Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Giresun Şubesinde Türk Tıp Tarihi Konferansı

11 Mart 2016
Giresun Şubesinde Türk Tıp Tarihi Konferansı

Yrd. Doç. Dr. Erhan DEMİRELLİ Giresun Türk Ocağı’nda 11 Mart 2016 tarihinde “Türk Tıp Tarihi” konulu konferansın sunumunu yaptılar.

 

Konferansın Özeti

 

İslâm öncesi Orta Asya Türk dünyasında hekimlikte kamlar ve otacılar şeklinde bir ayrımın mevcudiyetinin kesin delili, Kutadgu Bilig' de açıkça görülmektedir.

 

Otaçı unamaz mu'azzim sözin,       

Ol aymış otug yise igke yarar,

Mu'azzim otaçıka evrer yüzin,        

Bu aymış bitik tutsa yekler yırar, 

 

(Tabib onaylamaz, büyücü sözü, büyücü tabibten, çevirir yüzü, o der, ilâç yese, derdine yarar. Bu der, yazı tutsa, cinleri ırar. )

 

Orta Asya Türk tıbbını, uygulanan tedavi metotlarına, amaçlarına ve formasyonlarına göre iki grupta toplanabilir:

 

1- Kam ve baksı denilen, Şamanizm'in büyüsel tedavi yöntemlerini uygulayan büyücü hekimlerin yürüttüğü tıbbî anlayış. 

 

2- Otaçı, emçi ve atasagun denilen, droglarla ve diğer maddî tedavi yöntemleri kullanılarak yapılan, dönemin maddî tıbbî anlayışını temsil eden hekimlik. 1900’lü yılların başında Doğu Türkistan Turfan bölgesinde bulunan ve Turfan Yazmaları diye isimlendirilen Uygurca  yazılmış yazıtların 1930 yılında Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat tarafından tercümesi sonucunda bu yazıtların Orta Asya Türk Tıbbı ile ilgili bilinen en eski yazıtlar olduğu bildirilmiştir. Bu metinlerde bir görüşe göre 108 çeşit, diğer bir görüşe göre 140 çeşit reçete adı verilmiş olan aynı vesikalarda hastalıkların 12 büyük sisteme ayrılarak tedavi edildiği ileri sürülmektedir. 29 çeşit hastalığa karşı 88 çeşit ilâç terkipleri verilmiştir  

 

Türklerin batıya göçü ve İslamiyet’in kabulünden sonraki dönem İslami ve Türk bilimi iç içe ve paralel seyretmiştir. Bu dönem  tıbbını ikiye ayırabiliriz:

 

1. Dönem: Çeviri-Tercüme Dönemi

 

 

Cundişapur hastanesi doktorlarından Buhtişu Bağdat sarayının özel hekimliğini yaparken, bir taraftan da tercüme işleriyle uğraştı. Emeviler döneminde de devam eden kitap çevirileri Abbasi devletinin ilk döneminde Beytü’l Hikme ile canlılık kazandı. 

 

2. Dönem: Telif Dönemi

 

 

Çevrilen eserlere kendi bilgi ve tecrübelerinin eklenmesiyle yeni eserler verilmiştir.

 

Hüseyin bin İshak (810-873) : Kitabu’l-Aşr makalat fi’l-Ayn (Göz üzerine on makale) (Göz hastalıkları üzerine yazılmış en eski eserdir.)

 

Ebu Bekir Er-Razi (865-925): Kitabu’l Havi, Kitabu’l-Cederi ve’l Hasbe (Dünyada çiçek ve kızamık hastalığı hakkında yazılan ilk eserdir.)

 

Ebu’l-Kasım Zehravî  (…-1013): et-Tasrif (Ortaçağ cerrahlığını etkilemiş, bir bakıma modern cerrahlığın kurucusu olmuştur.)

 

İbn-i Sina (980-1037)

 

 

İbn-i Sina Buhara’da doğmuştur. 16 yaşına kadar, Tabiat Bilgisi, Mantık, Felsefe ve İlahiyat dersleri almıştır. Bu yaştan sonra okuduğu Farabi’nin metafizik adlı eserin etkisiyle metafizikle ilgilenmiştir. İbn-i Sina hekim olarak büyük şöhret kazanmıştır. Bölgede değişik şehirlerde yaşadıktan sonra Hemadan’a gelmiştir. Hükümdarın hastalığını şifa ile tedavi etmesi üzerine vezir yapılmıştır. İbn-i Sina İslam dünyasında tıbbın gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Genellikle çok genç yaşından itibaren hekim olarak şöhret olmuştur. Onun tıp konusunda birçok eseri vardır. Ancak onlardan en önemlisi şüphesiz Kalp İlaçları Risalesi ve el-Kanun fi’t-Tıbb (Tıp Kanunu) adlı eseridir. Kalp ilaçları risalesi, kalp ilaçları konusunda yazılmış eczacılığı ilgilendiren monografik bir eserdir. Kalp hastalıkları hakkında bilgiler verilerek, genel olarak ilaçların özelliklerini ele almıştır. Önerilen ilaçlar arasında mersin otu, gül suyu ve yazarın kendi belirlediği bazı karma reçetelerde vardır. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orjinal ve doğrudur. 16 yaşında tıp öğrenimine başlamış, 18’nde deneyimli bir pratisyen olmuştur. Hekimlikte gözlem ve deneye önem vermiş, Farmakoloji (ilaç bilimi)’yi geliştirmiş, Boğulmalara karşı tedavi yöntemleri geliştirmiş,  Diyabet üzerine çalışmış ve cünnulcuma denilen küçük şeylerin (mikrop fikri) hastalık yaptığı görüşünü ortaya atmıştır. Önemli bir sorun olan ağrılarda, ameliyat ağrısını kontrol edebilmek için afyon, şarap ve ban otu verilmesini önermiştir. Özellikle göz hastalıkları konusuna önem vermiştir, aynı şekilde üriner sistem hastalıkları ile ilgili bilgi verirken, böbrek taşları üzerinde durmuş, bu taşların hareket ederek idrar yollarını tıkaması sonucu böbrek dokusunun anatomik yapısını bozacağını ve yaralar olacağını belirtmektedir. Bu taşların tedavisinde ilaçla düşürülmesinde sonuç alınamadığı takdirde cerrahi müdahale yapılması gerektiğini belirtmektedir. Bu arada mesane ve böbrek taşlarında kullanılabilecek bir nevi kateter olmak üzere bir alet önermiştir.

 

Hastahaneler

 

 

İslam dünyasında ilk hastane 700’lü yılların başında Şam’da açılmıştı. Bu hastanede daha çok Hint tıbbının etkisi vardır. İkinci hastane Kahire’de, üçüncü hastane ise (750-775) Halife Mansur zamanında Bağdat’da kurulmuştur. 

 

İslami dönemde Orta-Asya’da ilk hastane, Karahanlı Böri Tigin Tamgaç Buğra Karahan’ın, Semerkand’daki evlerinden birini daru’l-merza (hastane) olarak tahsis etmesi ile kurulmuştur. Darü’l-merza, dönemin diğer mimari eserlerinde olduğu gibi tipik dört eyvanlı Orta Asya evi tarzında idi. Bu özellik daha sonraki Selçuklu darüşşifalarında da aynen kullanılmıştır. 1066 tarihli vakfiyesinde, yoksul ve çaresiz hastaların ölünceye kadar kalabilecekleri hastanenin, hekimlerinin ve diğer personelin (hacamatçı, hizmetçi, aşçı) aylıkları, ilaç, aydınlanma, ısınma, mutfak giderleri ve cenaze masraflarını karşılamak amacıyla Semerkand’ın bir mahallesi ve bir hamamın geliri vakfedilmişti. Bu vakfiye, Osmanlı devrinin sonuna kadar devam edecek İslami dönem darüşşifa vakfiyelerinin prototipi olarak kabul edilir.

 

Günümüz üniversitelerinin temeli olan medreseler ilk defa, Büyük Selçuklular zamanında Sultan Melik Şah tarafından, özellikle ünlü veziri Nizamülmülk’ ün katkılarıyla Nişabur’da kurulmuştur. Anadolu’da kurulan ilk medreseler ise Danişmentler tarafından Tokat ve Niksar’da, Artuklar tarafından Diyarbakır’da kurulmuştur.

 

Anadolu Selçuklu döneminde tıp özel bir önem taşır. Bu dönemde darüşşifa, darüssıhha veya bimaristan ismi ile  pek çok hastaneler açılmıştır. Genellikle hükümdar ailesi tarafından yaptırılan darüşşifalar büyük vakıflarla beslenerek devlete yük olmadan uzun zaman görevlerini yerine getirmişlerdir. Buralarda hem pek çok hekim yetişmiş hem de o dönemlerde kaliteli sağlık hizmetinin yegâne adresleri olmuştur. Buradaki eğitim usta-çırak ilişkisi şeklindeki bir eğitimdir. Burada eğitim görenler “Hoca”sından “icazet” (diploma, mesleki belge) almaktadırlar.

 

Bu dönemde yaptırılan başlıca darüşşifalar:

1- Amasya, Anber b. Abdullah Darüşşifası, (1308)

2- Sivas, İzzeddin Keykavus Darüssıhası, (1217)

3- Kayseri, Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Maristanı (1206)

4- Konya ve Aksaray Darüşşifaları

5- Tokat, Mu’inüddin Süleyman Darüşşifası (1255-1275)

6- Kastamonu, Ali Bin Süleyman Maristanı (1272)

7- Çankırı, Cemaleddin Ferruh Darülafiyesi (1235)

8- Mardin, Necmeddin İlgazi Maristanı (1108-1122)

 

Osmanlılarda Tıp

 

 

Osmanlı Devletinin 1299-1450 yıllarındaki tababeti, beylikler dönemindeki Anadolu Türk Devletlerinde özetlediğimiz tıbbı geleneğin devamı olarak gelişmiştir. Bu dönemde Osmanlı Devleti tarafından Anadolu’da yaptırılan ilk sağlık kuruluşu Bursa Yıldırım Darüşşifasıdır. Osmanlı dönemindeki darüşşifalar, Selçuklulardan farklı olarak cami, medrese, imaret, kervansaray, sıbyan okulu gibi tesisler yapılarak külliye oluşturmuşlardır. Bu dönemden günümüze kadar gelen külliyelerden başlıcaları şunlardır:

 

1- Bursa, Yıldırım Bayezid Darüşşifası 1400

2- İstanbul, Fatih Darüşşifası 1470

3- Edirne, II. Bayezid Darüşşifası 1488

4- Manisa, Hafsa Sultan Darüşşifası 1539

5- İstanbul, Haseki Darüşşifası 1550

6- stanbul, Süleymaniye Darüşşifası 1557

7- İstanbul, Atik Valide Bimarhanesi 1579

8- İstanbul, Sultan I. Ahmet Darüşşifası 1621

 

1450 yılından sonraki Osmanlı dönemi tıbbını üç ana başlık altında inceleyebiliriz;

 

1450-1730 tarihlerini kapsayan dönem İslam tababetinin devamıdır. Osmanlıların bu döneminde Arabistan ve Orta-Asya’dan gelen bilim adamları sayesinde tıp gelişmiş, Bu dönemde hekimlerin bir kısmı ülkenin çeşitli şehirlerindeki darüşşifalarda usta-çırak ilişkisi içinde teorik ve pratik bilgiler verilerek yetiştirilmekte ve tıp medresesinde de eğitim özel hocalardan alınan derslerle sağlanmaktaydı.

 

1730-1827 Bu dönem ise batı tıbbını tanıma ve tercüme dönemidir. Rönesans sonrası Avrupa’da gerçekleşen büyük tıbbı gelişmeleri, başlangıçta uzaktan da olsa takip etmeye çalışmışlar, daha sonra tıbbi eserlerin tercümeleri ile tanışmışlar, zamanla benimseyerek İslam tıp geleneğinden batı tıbbına yönelmişlerdir.

 

1827 ve sonrası. Batıya açılış başlangıcı ve modernleşme dönemidir. Avrupa’da yetişerek İtalya, Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerinden gelen Hıristiyan ve Yahudi hekimler, ülke içinde yetişen hekimler yanında, Osmanlı topraklarında çalışmalarında bir sakınca görülmemiştir.

 

Sabuncuoğlu Şerefeddin (1385-1468)

 

 

 Fatih Sultan Mehmet döneminin en ünlü hekim ve cerrahlarındandır. 1385 yılında Amasya’ da doğdu. Bimarhane de Burhanettin Ahmed’den tıp eğitimi aldıktan sonra 17 yaşında hekimlik yapmaya başlamış, 14 yıl bu kuruluşta çalışmıştır. Döneminde hekimler cerrahi tedavilerden uzak dururken, Şerefeddin Sabuncuoğlu, diğer hekimlerden farklı olarak özellikle cerrahi ile ilgilenmiştir. Uzun süren meslek hayatında iki telif, biri tercüme Türkçe üç eseri vardır. En önemlisi iki cilt Kitabü’l Cerrahiyeti’l –Haniye-1465, el yazması olup, en tanınmış ve hakkında en çok araştırma yapılmış eseridir. Bu eser resimli olup konularını minyatürlerle anlatmış ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde bilinen, kendi deneyimlerini ve uygulamalarını da ekleyerek cerrahi alanında en kapsamlı ilk Türk ve Türkçe Cerrahi kitabıdır. Eseri 412 sayfa olup, 12’si siyah ve 18’i renkli resimler vardır. İçeriğinde çeşitli hastalıkların dağlama yolu ile tedavi edilebileceğini belirtmekte, çeşitli ameliyatlarla ilgili bilgiler verilerek, kırık-çıkıklarla ilgili geniş bölümler içermektedir. Koterizasyon resimlerinin çoklukta olduğu kitapta hemoroid, anal atrezi, deri lezyonları, adenitler, plörezi, idrar yolları taşları, fıtık, doğum, göz hastalıkları, tümörler, guvatr, daha pek çok hastalık ve tedavileri gösterilmiştir. Ayrıca cerrahi ensizyon ve dikiş hakkında bilgi verilmiştir. Eserinin içeriğinde 136 cerrahi girişim ve 163 cerrahi aletin resimleri de vardır. 

 

Osmanlı Devleti’nin Sağlık Teşkilatlanmasına Genel Bakış

 

 

Osmanlı Devleti’nin sağlık kuruluşları köklü ıslahat teşebbüslerinin başladığı III. Selim dönemine kadar gerek uygulama gerekse de görünüm açısından Selçuklu döneminin bir tekrarı niteliğindeydi. Dârüşşifâ, Bimarhâne veya Timarhâne gibi çeşitli isimlere sahip olan bu sağlık kurumları devlet tarafından açılan resmi kurumlar olarak değil genellikle devlet adamları ve şahısların vakıf sistemi içerisinde toplum hizmetine sundukları sosyal yardım kuruluşları şeklindeydi. Fakat III. Selim 1799 yılında Levent Çiftliği Hastanesi (1808 yılında yeniçeriler tarafından ortadan kaldırılmış). 1800 yılında Selimiye Kışlası içinde bir de hastane inşa edilmiştir. Haliç Tersanesi’nde 1806’da bir Deniz Tıp Okulunda pek çok yeniliğin temeli atılmıştır. Cerrahi Tıp Eğitimi içine alınması gerekliliği, Tersane zindanlarında ölen tutukluların cesetleri kadavra derslerinde kullanılmış, Osmanlı Devleti’nde devlet tarafından örgütlenen, düzenli ilk tıp eğitimi bu okulda verilmeye başlamıştır.

 

II. Mahmut zamanında Tıbhane-i Âmire (14 Mart 1827) ve Cerrahhâne-i Âmire (9 Ocak 1832) kurulmuş daha sonra bu iki okul birleşerek, 27 Aralık 1838’ de Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane der Âsitane-i Aliyye adını almıştır. İlk sivil tıp okulu 1867’ de Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye ismiyle açılmıştır. Daha sonra bu okul 21 Kasım 1908 Darülfünun Tıp Fakültesi adı ile ilk sivil tıp fakültesi olmuştur. 1909’ da  Darülfünun Tıp Fakültesi Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ile birleşerek Haydarpaşa Tıp Fakültesi adını aldı. 

 

Tıbbiyeliler

 

 

1. 1911 yılında 190 Askeri Tıbbiyeli dönemin  vatanperver yazar, şair, fikir adamı ve ediplerine bir mektup gönderdiler. Bu mektup temelinde 25 Mart 1912’ de Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmed Ferit (Tek), Ağaoğlu Ahmet ve Askeri Tıbbiyelileri temsilen Fuat Sabit (Ağacık) beyler tarafından TÜRK OCAĞI kuruldu.

 

2. 1915 yılında tüm tıbbiyeli öğrenciler Çanakkale Cephesine sevk edilmiş. Binası da cephe gerisi askeri hastane olarak kullanılmış. 1915 yılında mezun vermeyen fakültenin mezunları 1916 yılında mezun olmuş. 1916 yılında tam yıl eğitim yapılarak kayıp sene telafi edilmeye çalışılmıştır.

 

3. Ülkemizde 14 Mart Tıp Bayramı, batılı anlamda ilk modern tıp okulunun kuruluşu olarak kabul edilen 14 Mart 1827 tarihi başlangıç olarak kutlanmaktadır. İlk kez İstanbul’un işgal altında olduğu 1919 yılının 14 Martında işgal kuvvetlerine reaksiyon olarak kutlandığı yazılmaktadır. Bu törene Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Paşa, Dr. Akil Muhtar ve diğerleri ile birlikte işgal ordusu başhekimi de katılmıştır. Törende Tıp Fakültesi’nin tarihi anlatıldı, hocalar anıldı. Tıp fakültesinin, I. Dünya Savaşı’nda 680 Türk,  40 Rum, 35 Ermeni, 10 Musevi toplam 765 öğrencisini silâhaltına verdiği ve bu öğrencilerden 415’ inin şehit olduğu açıklandı. 1929’a kadar aynı tarihte kutlanmış olup Dr. Şevki Uludağ’ın önerisi üzerine tıp bayramı bir süre Bursa Beyazıt darüşşifasının hizmete başlama tarihi olan 12 Mayıs 1400 tarihi başlangıç olarak alınmışsa da 1937 tarihinden itibaren tekrar 14 Mart tarihine dönülmüştür. 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü