Türk Dünyası Yardım Kampanyası

3 Mayıs 1944 ve Sonraki 3 Mayıslar Bize Ne Söylüyor?

04 Mayıs 2010
Efendi BARUTÇU

Türk ocakları Genel Başkan Yardımcısı Efendi Barutçu’nun 3 Mayıs 2010 tarihinde eskimeyen dostlar tarafından tertiplenen 3 Mayıs kutlamalarıyla ilgili toplantıda yapmış olduğu konuşma metnidir.

3 Mayıs 1944 ve sonraki 3 Mayıslar bize ne söylüyor?

(3 mayıs, 2010 / Ankara)

Aziz Dava Arkadaşlarım;

3 Mayıs 1944’deki toplu tutuklamalar, Türkçülerin, Türk milliyetçilerinin, cumhuriyet tarihindeki ilk büyük mağdur`iyetidir.

Herkesin bildiği gibi, bu tutuklamalarının asıl sebebi, ikinci büyük harbin galipleri arasında yer alacağı artık belli olmuş bulunan Sovyetler Birliği’ne dolaylı bir yaranma suretiyle soğumuş olan ilişkileri geliştirmeye çalışarak, oradan gelebilecek muhtemel bir tehdide karşı, güya vakitlice tedbir almak endişesinden kaynaklanıyordu.

Tabiî, Türk milliyetçileri üzerinden girişilen bu gayretkeşliğin herhangi bir netice vermediği, bilahare, 1945 yılında, Rus Dışişleri Bakanı Molotov’la Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper arasında Moskova’da gerçekleşen meşhur görüşme ile anlaşılacaktı. Molotov Stalin’in Türkiye’yle ilgili taleplerini ihtiva eden bir nota verir Selim Sarper diplomasi tarihimizin “yüz akı” diyebileceğimiz bir tavırla notayı reddeder. Molotov, şaşkın, kızgın, çaresiz bir şekilde Türk büyükelçisini kapıya kadar saygıyla yolcu etmekten kendini alamamıştır.

Muhterem Arkadaşlar;

3 Mayıs 1944’de “başımıza gelenlerin, Türk milliyetçilerine kendi devletleri tarafından “tabutluklarda reva görülen enva-i çeşit zulüm ve işkencenin önü ve arkasındaki sahnenin özü, tabir caiz ise “anhâsı minhâsı” budur.

Tutuklamanın, mahpushanenin, muhakemelerin teferruatına fazla girmek istemiyorum; çoğu, buradaki herkesin bildiği şeyler. “ırkçılık-turancılık” genel başlığı altındaki bir yığın düzmece itham ve iddiadan, suç teşkil edebilecek herhangi bir fikir ve yahut fiile dönük dişe dokunur hiç bir delil, karine, kanaat hâsıl olamadığı için, bir müddet sonra bütün mevkuflar beraat etmiş ve serbest bırakılmışlardır.

Benim bu vesileyle asıl temas etmek istediğim, birkaç başka husus var ki, izninizle onları kısaca özetlemek isterim:
Birincisi, 3 Mayıs 1944’de aynı suçlamalarla tevkif edilen Türk milliyetçileri, daha sonraki yıllarda, niçin aynı hedefler doğrultusunda mücadele etmeyi ve aynı hareket tarzı içerisinde olmayı başaramamışlardır? Hatta aynı fikirleri savundukları ve hatta gerektiğinde birbirlerini millî ruh ve seciyemize yakışır biçimde savunabildikleri bile söylenemez.

Peki, nedir bu halin izahı?

Sebep, basit şahsiyet çatışmaları, mizaç-meşrep uyuşmazlıkları, liderlik rekabetleri mi, yoksa fikrî farklılıklar mıdır? Yoksa çok daha temel bir sâik olarak, Türk milliyetçiliği cereyanının fikrî câzi-besini, mefkûre heyecanını kaybetmesi mi söz konusudur?
Nasıl olmaktadır da İnönücü tek parti diktatörlüğünün zulmüne uğramış, 1944’de tabutluk işkencelerinden geçmiş Türk milliyetçilerinden bazıları, daha sonraki yıllarda tepeden inmeci darbeci, milli iradeyi tanımayan kesimleri haklı çıkartacak tutum ve davranışlar içerisine girebilmişlerdir.

Biraz geriye gideceğim, 1910’lu yıllara… Türk milliyetçileri, birinci dünya savaşı boyunca dört-beş cephede birden savaşan bir ordu ve devleti idare etmiştir. Netice itibariyle ve maalesef, daha çok müttefiklerimizin hıyaneti ve erkenden pes etmesi yüzünden mağlûbiyeti kabul etmek zorunda kalsak da bilahare millî mücadeleyi göze alabilen, teşkilâtlandıran, başlatan ve yürüten de en başta Türk milliyetçileridir. Herkesin bildiği gibi, büyük Enver paşa’nın da daha 1918’in ekim ayında öngörüp ifade ettiği gibi (bkz. Hüsamettin Ertürk’ün hatıraları — iki devrin perde arkası), birinci safhasını kaybettiğimiz cihan harbi’nin ikinci safhasını, tıpkı balkan savaşlarında olduğu gibi kazandık ve istiklâliyetimizi tescil ettirdik.

ne var ki, harb-i umumî’nin ikinci safhası, yani 1919–1922 süreci, başlangıçta taktik bir tercih olarak gündeme geldiği üzere, ittihad-terakki’nin ülkücü - milliyetçi unsurlarının değil, batıcı - milliyetçilerinin önderliğinde yürütüldüğü için yeni dönemde ülkücü milliyetçiler siyaseten ve büyük ölçüde tasfiye edildiler. Bunun en hazin karinelerinden biri, hâlâ kanayan bir yara olarak durmaktadır: Türk milliyetçilerinin ceplerinden harca-yarak inşâ ettikleri Türk Ocağı merkez binası bile ellerinden, keyfî biçimde alındı ve bir daha da iade edilmedi, maalesef.

İşte 1930’lu, 40’lı yıllara bu manzara içerisinde gelindi. 30’lu, 40’lı ve 50’li yıllar boyunca bir türlü teşkilâtlı siyasî güç haline gelemeyen ülkücü milliyetçiler fikrî alanda da “tekâmül içinde vahdet” veya “vahdet halinde tekâmül” diyebileceğimiz bir hamleyi gerçekleştiremeden birkaç nesillik yakın tarihin büyük ölçüde dışında kalarak 1960’ları karşıladılar.

1960’larda Alparslan Türkeş’in teşkilâtçı ve karizmatik liderliği ve bilhassa Dündar Taşer’in emsalsiz öğretmenliği altında şöyle böyle bir vahdete kavuşan ülkücü-milliyetçi hareket, bir yandan 40 – 50 yıldır görülmemiş bir aksiyon ve mücadele azmine kavuşurken, bir yandan da ve çok geçmeden kendi içinde yeni yeni tasfiye hareketlerine sahne oldu. Kendi içerisinde tabiî karşılanabilecek, müsamaha edilebilecek fikrî farklılıklara en küçük bir tahammül gösterilmeksizin, klasik tasfiye ve yahut tecrit etme yolları kolaycı bir anlayışla benimsenir oldu. 1944’ün kader arkadaşları, tabutluk komşuları 1970’lerin küskünleri ve zaman zaman da hasımları oldular.

Ne olmuştur, nasıl olmuştur da bazı fikir ve görüşlerine esastan itiraz etme hakkımız olsa bile Nihal Atsız gibi bir ahlâk ve karakter abidesini, idealizm ve heyecan adamını kaybetmişizdir yahut o bizden uzaklaşmıştır? Üstelik büyük bir âlim, bir tarih allâmesi ve tarih felsefecisi!
Ne olmuştur, nasıl olmuştur da bir gün gelmiştir ki, galip erdem gibi bir ülkücü, bir serdengeçti, bir derviş, bir gazi-derviş, bir Alperen, bir gönül ilâcı adam, ülkücülerin, milliyetçilerin siyasî toplantılarında, bunu ızdırapla ifade ediyorum ki, yuhalanabilmiştir?

Evet, ne olmuştur? Nasıl olmuştur?

Nasıl olabilmiştir ki, Nevzat Kösoğlu gibi bir mütefekkir, bütün Türk-İslâm dünyası için yüz akı bir aydın, bir beyanatı bahane edilerek, bazı internet sitelerinde, üstelik ülkücülük-milliyetçilik adına hakaret ve terbiyesizliğe maruz kalmış ve kalmak-tadır?

Değerli Ülküdaşlarım;

Nasıl olmuştur da Türk milliyetçilerinden bazıları, milletimizin mukaddesatına inanmayan Maocu artıkları yada komünizmin unsurlarla iş veya güç birliği yapılabileceğini düşüne-bilirler? Komünistlerin daha evvel dünyanın her yerinde başvurdukları kendi cephe güçlerini genişletme hedefine dönük ve çok bilinen adıyla “ilerici birleşik cephe” taktiğine teslim olurlar.

Nasıl olurda 12 Eylül öncesi birçok ülküdaşımızın ev adreslerini yayınlayarak ülkücüleri komünist katillere açık hedef haline getiren, hâlen internet sitelerinde bölücü fitnenin elebaşısıyla kol kola resimleri dolaşan Maocuların milli birlik konusunda ki samimiyetsizliklerine inanılır? Milletin iradesini ciddiye almayan milliyetçiliğin bir hezeyandan ibaret olduğu anlaşılmaz.

Nasıl olurda rahmetli Alpaslan Türkeş’in 27 Mayıs tecrübesinden sonra “en kötü demokrasiyi en iyi ihtilal idaresine tercih ederim” sözü veya merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun “milletime çevrilen namluya selam durmam” sözü hafızalardan silinir.

Nasıl olur da bazı dostlarımız sözde Müslümanlık ve Müslümanları desteklemek adına millet ve milliyete ait değerlerimizin Türk’e ait olanlarını şovenlik, kavmiyetçilik gibi suçlamalarla peşinen reddedenleri, ancak ülkemizde oluşturulmaya çalışılan ayrıştırmacı, mozaikçi anlayışları kürtçülük başta olmak üzere azınlıkçı teşebbüsleri kültürel haklar ve demokratikleşme gerekçesiyle haklı bulanlarla yan yana olabilir onları mazur göstere bilir.

Bu durum, Türk milliyetçiliğinin kendi tarih, kültür ve medeniyet geleneğinden, tarih şuurundan kopuk bir zemine kaydığı taktirde nasıl savrulduğunun bariz bir delili olsa gerektir.

Değerli Ülküdaşlarım;
Açılım adı altında habur da yaşanan rezaletleri, devletin devlet kurumlarının, yöneticilerinin, yargı mensuplarının terör örgütü karşısında düşürüldüğü utanç verici durumları, binlerce şehidimizin kemiklerini sızlatan, onların acılı ailelerinin yüreğini yakan milletimizin kanına dokunan utanç verici sahneleri unutmadık unutmayacağız. Bu durumun sorumluları bellidir. Habur’da tarihi bir facia yaşanmış Türk devletine meydan okunmuştur. Bu yüz karası olayın tevili ve telafisi mümkün değildir.
Ne olmuş, nasıl olmuştur da Türk Ocağı gibi 98 yaşına gelmiş ve yeni bir yüzyıla yelken açan tarihi bir milliyetçi kuruluşumuz bugün Türkiye’nin en büyük problemi olan bölücülükle, etnik fitneyle ilgili meselenin çözümü hakkında tesbit ve tavsiyelerini devlet ve hükümet ricalinden ilgili makamlara bir rapor halinde sunduğu için raporun muhteviyatına bile bakılmaksızın haksız ithamlara maruz kalabilmiştir.

Türk Ocakları’nın bu hayati konu üzerinde ki görüş ve düşünceleri son derece açık ve nettir. Buna rağmen bazılarının bu konudaki tutumumuzu tersine yorumlayarak, kendilerince hükümler vermeye çalışarak karalamaya yönelik çabaları tümüyle haksızdır; gerçeklerin vicdani ve ahlaki ölçüler bir yana bırakılarak görmezlikten gelinmesi normal bir tutum değildir. Psikolojik denge-sizliğin ve zihniyet çarpıklığının ifadesidir.

Başta Türk Ocakları olmak üzere, ülkemiz ve milletimiz adına sorumluluk taşıyan herkes bu milli problem üzerinde tıpkı bizim yaptığımız gibi ciddiyetle durmalı görüş ve düşünce üretmeli, bunları kamuoyuna ve bütün ilgili çevrelere iletmeye çalışmalı, yetkili ve sorumlu herkese duyurarak etkili olmalıdır. Hiç kimse veya hiçbir kuruluş başını kuma sokarak, içine kapanarak, gelişmeleri sadece kuru bir tepkiyle izleyerek görevini yapmış olmaz. Bu tavır “özgüven eksikliğidir” yanlıştır, yararsızdır.

Çözümü kültür ve medeniyetimizde aramalıyız

Türkiye’nin bütünlüğü ve bekası açısından hayati önem taşıyan bu meselenin çözümünü dış kaynaklı sunî reçetelerle değil, kendi kültür ve medeniyetimizde, tarihî tecrübemizde aramalıyız.

Kendi kültürüyle zıtlaşan, medeniyetini iğreti bir elbise gibi üzerinden sıyırıp atarak modern ve çağdaş dünyaya dâhil olacağını tahayyül eden kozmopolit aydınlar ülkemize ve insanımıza büyük kötülük ediyorlar. Özellikle genç nesillerin beyinlerini ve ruhlarını değiştirmeye çalışıyorlar. Vatan ve millet sevgisini, inançlı olmayı küçümsediler, alaya aldılar.

Bu kozmopolit aydınların, kendi kültür ikliminden beslenmeyen, özgün kaynaklarından yararlanmayan hiçbir oluşumun başarı şansının bulunmadığını, tümünün özentiden ibaret kalacağını bunca acılara ve tecrübelere rağmen hâlâ idrak edemeyişleri hazin bir durumdur.

Küresel etkilerle dünyevileşen, yılgın, bezgin, korkak ve ümidini kaybetmiş bir halde gündelik hayatını yaşamayı tercih eden insanlar, hangi sloganla konuşurlarsa konuşsunlar inandırıcı olamazlar; topluma sağlıklı ve güven verici bir gelecek hazırlayamazlar. İnançtan kaynaklanmayan, eyleme dönüşmeyen söylemler ne kadar parlak görünürlerse görünsünler, nefisleri tatminden öte bir anlam taşımazlar.

Bugün Türk milliyetçilerinin görevi dünden daha kolay değildir. Çünkü Türkiye’nin gündemi her dönemde olduğu gibi dikkat ve basiret gerektiren iç ve dış meselelerle dopdoludur. Diğer taraftan iki yüz yıllık modernleşme çabalarında sürekli ön planda olan pozitivist ve materyalist düşünceler, kozmopolit evrenselci – ilerlemeci akımların medyadaki imkânlarından yararlanarak kurdukları baskı ve bilgi çarpıtma çabaları düşünce hayatımızı olumsuz etkiliyor.

Toplumun gerçekleri öğrenmesi engelleniyor. Millî kimliğimizi oluşturan temel değerler sistematik şekilde yıpratılmaya çalışılıyor. Milletimiz tarihimizden övünç değil, utanç duyacak bir suçluluk psikolojisine taşınmaya çalışılıyor.

Milletimizi sevmek, tarihimizle övünmek, geçmişimizden gurur duymak her vatansever için tabii bir tavırdır. Bazıları buna hamaset derler ve küçümserler. Bu onların eksikliğidir. Çünkü hamaset, bireyin vatanına ve milletine karşı sevgi duyması, sorumluluk taşıması demektir. Millî bir vecibedir

Eyleme dönüşmeyen bir düşüncenin, amelden yoksun bir inancın pratik bir hükmü yoktur. Çünkü medeniyetler Nevzat Kösoğlu’nun anlatımıyla, amellerle kurulur.

Türk milliyetçiliği düşüncesinin doğrudan milletimize vücut veren değerlerle bağlantılı olduğunu, bunlara sahiplenmek, yaşamak ve yaşatmak çabasından kaynaklandığını biliyoruz.

Başka bir ifadeyle milletimize ait değerleri, onların oluşturduğu kimliği etkili ve geçerli kıldığımız, hayata yansımalarını sağladığımız ölçüde milliyetçilik yapmış oluruz.

Mevcut şartlardan sürekli yakınmakla, şer güçlerin yaptıklarını devamlı vurgulamakla sadece tehlikeleri işaret etmekle kalırız. Bu tarzda ısrar zihni patinaj anlamına gelir. Hem mesafe alamayız hem de bıktırıcı oluruz; toplumdan ilgi ve itibar göremeyiz.

Şu anda burada 3 Mayıs’ı kutlayan aziz dava arkadaşlarımızın birçoğunun 1970’li yıllarda ,delikanlılık çağlarında, bütün imkânsızlıklara rağmen bütün dünyaya kafa tutarcasına asil bir heyecanla ve yüksek bir görev şuuruyla Anadolu’yu adeta demir asa demir çarık ile dolaşarak Türk milliyetçiliği ruh ve heyecanını Ahmet Yesevi’nin Alperenleri derviş gazileri misali tutuşturduklarının bizzat şahidiyiz.

Anadolu yaylalarında fırtınalar kopartan, rahmetli Ebul Feyz Elçi bey’in deyimiyle “Ankara ve İstanbul caddelerin de yürüdüklerinde Moskova da deprem tesiri yapan” Türk milliyetçilerine ülkücü bozkurtlara ne oldu? Üzerimize ölü toprağı mı serpildi?

Bugün Türk milliyetçileri’nin herhangi bir siyasi projeye bağlı olmaksızın da sivil alanda yapacakları çok büyük hizmetler vardır. Milliyetçi teşekküllere destek vermek milliyetçi kitap dergi ve yayın organlarını desteklemek Türk milliyetçiliği fikrinin genç nesillere intikalini sağlamak konusunda gayretler göstermek gibi.

Şimdi nasıl olmaktadır da, acı çekmekten zevk alan bir ruh haliyle sadece yakınmakta, olanı biteni sessizce seyretmekte veya sadece kınamakla ve her taşın altında birkaç hain aramakla yetinmekteyiz
Bütün bunlar sadece siyasî-ahlâkî problemler midir, yoksa onunla birlikte ve aynı zamanda altından kalkılamayan, baş edilemeyen fikrî-felsefî zaafların yol açtığı zihnî keşmekeş, gayesizliğin getirdiği bir istikametsizlik ve ölçüsüzlük de bu neticede âmil olmuş mudur?

Meselenin acı tarafı, belki de bütün bunların hepsinin birden vârit ve mevcut olduğudur.
Müşahhas bir çıkmaza temas ederek huzurunuzdan ayrılmak istiyorum:
12 Eylül’ün zulüm ve işkence çarklarında bir nesli âdeta “un-ufak” olmuş bir câmia, nasıl olur da, niçin ve hangi sebeple 12 Eylül hukukunun değişip değişmemesini “tartışır”?

Bunda, şu veya bu sebeple “tartışılabilir” bir yön bulur?

Diğer her şey, her düşünce, her endişe bir tarafa, fakat 12 Eylül kodamanlarının, işkencecilerinin, cellâtlarının yargılanmalarına bırakın karşı çıkmayı, bu konuda tarafsız kalmayı bile haklı gösterebilecek vatanî, siyasî, felsefî ve insanî sebep nedir?

Ülkücü milliyetçiliğin millî, manevî, tarihî vicdanı da misyonu da mesuliyetten öteye, böyle bir vebali, ayıbı, utancı ve izzet-i nefis yarasını aslâ ve aslâ taşıyamaz.
Gelecek 3 Mayıs’ların daha derin bir vicdanî, fikrî ve fiilî muhasebe ve murakabeye medar olmasını dileyerek hepinizi saygı ile selâmlıyorum, aziz fikir ve dava arkadaşlarım…

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü