kocalık”olmak üzere üç safhaya ayırdıktan sonra, seksen yıl ömür biçtiği ömrü yirmişer yıllık dönemlere ayırarak her dönemi bir mevsime denk gelecek şekilde ele almıştır. Bu tasnifte insan ömrünün ilk yirmi yıllık dilimi, çocukluk dönemi olarak nitelendirilen fasl-ı evvel (ilkbahar)dir. Bu dönemde insan büyür, bedenî açıdan iyice gelişir. İnsanın kemikleri olgunlaşmaya, ilikleri dolmaya, yüzüne gözüne renk gelmeye başlar.

 

Çocukluk döneminin hayat anlayışı oldukça ilgi çekicidir. Bu dönemde, maddî ve manevî kaygıdan, ölüm düşüncesinden uzak, doğruyu ve yanlışı bilmeden, coşku içinde yaşanan, bilinçsiz bir yaşam söz konusudur.

 

Gençlik çağı ise insan hayatının 21-40 yaş arasını kapsayan ve ikinci fasıl olarak adlandırılan yaz mevsimidir. Bu dönemde insan oldukça zindedir, güçlüdür, gençliğini doyasıya yaşar.

 

İnsan bu çağda, gençliğin vermiş olduğu bir coşku ile gaflettedir, aklı da daima eğlencededir. Sürekli hoş vakit geçirmeyi düşünür; ata binmeyi, güzel elbiseler giymeyi, mutluluk sürmeyi; yerler zapt etmeyi, mal mülk edinmeyi, gezip tozup güzellerin gönlüne girmeyi düşünür. Kederden uzak bir yaşam sürmeyi, dünyadan zevk almayı amaçlar.

 

İnsanın kırktan altmışa kadar olan ve zindeliğini (canlılığını) giderek yitirmeye başladığı çağı güz mevsimi olarak adlandırılmaktadır. Kırklı yaşlardan sonra insan, düşüncelerinde daha kararlı ve daha isabetli olur, gençlik çağının vurdumduymazlığını terk eder, faydalı işlerle uğraşmaya başlar.

 

İnsanın altmış yaşından sonraki çağı bir bakıma kış mevsimi gibidir. Gençlikten bir eser kalmaz,  saç sakal ağarır. İnsan güçten, takatten kesilir; eli ayağı tutmaz olur. İnsanın vücudun görünümü de bozulur, gençlik yıllarındaki neşesinin yerini kaygı, keder alır.

 

Yaşlandıkça eski gücünü ve zindeliğini kaybeden insanın eski rahatı da kalmaz; artık rahattan çok, zahmeti vardır. Gençlik yıllarındaki hırstan, mücadeleden de eser yoktur. Bu çağda, yaşanan her gün, insan için en büyük zenginliktir.

 

Birlik

 

 

İnsan ömrüne dair ilgi çekici bu bilgilerden sonra, üzerinde en çok durulan konulardan biri “birlik”tir. Garib-nâme’nin birinci bölümü ve onu izleyen bölümlerinde birliğin erdem ve yararları anlatılmıştır. Âşık Paşa, birlik fikrine dinî ve tasavvufî mana yanında, politik ve sosyal, hatta pratik bir mana da vermiştir. Âşık Paşa, vahdet fikrine vermiş olduğu bu mana ile, âdeta Osmanlı Türklerinin kurmuş oldukları cihan devletinin ideolojik ve metafizik temelini hazırlamıştır. Bu temellerin üzerinde de Osmanlı Devleti kurulmuştur. Devrinin ideologu olan Âşık Paşa,  halkı ikna etmek için fikirlerini misallerle destekler. Şairimiz işe birlik olanları, birikenlere övgüyle başlar.

 

Âşık Paşa, birliğin sağlanmasında erliğe birtakım görevler yüklemektedir. Gerçek erlik, insanları bir arada tutan, milletleri amacına ulaştıran, sonsuz huzur kaynağı olan birliği sağlayabilmek, ikiliğin toplumun huzuru ve barışı için bir engel teşkil ettiğini, fitneden bir şey elde edilemeyeceğini bilmektir.

 

Âşık Paşa, birliğin insan, toplum, hatta devlet için taşıdığı hayatî önemi birtakım misallerle desteklemeye devam ederek halkın muhayyilesinde derin izler bırakmayı ve daha geniş bir halk kitlesini bu yumağın içine çekmeyi amaçlamaktadır. Bu düşünceden hareketle birlik içinde olmayı, ikilikten arınmak olarak görmekte, mutluluğun birikmekle, bir olmakla mümkün olacağını, birlik içinde olanlara, tanıdık veya yabancı, herkesin boyun eğeceğini ifade etmektedir.

 

Allah rızası, birlik olmakla kazanılır, ikilikte ise Allah’ın zahmeti vardır. Birliğini muhafaza edemeyen milletler, okyanustan kopan dalganın kayalarda parçalanması gibi felâkete sürüklenirler ve su damlası gibi dört bir yana dağılarak yok olurlar. Birlik içinde olan toplumlar ise sahile vuran dalganın tekrar okyanusa geri dönüp okyanusla kucaklaşması gibi sonsuza kadar mutluluk içinde yaşarlar.

 

Yine birlik içinde olmayan toplumlar, bir pınarın kendisini bekleyen aşılması güç tabiat şartları karşısında denize ulaşamadan toprağa karışıp yok olması gibi, tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdurlar. Birlik içinde olan toplumlar ise pınarların birleşmesi sonucu meydana gelen büyük bir ırmağın dağ, taş, ova, bayır demeden önüne çıkan bütün engelleri aşarak kükremiş bir şekilde ve devamlı olarak denize akması gibi sonsuz bir yaşam süreceklerdir.

 

Birliğin erdemini her fırsatta dile getiren şair, anlattıklarını daha da berkitmek için insanın dış dünyaya açılan pencereleri olan gözleri de ele almaktadır. Birlik içinde olanlar, birlik içinde hareket edenler, toplumun geleceği, huzuru, güveni ve devamı için olaylar karşısında bir yumak olmayı başarabilenler, en güçlü sarsıntıda dahi birbirlerine sımsıkı sarılıp ayakta kalabilenler, dış dünyadan gelen etkilere birlikte tepki veren sağlıklı iki göz gibidirler.

 

Birlik, bir elin parmaklarının birleşip güçlü bir yumruğa dönüşmesi gibidir.

 

Devlet Yönetimi

 

 

Âşık Paşa, Hz. Peygamber’in “Padişah, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir, her zulüm gören ona sığınır.” hadis-i şerifinden hareketle, sultanları Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görür. Dolayısıyla, saltanat, sultana Allah tarafından bahşedilen bir lütuftur ve gücünü Allah’tan alan sultan, Allah’ın emirlerinin yeryüzündeki uygulayıcısıdır:

 

Bu özelliklere sahip olan sultan, adaletli olmak zorundadır. Sultan, küçümsenemeyecek gücüyle istediği takdirde bütün dünyaya huzur ve mutluluk getirebilir. Bu düşünceden hareketle bir sultan, öncelikle adaletiyle Hakk’ın yardımını arkasına almalı, halkın sorunlarına eğilmeli, huzur içinde yaşamasını sağlamalı, halkı gözetmeli, hakkı batıla ezdirmemeli, dinin ve din ehlinin koruyucusu, yoksulların da besleyicisi olmalıdır.

 

Sultan, devleti çok iyi yönetirse, güçlü kılarsa, halkı buyruğu altında huzur içinde yaşatırsa halk onun hükmünün dışına çıkmaz; aksi takdirde sultanın ardından kimse gitmez. Bundan dolayı sultan, makamını adaletiyle süslemelidir.

 

Sultanda bulunması gereken diğer bir ahlâkî erdem de tevazudur. Tevazu, olmazsa “bey”lik bir işe yaramaz. Sultan, özünü alçaltabildiği oranda yücelir. Dolayısıyla, bu kimselere tevazu çok yakışır.

 

Kibirli, gururlu, çok çabuk sinirlenen, araştırmadan yargılayan sultanlar ne Hak ne halk tarafından sevilirler, ne de güvenilir olurlar. Böyle sultanların ömrü de, hükmü de az olur.

 

Sultan, her şeyden önce ilim sahibi, akıllı, sabırlı, yumuşak huylu ve şefkatli olmalıdır.

 

Âşık Paşa’ya göre, saltanat devlet, devlet de kudrettir. Devleti daim kılan güçtür; sultan kişilerin geçici, kalıcı olanın devlet olduğunu düşünerek yaptığı işlerde hep güzel bir ad bırakmayı amaçlamalıdır.

 

Devlet yönetimi ile ilgili bu çarpıcı ifadelerden sonra şairin savaş meydanında çarpışan askerler için de birkaç sözü vardır. Şair, savaş meydanında isteksiz, korkak davranan, düşmandan çekinen, erlikten kaçan askerleri pek de hoş karşılamamakta ve bu tür askerlerin Tanrı tarafından sevilmeyeceğini dile getirmektedir.

 

Dostluk

 

 

Devlet yönetiminden sonra Âşık Paşa’nın ele aldığı bir diğer önemli konu sosyal yaşamda insanların birbirleriyle olan münasebetleridir. Bu münasebetlerin önemli olanlarından biri, belki de en önemlisi “dostluk”tur. Dünyada hiç kimse kendini toplumdan dışlayarak yaşayamaz, dost edinmek, dostluklara dostça karşılık vermek gerekir. Dostlukta güzel nasihatler, doğru yönlendirmeler oldukça önemlidir; çünkü şaire göre dost, dostunun kötülüğünü istemeyen, dostunu doğru yola sevk eden kişidir:

 

Şair, kimin dost olabileceğini açıkça belirtir, eserinde. Öncelikle gerçek dost, Allah’tır.

 

Şaire göre, Allah dostlarının dostu olmak da Allah’ın dostluğu kadar önemlidir. Bu dostların başında Hakk’ın emirlerini insanlığa duyuran Hz. Peygamber gelmektedir. Hz. Peygamber’i, topluma dinin gereklerini öğreten dört büyük imam, Hak dostları evliyalar, ilmiyle halkın karanlık dünyasına ışık tutan âlimler, Hak yolunda bilgisiyle, erdemiyle Hak âşıklarına yol gösteren şeyhler takip eder. İnsanın iç dünyasını şekillendirip dış dünyasına yön veren “iç dost”lar da diyebileceğimiz Hz. Peygamber’in, imamların, âlimlerin, şeyhlerin dostu olabilmek kolay değildir; onların yolundan gitmek için çaba sarf gerekmektedir.

 

İç dünyasını, Hz. Peygamber’in, imamların, âlimlerin, şeyhlerin dostluklarıyla aydınlatan insan, dış dünyada ekmeğini dostuyla paylaşan, dostunun sırrını ifşa etmeyen, dostunun dostu, düşmanının düşmanı olan, dostundan farklı işi olmayan din kardeşleri ve insana meslek öğreten ustalarının dostluğunu önemseyecektir.

 

Dayanışma

 

 

Eserde, insanî ilişkilerde insanların birbirlerinin sorunlarına karşı duyarsız olmaları hep eleştiri konusu olmuştur. Âşık Paşa’ya göre, insanlar, daima dayanışma içinde olmalı, birbirlerinin hâllerini anlamalı, dertlerini dinlemelidirler. Başkalarının dertlerine eğilmek bir bakıma insanın kendi hâlini anlamasıdır. Kendi durumunu, yani insanlığını bilmeyen, insanî ilişkileri zayıf kişiler ancak surette (şekilde) insandırlar; bunlar asılda hayvandan farksızdırlar.

 

Ayrıca eleştirilen bir diğer konu, insanların çevresinde gelişen olumsuzlukları görmezden gelecek kadar duyarsızlaşabilmesi, makam ve mevkii sahibi kimselere rağbet edilmesidir.

 

İyilik

 

 

Âşık Paşa’ya göre insanî ilişkilerde önemli konulardan biri de iyiliktir. İyilik eden muhakkak iyilik bulacaktır, iyilik edenlere iyilikle karşılık vermek bir malı gerçek değerinde satmak ve hak edene hak ettiği ölçüde değer vermektir.

 

Yaşamlarını iyilik üzerine inşa edenler, ne dostlarının ne düşmanlarının kötülüğünü isterler. Bunlar, karanlık dünyamızı aydınlatan güneş gibidirler ve bu vasıflarıyla dünyada ölümsüz bir ad bırakırlar, iyilikleri ile anılırlar.

 

Tevazu

 

 

Âşık Paşa’nın üzerinde durduğu bir diğer önemli konu da tevazudur. Başkalarının inançlarına ve görüşlerine, gelenek ve göreneklerine, yaşam biçimlerine saygılı olmak, onları hoş görmek, ayıplamamak, suçlamamak anlamındaki tevazuda insan, gökyüzü kadar engin olmalı, karşısındaki bir dilenci bile olsa, özünü alçak görmelidir. Büyük, küçüğe şefkatli davranmalı, küçük de büyüğüne saygı göstermeli ve hizmet etmelidir.

 

Toplumda kibirlenen, büyüklük taslayan kişilerin dışlandığını, sevilmediğini bilmek zor değildir. Bunun bilincinde olan insan, yaşadığı muhitin içinde aklını, iradesini, kalbini, güç ve kuvvetini, iç ve dış yeteneklerini kullanarak varlığını devam ettirir ve böylelikle hayatını kendisi yönlendirerek kendi hayat çizgisinin müellifi olur. Kendinde birtakım eksiklikler görüp sonsuz mutluluğa kavuşur. Böylelikle, büyüklük taslayanların işlerinde hep ters giden bir şeylerin varlığını idrak eder, kibir sahiplerinin yolunun harap, son durağının da toprak olduğunu anlar.

 

Gizli düşmanlık beslemek demek olan kin, bir başkasının sahip olduklarını kıskanmak demek olan haset, Hz. Peygamber’in de belirttiği üzere, ateşin odunu yakıp bitirmesi gibi iyilikleri yer bitirir.  Âşık Paşa da bundan hareketle bu kötü huyları “alçak nefsin askerleri” olarak nitelendirilmektedir

 

Öfke, kibir ve kin, Süleyman peygambere musallat olan şeytan gibidir.

 

İnsan nefsine eziyet etmeyince nefsi ona vefa göstermez. Dolayısıyla, insan riyazet sahibi olmalı, nefsin isteklerini kırabilmelidir; nefse boyun eğmemek alplıktır.

 

İnsan, öncelikle hareketlerinde ölçülü olmalı, insaf çizgisini aşmamalı ve insaflı olmanın dinin kalesi ve de yarısı olduğunu hatırda bulundurmalıdır.

 

Söz Söyleme

 

Türk toplumunda daha çok “diline hâkim olma” şeklinde ifadesini bulan söz söyleme, insanî ilişkileri belirleyen önemli ölçütlerden biridir. Yusuf Has Hacib’in “İnsana kıymet ve erdem kazandıran, insanın değerini düşürüp kellesini uçurtan dildir” ifadesi ile Yunus Emre’nin “Söz ola kese savaşı/Söz ola bitüre başı” sözleri, bilerek söz söylemenin, dikkatli ve özlü söylemenin hayatî bir önem arz ettiğini göstermektedir. Âşık Paşa da tıpkı Yusuf Has Hacib ve Yunus Emre gibi, söz söylemenin önemini kavramış ve insanları sözlerinde ölçülü olmaya, sözleri ile karşısındakileri incitmemeye, her sözü düşünerek söylemeye, sözlerinde içten olmaya ve başkalarının sözlerini can kulağıyla dinlemeye davet etmektedir.

 

Söz, yalandan uzak olmalıdır. Kişi her sözünde doğru ve tutarlı olabildiği ölçüde itibar kazanır.

 

Doğru olarak tanınan kişilerin yalan söylemesi ise, bu kişilerin kendilerini ayaklar altına atması ve başkaları tarafından horlanması demektir.

 

 

Cömertlik

İnsanda bulunması gereken erdemlerden biri de cömertliktir. İnsanın sosyal yaşamda mal ve mülk edinmesi, zenginlik içinde yaşama isteği, kimseye muhtaç olmadan evinin geçimini sağlama çabası çok tabiîdir. Bu istekler kadar tabiî olan bir husus daha vardır ki o da cömertliktir. Zenginlik, cömertlikle bütünleşebildiği ölçüde güzeldir. Cömertlik, herkese nasip olmaz; çünkü Allah, onu her kuluna vermemiştir.

 

Şair cimrilik hususunda Hz. Peygamber’in “Eli sıkılar zahit de olsalar cennete giremezler.” hadis-i şerifini hatırlatır.

 

Cömertliği yücelten, cimriliği aşağılayan Âşık Paşa, kanaate dair bir misalle vermekte olduğu mesajı Hz. Peygamber’in “Kanaat, tükenmez bir maldır.” hadis-i şerifi ile sağlamlaştırmaktadır.

 

Aile ve Kadın

 

 

Âşık Paşa, aile kurumuna çok önem verir. Sağlam temeller üzerine oturtulmamış ailelerden oluşan toplumdan güçlü bir devlete doğru adım atmak oldukça güçtür. Atasını, anasını sevmeyen, onlara sahip çıkmayan fertlerden millete hiçbir yarar gelmez. Bu bilinçten hareketle Âşık Paşa, insanlardan ataya, anaya saygı, eşe ve çocuklara ilgi beklemekte ve böylelikle toplumda, insan olabilmenin gereklerinden olan sorumluluk bilincini uyandırmaya çalışmaktadır.

Âşık Paşa tarafından doğrudan uyarılmaktadır. Şaire göre kadınlarda öncelikle utanma duygusu bulunmalıdır. Kaınlara güzel ahlâk daha çok yaraşır, güzel ahlâklı kadınlar oldukça itibarlı olurlar ve erkeklerden önce cennete girerler.

Akıl

Düşünme, anlama ve kavrama gücünü ifade eden akıl, her şeyden önce insanlar için gerçek dosttur. Benlik ise düşmandır. İnsan, daima kendini hep doğruya yöneltecek gerçek dost olan aklın yanında yer almalıdır. Akılla hareket edilmeden yapılan iş sonuçsuz kalır; insanı yönlendiren, hüner sahibi kılan, insana iş yapma yeteneğini veren, kendi hâlini, ne olduğunu, ne yapabildiğini, ne yapabileceğini bildiren hep akıldır.

Şair, ele aldığı birçok konuda olduğu gibi akıl bahsinde de anlattıklarını misallerle desteklemek suretiyle ikna edici yönünü öne çıkarmaktadır. Ona göre akıl, kandilin yanışını sağlayan yağ gibidir. Bu bağlamda insan kandil, akıl da yağdır. Ondaki ışık da “Allah” aşkıdır. Dolayısıyla insanoğlu, aklın rehberliğinde, benlik fitilini yakarak aydınlığa kavuşmalı ki; hem aydınlansın hem de aydınlatsın.

Akıllı insan, bir işe kalkışmadan önce iyice araştırır, düşünür, sonra konuşur. Neyi nereden ve kimden isteyeceğini de çok iyi bilir. Dolayısıyla akıllı insan, bilgi edinme, öğrenme ve bildiğini aktarabilme kabiliyetine sahiptir.

Aklın önündeki engel, insanın halk içinde ayıplanmasına neden olduğu gibi, cehennemde yanmasına da sebep olan “nefis”tir. Aklına meyletmeyip nefsinin tesiriyle hareket edenler, kötülüğü seçenlerdir. Böyle insanlar, fiillerinde Hakk’ı, hukuku tanımayan fesat sahibi ve ikiyüzlü bir kişiliğe büründükleri için dinden çıkarlar.

Akla yönelen, akılla hareket eden gönlün yaptıkları doğru işlerdir. Akıldan uzaklaşan gönlün işleri ise fesat ve kötülüktür. Kibrin, kinin, kötülüğün, inkârın, yalanın, ikiyüzlülüğün olduğu yerde akıl yoktur. İnsanın ehil ve bilgili olması gündüz gibi aydınlık; bilgisizliği ise gece gibi karanlıktır.

Dünya denizinde beden gemisi, önüne çıkan engelleri aklın kaptanlığı ile aşar.

Aklıyla hareket etmeyenler hayvandan farksızdırlar.

Akla gereken önemi veren Âşık Paşa, akıl yoksunu cahillerle münasebete de bir sınır getirmektedir. İnsanları bilgili ve cahil olmak üzere iki gruba ayıran şair, cahillerin bilgililerden daha fazla olduğu kanaatine varmakta ve bu hususta bilgilileri uyarmaktadır. Ona göre, bilgili bir insan cahillerin meclisinden uzak durmalı, sohbetlerine katılmamalı, onlarla konuşmaktan çok, susmayı yeğlemeli ve onlara verilecek en güzel cevabın susmak olduğunu bilmelidir. Cahillerle tartışmaya girmek kendini aşağılamaktan farksızdır. Söz, bir incidir, cahil onun değerini bilemez; söz incisini, değerini bilecek ehil kişilere vermek gerekir.

 

İlim

 

 

İlim, kişinin kendini bilmesidir; kendini bilmek tasavvufî inanışın temel düşüncelerinden biridir. İnsan, Allah’tan bir parça olduğuna göre insanın kendini tanıması, Yûnus’un da ifade ettiği gibi, Allah’ı tanımasıdır. İlimden maksat da bu olmalıdır. Allah’ın varlığını ve birliğini bilmek, kabullenmek yalnız başına yeterli değildir. Bunu, anlamak, idrak etmek ve bunun manasını da bilmek gerekir. İnsan, ancak o zaman diğer canlılardan farklı, düşünebilen, anlayabilen ve kavrayabilen bir varlık olduğunu ispatlayabilir.

 

İlim, dünya malından çok daha üstündür ve şeytanın ordusu ancak ilimle dize getirilebilir.

 

İnsanın bilgisi sınırsız değildir, mutlaka eksiklikleri vardır. Eksikliklerini bilenler, kendilerini geliştirme fırsatı bulurlar ve daima yeni kazanımlar elde ederler. Bunun içindir ki, insanlar sürekli öğrenme ihtiyacı duymalı ve bilmediklerini bilenlere sormaktan çekinmemelidir.

 

İlmin meyvesi yapılan iştir, güzel davranışlardır. İnsan, kendini güzel davranışlara sevk edecek ilim için acele etmelidir. Nasıl ki ağaç olmadan meyve olamayacaksa, ilim olmadan da hayır ve şer bilinmez.

İlmin gerçekleşmesinde akıl, çok önemli bir yere sahiptir. Zira, noksan akılla, noksan aklın ilmiyle, dolayısıyla noksan aklın rehberliğiyle Hakk’a ulaşılamaz. İlim, kişiyi Hakk’a götürmelidir ki kişi, Hak aşkıyla diri kalabilsin.

 

İlim, akıl sayesinde diri kalır, zinde kalır, akılsız kişinin ilminden bahsetmek mümkün değildir; çünkü bunların bilgi adına hiçbir kazanımları yoktur.

İlim sahibi kişilere saygıda kusur edilmemelidir.

Tevekkül

Her türlü tedbiri aldıktan sonra işi Allah’a havale edip kadere rıza gösterme olan ve esası kalbin huzurlu olmasına dayanan tevekkül, insanı değerlendirmede diğer bir ölçüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Tevekkül, insan için bir zırhtır, insanın canı ve gönlü onunla kuvvet bulur. Böyle bir gönle ne dünya düşüncesi ne şeytan vesvesesi girebilir.

Mütevekkil olmayan kişi kendi nefsinin tutsağıdır ve nefsinin askerini yenemez.

 

Tövbe

 

 

Şair, insanları tövbeye davet etmektedir. İşlenen günahlardan duyulan pişmanlığın samimi ifadesi olan ve bağışlanmayı dile getiren tövbeyi dilden düşürmemek, bir mümin için oldukça önemlidir.  Tövbe, insanları mutlu kılar, cehennem azabından kurtarır, Allah’ın sonsuz rahmetine ulaştırır.

 

Tövbesi olmayan kul, kul değildir ve gönülden pişman olmayanların kullukları da kabul edilmez.

 

Gönülden ve candan pişman olanların tövbeleri hemen kabul edilir.

 

Tövbe etmemek imansızlıktır.

 

Riya

 

 

Âşık Paşa’nın eleştirdiği hususlardan biri de riyadır. Yapılan iş gösterişten uzak olmalıdır. Gösteriş için yapılan işlerin, hayır da olsa, Allah katında hiçbir önemi yoktur.

 

Sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü